İnsanların zihnini, elde edememe veya kâfî gelmeme endîÅŸesine sürükleyen ve son derece meÅŸgûl eden mes'elelerin baÅŸlıcalarından biri de "rızık"dır ki, dilimizde "nasîb, kısmet ve dünyâlık" diye de ifâde edilir.
Rızık, kader programının ağırlık merkezini teÅŸkil eder. Rızık, insanın ana karnında teÅŸekkülü ile baÅŸlar, kader sicilindeki kayıtlara uygun olarak ecele kadar devam eder. Ecel, bir mânâda dünyâya âid rızkın bitim noktasıdır.
Rızık, bütün mahlûkat için ezelde takdîr olunmuÅŸtur. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise, rızka sebep olarak takdîr olunduÄŸu kadar netice verir.
Dolayısıyla bütün mahlûkâtın rızkı Allâh'a âiddir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca AIlâh'ın üzerinedir." (Hûd, 6)
Allâh -celle celâlühû-, her canlının rızkını ayrı ayrı ihsân eyler. Bu sebeple Hakk dostları, bülbüllerin gül dalındaki terennümlerini, ilâhî lutuflara bir ÅŸükür olarak tefsîr ederler.
Bir Hakk dostu, rızık endîÅŸesi içinde olanlara der ki:
"Bu kadar mahlûkâtın hangisinin gece gündüz rızıkları te'mîn edilmiÅŸ ambarlarda saklanmaktadır? O canlılar hiçbir zaman bir rızık endîÅŸesi duymazlar."
Yaralı, âciz, kendisinin rızkını te'mîn edemeyenlerin dahî rızıklarını Cenâb-ı Hakk'ın te'mîn ettiÄŸini bildiren ÅŸu âyet-i kerîme, ne kadar ibretlidir:
"Nice hayvanlar var ki, rızkını (biriktirip de yanında) taşımıyor. Çünkü onların da sizin de rızkınızı Allâh veriyor. O, her ÅŸeyi iÅŸitir ve bilir." (el-Ankebût, 60)
DiÄŸer yandan rızık mevzûunda bilmemiz gereken en mühim bir husûs da, rızkın taksîmindeki farklılıklardır. Ancak bu, bir farklılıktan ziyade cemiyet nizamının mükemmel bir sûrette te'sîs ve âhengi içindir.
Her ÅŸeyin hazînelerinin AIlâh'da olduÄŸu ve ilâhî bilgiye göre, yâni kader programına uygun bir ÅŸekilde gerekli tevzîât yapıldığı, Kur'ân'la sâbittir. Mü'minler, bu maddî farklı durumlarının kendilerine hayır olduÄŸu inancı içinde olmalıdır. Åžâyet hayât nizâmı, insanların âciz idrâklerine, birbirine uymayan istek ve istîdâdlarına ve her an deÄŸiÅŸen emellerine kalsa idi, kâinâtta anarÅŸiden baÅŸka bir ÅŸey görülmezdi. Allâh Teâlâ buyurur:
"...Dünyâ hayâtında onların (insanların) maîÅŸetlerini aralarında biz paylaÅŸtırdık. Birbirlerine iÅŸ gördürmeleri için de kimini (n maîÅŸetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maîÅŸetlerinden) daha hayırlıdır." (ez-Zuhruf, 32)
Sırlar, hikmetler ve kudret akışlarıyla donanan bu kâinâtta rızkın taksîmi, en saltanatlı kudret niÅŸânelerinden biridir. Havada uçan, karada yürüyen ve denizde yüzen bütün mahlûkâta, her an birbirinden farklı sofralar hazırlanmaktadır. Birinin gıdâlandığıyla ekseriyâ diÄŸeri gıdâlanıp hayatıyyetini devam ettiremez. Yâni havadaki, karadaki ve sudaki canlıların gıdâları, kendi bulundukları mekânların yapısına göre ayrı ayrıdır ve kâinatta tezâhür eden sayısızca mahlûkât kadar rızıkların ayrı ayrı ve farklı taksîm edilmesi, akıl sahipleri için ne büyük bir ibret, hikmet, kudret ve saltanat tezâhürüdür.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
