Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Rızâ
Rızâ
Yıl: 1998 - Ay: Nisan - Sayı: 146
Mâsivâ, yâni Allâh'dan gayrı bütün varlıklar, en basitinden mükemmeline doÄŸru bir hiyerarÅŸiye tâbî olarak yaratılmıştır. Bu hiyerarÅŸinin zirve noktası insandır. Çünkü o, Rabbin bütün celâl ve cemal sıfatlarından nasîb almış bir varlıktır. Bundan dolayı hayır ve ÅŸer, iki kutup, iki ayrı ve zıd temâyül ile techîz olunmuÅŸtur. Allâh'da zât-ı ulûhiyyetine mahsus bir vasıfta ve sükûnet hâlinde bulunan celâl ve cemal tezahürleri, insanda ebedî bir çatışma hâlindedir.

EÄŸer âdemoÄŸlu, irâdesini müsbet temâyülleri geliÅŸtirmek istikâmetinde kullanabilir ve kalbin tasfiyesi ile ÅŸahsiyetinde hayrın galebesini saÄŸlarsa, bundaki baÅŸarısı nisbetinde Rabbine yaklaşır. Gönüller, yolun sonuna gelen bir gurbet yolcusu gibi, âdetâ Rabbine kavuÅŸmanın seâdet ve heyecânını yaÅŸar.

Böylece kul ile Allâh arasındaki mesâfe kısalarak hayâtın gurbet olma vasfı zaafa uÄŸrar. İdrâkte, en derin ve en köklü ızdırâbın kaynağı olan Allâh'dan uzak olmanın doÄŸurduÄŸu elemler, aslında hep aynı kalsa bile azalmaya baÅŸlar. Hattâ bu temel ızdırâbın üstüne ilâve edilen beÅŸerî ızdırâbın doÄŸurduÄŸu kederler dahî, Rabb ile beraber olmanın sürûru içinde âdetâ hissedilmez hâle gelir. Dünyevî elem ve ızdıraplar, sanki narkoze edilmiÅŸ olur.

Hazret-i Alî -radıyallâhü anh-'ın, baldırına saplanmış olan bir oku, Rabbe en yakın olduÄŸu namaz ânında çıkarttırmasındaki incelik, bunun pek bâriz bir misâlidir.

İdrâk, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye neticesinde seviye kazanınca, kul, kalb-i selîm sâhibi olur. O zaman büyük bir neÅŸ'e ve istiÄŸrâk ile:

"HoÅŸtur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yâhud diken!" beytindeki inceliÄŸe erer.

Bu hâle gelen kimselerin kalb gözleri açıldığından sebebe ve vâsıtaya ehemmiyet vermezler. Hakîkî ve nihâî müsebbib ve san'atkârda, yâni Hâlık Teâlâ'da fânî olmaya gayret ederler. Bu kemâle ulaÅŸamayanlar ise, ara sebeblerden birine takılır kalır. O sebebler ki, gönle bir olta olan Leylâ mesâbesindedir, Mevlâ'ya ulaÅŸmaya mânî olur.

Nefsânî ve dünyevî temâyülleri aÅŸan dertli Yûnus, gönlün merhalelerini ve kendisinin Hakk'da fânî oluÅŸunu ne güzel ifâde eder:

Sûfîlere sohbet gerek,
Ahîlere ahret gerek,
Mecnûnlara Leylâ gerek,
Bana seni gerek seni!..

Bu kemâle ulaÅŸmanın en feyizli vâsıtası, birer ızdırap kaynağı olan iptilâlardır. Bundan dolayıdır ki hadîs-i ÅŸerîfde de ifâde buyurulduÄŸu gibi insanların iptilâlara en çok muhâtab olanları, peygamberlerdir. Çünkü onlar, ümmetlerine nümûnedir. Vazîfeleri îcâbı Rabbe en yakın bir mevkîde bulunmak durumundadırlar ki, bu yakınlık mevkîinin zemîni de, dosta baÄŸlılık derecesini ölçen iptilâlardır. Nitekim aşırı sürûr ve aşırı ızdırap gibi nefse tuzak olan uç noktalara sürüklenmeyip rızâ ve bunun neticesi olan sabır ve tevekkül sâhibi olunması sâyesindedir ki, peygamberlerde hayâl edilmez bir tahammül müÅŸâhede olunur.

Bunun içindir ki, gönle gelen sürûra râzı olup da gam ve kederden hoÅŸnudsuzluk aslında doÄŸru deÄŸildir. Fakat insan, kemâlâtın zirvesine varmadıkça, bu beÅŸerî zaafdan kolay kolay kurtulamaz. Hazret-i Ya'kûb, oÄŸlu Hazret-i Yûsuf'un hasret ve ızdırâbını sînesine gömebildi: "Bana sabr-ı cemîl düÅŸer!" diyebildi ise, O, bunu peygamberlik sûretinde tecellî eden kemâlâtın zirvesinde bulunmaya borçlu idi. Gerçekten O, hâlini Rabbinden baÅŸka kimseye açmadı. Böylece hasreti, vuslata inkılâb etti.