"İnsan görmez mi ki, Allâh dilediÄŸinin rızkını bol veya dar vermektedir. Bunda ÅŸuurlu mü'minler için ibret vardır." (ez-Zümer, 52)
Bu hakîkat çerçevesinde AIlâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aÅŸağıda olana çevirsin! Böyle yapmak, Allâh'ın, üzerinizdeki nîmetini küçük görmemeniz için gereklidir." (Buhârî, Rikâk 30; Müslim, Zühd, 8; Tirmizî, Kıyâmet, 59)
Bunun içindir ki hayatımızın sürûr ve huzûru, mevcûd taksîmin hakkımızda hayır olduÄŸu inancını yaÅŸamamızdadır. Kahır gibi görünen çok hâdiseler vardır ki, neticesi lutuftur. Arkası cennet olan fakîrlik gibi. Lutuf gibi görülen bazı durumlar da vardır ki, neticesi acı bir hüsrandır. İnfak edilmeyip sadece nefsâniyete sarf olan servetler gibi. Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz. Bu husûsda taÅŸkınlık ve nankörlük de etmeyiniz! Yoksa sizi gazabım çarpar. Her kim ki, kendisini gazabım çarparsa, hakîkaten o, helâk olmuÅŸtur." (Tâhâ, 81)
Bütün bu hakîkatler ışığında rızık bakımından kulların son derece Hakk'a mütevekkil ve teslîmiyetli olması, iki cihân seâdetine vesîledir. Zîrâ rızıkların Hakk tarafından taksîm edildiÄŸi ve beÅŸeriyyet yaratılmadan önce yaratıldığı gerçeÄŸine binâen insanlar, Allâh'a teslîmiyyet hayatı yaÅŸamalıdırlar ki, takdîr olunmuÅŸ rızkın zevkine ve kadere îmânın tadına eriÅŸmiÅŸ olsunlar.
Hadîs-i kudsîde buyurulur:
"Allâh Teâlâ, âdemoÄŸlunun rızıkları ile vazîfeli olan meleklere ÅŸöyle buyurur:
«Herhangi bir kulu, bütün tasa ve düÅŸüncesini tek bir ÅŸeye (yâni Rabbine) teksîf etmiÅŸ bir ÅŸekilde bulursanız, ona göklerin ve yerin rızkını garanti edin! Herhangi bir kulu da adâletle (istikâmetten ayrılmayarak) rızık ararken bulursanız, ona iyi davranın ve (yolunu) kolaylaÅŸtırın!..»" (75 Kudsî Hadîs'in Tercüme ve Åžerhi, Ebû Hüreyre'den rivâyet)
Bu hadîs-i kudsî gösteriyor ki, eÄŸer bir kul, bütün gâye ve hedeflerini tek bir ÅŸeye, yâni Rabbine teksîf eder de O'nun rızâsı yolunda emr-i ilâhîye riâyet eder ve ibâdet ve tâat üzere bulunarak ihlâslı, sâlih kullardan olursa, ona göklerin ve yerin rızkı te'mîn edilir. Böyle kimselere Cenâb-ı Hakk, rızık sebeb ve vesîlelerini geniÅŸ bir sûrette hazırlar. Bu hakîkat âyet-i kerîmede ÅŸöyle beyân buyurulur:
"... Kim Allâh'dan (gereÄŸi gibi) korkar (takvâ sâhibi olur) sa, (Allâh) onun için bir çıkış yeri (kurtuluÅŸ çâresi) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır..." (et-Talâk, 2-3)
Hadîs-i ÅŸerîfte de ÅŸöyle buyurulur:
"EÄŸer siz Allâh'a gereÄŸi gibi tevekkül etseydiniz, (Allâh), kuÅŸları doyurduÄŸu gibi sizi de rızıklandırırdı. KuÅŸlar sabahları kursakları boÅŸ olarak çıktıkları halde akÅŸam doymuÅŸ olarak dönerler." (Tirmizî, Zühd, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 14)
Karınca gibi yazdan kışa yiyecek biriktiren mahlûk nâdirdir. DiÄŸerlerinin, böyle hiçbir tedbiri olmadığı halde kışın o zayıf mahluklara gâlib ÅŸiddetini aşıp bahara ulaÅŸtıkları, herkesin müÅŸâhede edegeldiÄŸi bir vâkıadır. Zîrâ Hâlık Teâlâ, nasıl olur da, ulûhiyyet ve saltanat ile kurduÄŸu bu ilâhî düzen içinde mahlûkâtını nîmetsiz bırakır?!.
Ancak tenbellik, pintilik, hased, çocuk istememe hallerine meyletme ve benzerî mezmûm ahlâklar, rızık üzerinde yanlış ve eÄŸri anlayışlardır.
Yukarıda da ifâde etmiÅŸ olduÄŸumuz üzere İslâm, insana bilâ-istisnâ herkesin rızkının ezelde takdîr edildiÄŸini ve bunun artıp eksilmeyeceÄŸini telkîn eder.
Varlığı halkeden Allâh -celle celâlühû-, her mahlûka bir müddet yaÅŸama hakkı vermiÅŸ, o zaman içinde kendisine rızıklar tayin buyurmuÅŸtur. İnsanın hayatı, nefesleri, lokmaları, kader levhasında tesbit edilmiÅŸ, Âdem -aleyhisselâm- zürriyetine kodlanmıştır. Kısmetimize düÅŸen rızık tevziâtını elde edebilmek üzere sebepler kanunundan çalışma emredilmiÅŸtir. Bu itibarla ilâhî emre uyarak çalışma, vazîfemizdir. Yâni takdîr edilen rızkın tevzîi, çalışma ve gayrete baÄŸlanmıştır.
"Tedbîrde kusur etme, takdîre bühtân etme!" atasözü, meÅŸhurdur. Allâh -celle celâlühû-, kulunu "irâde, teÅŸebbüs, mükellefiyet, tevekkül, imtihan, sorumluluk" gibi ilâhî kanunlarla mücehhez kılmıştır.
Bu kanunların dışına çıkmak, Rabb'e isyan mâhiyetini taşır.
Hastalandığımızda doktorlara koÅŸtuÄŸumuz, ilaca sarıldığımız; yangın, zelzele gibi âfetler karşısında da sokaklara fırladığımız gibi tehlikelerden korunma, varlıkların yaratılışında meknûz bir temâyüldür.
O halde insanların rızık tahsîli husûsundaki gayretleri, tehlikelerden korunmak için ilâhî bir emirdir. Kader programına aykırılık deÄŸil, bilakis ona hürmet ve ilâhî emre uygun hareket etmekdir. EÄŸer zıddı olsaydı, bunlarla emrolunmamızın mânâ ve hikmeti kalmazdı. Sebepler kanununa riâyetsizlik, isyan ve günahtır.
Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur:
"İnsana, kendi çalışmasın (ın karşılığın) dan baÅŸka bir ÅŸey yoktur." (en-Necm, 39)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
"KiÅŸinin iplerini alıp daÄŸa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip el açmasından daha hayırlıdır; insanlar, istediÄŸini verseler de, vermeseler de..." (Buhârî, Zekât 50)
İbnü'I-Firâsî'nin anlattığına göre babası:
"-Ey Allâh'ın Rasûlü! (İhtiyacımı baÅŸkasından) isteyeyim mi?" diye sormuÅŸ, aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimiz de:
"-Hayır isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!" buyurmuÅŸlardır. (Ebû Dâvûd, Zekât 28)
Bütün bunların yanında Cenâb-ı Hakk, rızkın te'mîninde mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır. Dolayısıyla fukarâyı gözetmek, ihtiyaçlarına gönül verebilmek, Allâh -celle celâlühû-'nun bizlere olan ihsanlarından onlara pay çıkarabilmek büyük bir fazîlet, ilâhî bir lutuftur.
Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, cihâr yâr-i güzîn (Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Alî) ile birlikte dünyâdan kendilerine sevimli olan üçer ÅŸey saymışlardı. Bu sırada Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve o da bu sohbete dâhil oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onun da üç ÅŸey saymasını istedi. Cebrâîl -aleyhisselâm- ÅŸöyle dedi:
"-Dünyâ ehlinden olsaydım, en çok ÅŸu üç ÅŸeyi severdim: Yolunu kaybedenlere yol göstermeyi, fakîrlik içinde ibâdet edenleri sevmeyi ve çoluÄŸu çocuÄŸu çok olan yoksullara yardım etmeyi..."
*
Burada hassaten tebârüz ettirilmesi gereken son derece ehemmiyetli bir husûs da, helâl lokmadır. Zîrâ insanın nûrunu ve kemâlini artıran asıl müessir, meÅŸrû yollarla elde edilen helâl lokmadır.
Rızkın helâlini seçmek, hayatın nûru, gönlün sürûru, ibâdetin rûhâniyeti ve kalbin, kalb-i selîme ulaÅŸmasının en baÅŸta gelen âmillerindendir.