Hadîs-i ÅŸerîfde nakledilmiÅŸtir ki, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Hazret-i Cebrâîl'e sordu:

"-Ya'kûb'un Yûsuf'a hicrânı ne dereceye varmıştı?"

Cebrâîl -aleyhisselâm-:

"-Evlâdını kaybeden yetmiÅŸ ananın toplam hicrânına!." dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-O hâlde onun sevâbı ne kadardır?" deyince, o da:

"-Yüz ÅŸehîd sevâbıdır. Çünkü o, Allâh'a bir an bile sû-i zan etmedi..." dedi. (Hak Dîni Kur'ân Dili, V, 83)

Yâni gamlar ve çileler, hayâtta ÅŸâd olmaya mânî gibi görünürse de, öyle deÄŸildir. Sabretmesini, Allâh'dan gelenlere rızâ göstermesini bilenler için belki daha büyük bir sürûra ulaÅŸmak içindir.

*

Gam, çile ve ızdırâb, nefsânî temâyülleri zaafa uÄŸratan ve neticede insan rûhunu yücelten en büyük müessirdir. Bundan dolayıdır ki, insanlara yol göstermeye me'mûr olan hakîkat ve gönül erleri, mutlakâ ÅŸiddetli bir ızdırâbın haddesinden geçerler. Izdırâbın en kazandırıcı vâsıtası ise, aÅŸktır. Bu sebepledir ki ÅŸâir:

"Yâ Rab, belâ-yı aÅŸk ile kıl âÅŸinâ beni,

Bir dem belâ-yı aÅŸkdan etme cüdâ beni!.." demiÅŸtir.

Nitekim Mûsâ -aleyhisselâm-'ın asâsının karşısında acze düÅŸen sihirbazlar:

"-Biz Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine secde ediyoruz!" dediler.

Firavun, onları tattıracağı ızdırap ile tehdîd etti:

"-Sizlerin kollarınızı ve ayaklarınızı çapraz kestirerek hurma dallarına asarım! Ölümün en acı ÅŸeklini sizlere tattırırım!" dedi.

Sihirbazlar cevâben:

"-Senin fiilin (çektireceÄŸin ızdırab), bize bir zarar vermez! Nasıl olsa Rabbimize döndürüleceÄŸiz!"

deyip dünyevî ızdırapların gel-geç ve fânî olduÄŸunu ahmak Firavun'a âdetâ telkîn ederek, onun tehditlerine meydan okudular. Çünkü büyük bir hakîkate ulaÅŸmanın rûhî sürûru, -evvelce temas edildiÄŸi gibi- ulvî ızdırapları idrâkte küçültür, ehemmiyetsiz kılar.

Önce ülû'l-azm bir peygamber ile müsâbakaya çıkan sihirbazlar, yüce hakîkati idrâk edince, büyük bir îmân vecdi içinde Mûsâ -aleyhisselâm-'ı tasdîk ettiler. Büyük bir îmân heyecanı ile ÅŸehâdet ÅŸerbetini içmeyi tercîh ettiler. Dünyâya âid ızdıraplara büyük bir tevekkülle meydan okuyarak, ilâhî sonsuzluk yolculuÄŸunun seyyâhı oldular. Böylece iÅŸkence gibi gözüken bir zulüm, onlar için ebedî kazanç vâsıtası oldu. Hakk'dan gelen kahrı da lutuf olarak kabûllenen sâlihlerden oldular.

Firavun ise, iblîs gibi gurûruna maÄŸlûb olarak âÅŸikâr hakîkati inkâra devâm etti.

*

Sâdıklar için Hakk'ın cefâsı, bu geçici hayâl ve serap âleminin sürûr ve bayramlarından bin kere evlâdır! Onlar, avâmın yöneldiÄŸi lutuf zannedilen ÅŸeylerden el çekmiÅŸlerdir. Hazret-i Mevlânâ güzel tasvîrlerine devamla:

"Avâm için tamamiyle lutuf olan ÅŸeyler, nâzenînler, yâni ehlullâh için kahırdır."

"Åžu halde halk, belâ ve elem çekmeli ki, bunlar arasındaki farkı anlasın!" buyurur.