Harâm rızıklar, hayatın zehirleri, kalb yangınları ve hüsranlıklarıdır. Dünyâda ve âhırette zillet, haysiyetsizlik ve musîbetler, harâm rızıkların kahır dolu neticeleridir.
Helâl mal ve helâl gıdâ, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaya vesîledir. Harama bulaÅŸtırılan mal ve gıdâ ise, sahibi için büyük bir nedâmet ve hüsrândır. Mal, mülk ve evlâd, Allâh'a tahsîs edilecek yerde kalbi iÅŸgâl ederse, âkıbet hazîn olur. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bunu ÅŸu misâlle anlatır:
"Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise, onu kaldırıp yüzdürür."
"Mal, mülk sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için Hazret-i Süleymân -aleyhisselâm-:
«Ben fakîrim. Fakîre, fakîrlerle ülfet yaraşır!» dedi ve ne yüce mertebelere ulaÅŸtı."
Nitekim Allâh Teâlâ buyurur:
"Ey insanlar! Hepiniz fakîrsiniz, ganî olan ancak AIlâh'dır..." (Fâtır, 15)
Bunun içindir ki, mala, ancak dîn ve Allâh için sahip olanlar hakkında Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Bu ne güzel mal, ne hayırlı mal!" buyurmuÅŸtur.
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh- ÅŸöyle duâ ederdi:
"Ey Allâh'ım! Malın fazlalığını bizim hayırlılarımıza emanet kıl! Umulur ki, onlar, içimizdeki ihtiyaç sahiplerine verirler."
DiÄŸer taraftan haram para, baÅŸkasına âid olduÄŸu için zekâtı da yoktur, sadakası da.. Dünyâda da âhırette de yüz karasıdır.
Helâl lokma, vücudda hikmet, ilim ve mârifeti besler, gönülde AIlâh aÅŸkı, Allâh ÅŸevki ve sevgisini uyandırır.
BuÄŸday ekilen yerde arpa, arpa ekilen yerde mısır bitmediÄŸi gibi vücuda giren maddî ve mânevî gıdâlarda da aynı neticeler müÅŸâhede edilir. Vücûd, gönle Hakk'ı tanıma kudreti veren helâl gıdâlar ile beslenmezse, kalbde rûhâniyet ve ibâdetlerde huÅŸû mümkün deÄŸildir.
Bir hadîs-i kudsîde buyurulan:
«Harâmdan perhiz edenlerden hesap sormaya hayâ ederim.» beyânındaki sırrı idrâk etmelidir.
Demek ki dünyâ geçidinde uÄŸranılan yerlerin bütün gıdâlarını helâl olanından tedârik etmek zarûrîdir. Çünkü kulu, sırât-ı müstakîmden ayırmayacak, ilâhî duygular ve hikmetlerle müzeyyen kılacak ve dünyâ zindanından AIlâh'ın nûruna götürecek kuvvet, yalnız helâl olan gıdâlarda mevcuddur.
*
İnsânı rûhâniyet ve nûrâniyete büründürecek olan helâl gıdâ vesîlesiyle asıl gıdânın rûhâniyet ve nûrâniyet gıdâsı olduÄŸuna dikkat çeken Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- ÅŸöyle buyurur:
"İnsan için nûrdan baÅŸka gıdâ yoktur. Rûh, onun gayrisi ile beslenemez. "
"Bu yeryüzü yiyecek ve içeceÄŸinden azar azar kendini çek! Çünkü bunlar, insan gıdâsı deÄŸildir."
"Sen gökyüzü gıdâsını almaya kabiliyyet kazan! Nûr lokmasını yemeÄŸe hazırlan?"
"Kur'ân'da buyurulan: «Allâh'ın fazlından rızık arayın!» (el-Cum'a, 10) beyânını iÅŸit?"
"BilmiÅŸ ol ki, beden aç kalmadıkça, Hakk'a doÄŸru yönelmez, boÄŸun eÄŸmez; kafa tutar. Onu tok iken yola getirmek, soÄŸuk demiri döÄŸmek gibidir. "
"Nefis, kıtlık zamanı Mûsâ'nın huzûrunda yerlere kapanıp yalvaran Firavun'a benzer."
"Bu ağır, kesif rızık kırıntılarından kurtulursan, yüce, latîf ve hafif rızıklara nâil olursun."