Hastalığının en ÅŸiddetli günlerinde Eyyûb -aleyhisselâm-'a hanımı Rahîme hatun:

"-Sen bir peygambersin! Allâh Teâlâ'dan sıhhat ve âfiyet istesen de bu dertlerden halâs olsan!" deyince Eyyûb -aleyhisselâm-:

"-Sıhhat ve âfiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?" diye sordu.

Rahîme hatun:

"-Seksen yıl idi." dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb:

"-Ey Rahîme! Åžiddet ve belâ zamânı en az sıhhat ve safâ süresi kadar olmadan Cenâb-ı Mevlâ'ya ÅŸikâyet etmekten hayâ ederim.. Allâh Teâlâ, bizlere nîmetler verirken, biz O'ndan gelen belâlara niçin sabretmeyelim?! Ben Rabbimden râzıyım!" dedi.

Eyyûb -aleyhisselâm-'ın bu ifâde ve hâli, rızânın en güzel örneÄŸini sergiler. Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalandığı sırada, bütün musîbet ve sıkıntılarına raÄŸmen, hâlinden ÅŸikâyet eder bir duruma düÅŸmemek ve takdîre rızâda îcâb eden sabrı göstermek için, hastalığını Cenâb-ı Hakk'a arzetmekten, sıhhat ve âfiyet istemekten bile çekinmiÅŸtir. Nihâyet zevcesinin ısrârı ile sadece:

"Sen merhametlilerin en merhametlisisin!" diye niyâzda bulunmuÅŸtur.

Bu duâ üzerine Allâh Teâlâ, kullukta dâim olanlara bir rahmet hâtırâsı olmak üzere onun derdini gidermiÅŸ ve hastalığına ÅŸifâ vermiÅŸtir. Böylece sabır, ÅŸükür, teslîmiyyet ve aÅŸkullâhın neticesinde eski zinde hayâtı Eyyûb -aleyhisselâm-'a iâde edilmiÅŸtir.

Allâh Teâlâ, Hazret-i Eyyûb'u, bütün bu olup bitenler sırasında rızâ hâlinde sabırlı bir kul olarak bulduÄŸunu beyan buyurmuÅŸtur.

Eyyûb -aleyhisselâm-'ın sabrı ve rızâ hâli, Hakk yoluna giren sâlik ve derviÅŸlerin nasîb alacağı en güzel bir örnektir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in Tâif'de katlandığı ızdırap ve çile, hiçbir kula nasîb olmayan "Mi'râc" hâdisesinin zemînini teÅŸkîl ediyordu.

Bir baÅŸka tecellîye mazhariyetle Halîlullâh kılınan İbrâhîm -aleyhisselâm-'ın hâli de, Hakk'a meclûbiyetin daha deÄŸiÅŸik bir tezâhürünü arzeder:

İbrâhîm -aleyhisselâm- ateÅŸe atılırken Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi:

"-Bir hâcetin var mı? Benden bir arzun var mı?" dedi.

O da:

"-Hâcetim var, ama sana deÄŸil!" dedi.

Sonra Cebrâîl'e sordu:

"-AteÅŸe yakma gücünü veren kimdir?"

Neticede, İbrâhîm -aleyhisselâm-'ın Allâh'a olan aÅŸkının tecellîsi, dünyâ ateÅŸini bir anda helâk etti. Çünkü İbrâhîm -aleyhisselâm-'da eÅŸyânın isimlerinin sırları tecellî etmiÅŸ ve O, Hakk'da fânî olmuÅŸtu.

*

Hakk'da fânî olan evliyâullâh için Allâh'dan ister lutuf, ister kahır, ne gelirse gelsin, hepsi kulun yükseliÅŸinin hayrına delâlet eder. Kahırlar, çileler ve ızdıraplar, onlar için bir lutuftur. Aynen Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- gibi Cebrâîl'i dahî vâsıta olarak kullanmaktan imtinâ ederler. Çünkü onlar, Hakk'ın mazharı olmuÅŸlardır. Işığa nâil olmak için kendini helâk eden kelebeklerden bir farkları kalmamıştır.

Ancak ÅŸuna dikkat etmek lâzımdır ki;

Hazret-i İbrâhîm'i yakmayan ateÅŸi örnek alarak, bir kimsenin kendisi hakkında da aynı neticenin zuhûrunu beklemesi, haddini bilmemek olur. Bunun sonu ise hüsrândır.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- bu husûsu ÅŸöyle açıklar:

"Allâh yolunda ateÅŸe girmek vardır. Lâkin ateÅŸe atılmadan önce, kendinde İbrâhîm'lik olup olmadığını araÅŸtır! Çünkü ateÅŸ seni deÄŸil, İbrâhîmler'i tanır ve yakmaz!.."

Hâsılı bir kimsenin, kemâl sâhibi ve makâmı yüce gerçek büyüklerle kendisini kıyâslaması, yersiz bir cehâlet ve tehlikeli bir âkıbettir.