"O mânevî rızıklardan binlerce okka yesen, yine de peri misâli tertemiz, tüy gibi hafîf bir halde yürür gidersin. "
"Allâh yemeÄŸinden, o rûhâniyet gıdâsından denizler kadar ye! Yine de hoÅŸ bir halde gemi gibi yüzer gidersin. "
"Ten midesi, insanı samanlığa doÄŸru çeker götürür. Gönül midesi ise, reyhanlığa ulaÅŸtırır. "
"Samanla, arpayla beslenen hayvan kurban olur; Hakk nûru ile gıdâlanan da yaÅŸayan bir Kur'ân olur."
"Mideden vazgeçip gönle doÄŸru yürü de, Allâh'dan sana perdesiz, açık bir ÅŸekilde?selâm gelsin!"
"Åžunu iyi bil ki açlık, ilaçların pâdiÅŸâhıdır. Açlığı canla baÅŸla benimse, onu hor görme!"
"Bütün hastalıklar açlıkla iyileÅŸir. Bütün güzel yemekler, aç olmadıkça, hoÅŸa gitmez!"
*
Dünyâlık olarak sarfımız, ÅŸahsî ve âilevî maîÅŸetimiz içindir. Lâkin isrâftan kaçınmak zarûrîdir. Çünkü dünyâdaki servet ve imkânlar, mahdûddur. Emânettir ve hesâbı mûcibdir. Bunların bugünkü kapitalist nizâmda olduÄŸu gibi hoyratça ve hovardaca kullanılması, gelecek nesillerin hayâtını tehlikeye sokar. Canlı varlıklar içinde yalnız insandır ki, gözü kolay kolay doymaz. Halbuki bir koyun sürüsüne dalan vahÅŸî bir hayvan, sadece o andaki açlığını giderecek kadar öldürür. "Bunu da yarın yerim!" diyerek karnı doyduktan sonra öldürmeye devam etmez. Sürünün diÄŸer koyunlarıyla âdetâ arkadaÅŸ olur. Buna mukâbil insanoÄŸlu hadsiz hududsuz ihtiras sâhibidir. Onu bu ihtirasından kurtarmanın birinci ÅŸartı, rızkın artıp eksilmeyeceÄŸi inancıyla birlikte isrâftan sakındırmaktır. Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Hiçbir ÅŸey yoktur ki, hazineleri bizde olmasın! Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiriyoruz." (el-Hicr, 21) buyurulmakla, hayâtî taksimâtın ilâhî bir irâde ile olduÄŸu açıklanmakta; anlayana hırs ve tamah yolu kapanmaktadır. İnd-i ilâhîde rızkın taksîm olduÄŸu teblîÄŸ edilmektedir. Emelleri, ihtirasları, birbiri arkasına ekleyerek uzatırsak, bu zincirleme arzulara "tûl-i emel" denir. Bunlar da, ancak mezarlıklar hudûduna kadar ömür sürer. Neticesi, hüsrân ve nedâmettir. Tûl-i emel, gölge gibi kaçan, güneÅŸ gibi batan ve bitip tükenmek bilmeyen fânî emellerden ibârettir. Bu hâl, basîret ile seyredildiÄŸinde, bir elemler yığınıdır.
Günâhlar kalbi karartıp sağırlaÅŸtırır. Yâni onun hassasiyetini azaltır. Bu bakımdan kalbî hastalıkların asıl müessirlerinden biri de harâm yemektir. Bir gıdânın vücûddaki sirkülasyonu takribî 40 günde tamamlandığından harâm yiyen insanın duâsının 40 gün müddetle redde mahkûm olduÄŸu husûsundaki tevâtüre dayanan gerçek, harâmın kalbî hastalıklardaki müessiriyetinin ifâdesidir. Bundan dolayı harâm gıdâ ile beslenme, vücûda mânevî bir zehirdir. İbâdetin lezzetini almak mümkün deÄŸildir.
Bu dünyâ çarşısında ömür sermâyemize dikkat etmeliyiz. Sayılı nefeslerimizi dünyâ metâlarından üstün tutmalıyız. Ebedî kârı elden kaçırmamalıyız.
Fânîyi verip ebediyyeti satın alan, dalâleti bırakıp hidâyeti tercîh eden hakîkat ve fazîlet yolcusu olmalıyız.
Ey Allâhım! Bizleri temiz ve helâl rızıklarla merzûk ve sâlih amellere muvaffak eyle! Âmîn!..
|