Bize düÅŸen, tedbîr imkânları içinde çârelere baÅŸvurmak, neticesine tevekkül etmek, Allâh'a sığınmaktır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

"Allâh katındaki mevkîini bilmek isteyen, Allâh Teâlâ'nın kendi indindeki mevkîine baksın! Zîrâ Allâh Teâlâ, kulunu, onun kendisini indirdiÄŸi mevkîye indirir!" (Hâkim, Câbir'den)

Åžu misâl bu hakîkati ne güzel ifâde eder:

Rivâyete göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Hârise -radıyallâhü anh-'e sordular:

"-Yâ Hârise! Nasıl sabâhladın?"

Hârise:

"-Hakîkî bir mü'min olarak!" cevâbını verdi.

Bu defâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-Yâ Hârise! Senin îmânının hakîkatinin delîli nedir?" dedi.

Hârise -radıyallâhü anh-:

"-Yâ Rasûlallâh! Nefsimi dünyâdan çektim. O kadar ki, dünyânın taşı ile altını, çamuru ile gümüÅŸü, (gam ile sürûru) bana müsâvî oldu. Gecelerimi uykusuz, gündüzlerimi susuz geçiriyorum. O hâle geldim ki, ÅŸimdi Rabbimin arşını âÅŸikâr bir ÅŸekilde görür gibiyim..." dedi.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-Tamam yâ Hârise! Gönlünü bu hâliyle muhâfaza et! İşte istikâmet budur!.." buyurdular.

İşte bu hâl, âyet-i kerîmede:

"Allâh onlardan râzıdır, onlar da Allâh'dan râzıdır." (el-Beyyine, 8) diye ifâde buyurulan sâlihlerin hâlidir.

Hakk yolunda insanın varabileceÄŸi en yüce makâm, Allâh Teâlâ'nın kulundan râzı olmasıdır ki, bu da kulun Allâh'dan râzılığı ve O'na teslîmiyyetinin bir mükâfâtıdır.

Rızâ, muhabbetin nihâî meyvasıdır. Gönlü aÅŸk ile dolu olan kul, Rabbinden gelen her ÅŸeyi sevgisi nisbetinde kucaklar. Hattâ âşık, elemin acısını duysa bile buna o kadar râzıdır ki, ızdırâba raÄŸbet ve heves dahî edebilir. Bu, ilerde alacağı mükâfât için ÅŸimdiki geçici eleme râzı olmaktır. Nitekim Åžakîk-i Belhî:

"Sıkıntının mükâfâtını bilen, ondan kurtulmaÄŸa heves etmez!" demektedir.

Çünkü ÅŸifâ için hastalar, ilâcların acılığına aldırmaz, hattâ çok ağır ve riskli ameliyatları bile kendi istekleriyle kabûl ederler.

Ancak rızânın daha üst mertebesi, mahbûbun gönlünü hoÅŸ etmek maksadına baÄŸlıdır. Rabbin rızâsı ise, cennet nîmetlerinden daha üstündür. Bu makâmda kulu saran kavurucu aÅŸk, onu acıyı duymayacak bir âlemde yaÅŸatır. Bu mest hâli, bütün dünyevî elemlerin ömrünü tüketir.

Bütün bu ahvâle raÄŸmen ÅŸu husûsu da îzâh etmek gerekir:

Izdırap ve çilelere rızânın mükâfâtının büyük olmasına bakarak Hakk'dan belâ ve musîbetle imtihân istenmemelidir. Çünkü kul, kendisinin taşıyabileceÄŸi yükün vüs'atini iyi tâyin edemeyebilir ve üstesinden gelemeyeceÄŸi sıkletlerin altında eziliverir. Ama Hakk'dan gelirse, bilmelidir ki Cenâb-ı Allâh, hiçbir kula çekemeyeceÄŸi bir ÅŸeyi yüklemez!

Ayrıca günâh iÅŸleri ve insanı fıska götüren ÅŸeyleri kabûllenmek de rızâ deÄŸildir. İsyân, fücûr ve küfre rızâ, en büyük gaflet ve cehâlettir. Bu husûsda sayılamayacak kadar îkâz-ı ilâhî vardır:

"Mü'minler, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler!" (Âl-i İmrân, 28)

Yâni kötülüklere ve kötülere karşı sükût, rızâ deÄŸildir.

Büyük zâtların nasıl yüce bir kemâlât sâhibi mümtaz ÅŸahsiyetler olduklarına dikkat edildiÄŸinde, hepsinin de, binbir çile, elem ve ızdırap ateÅŸleriyle kavrularak bu olgunluÄŸu elde ettikleri müÅŸâhede edilir.

Åžâyân-ı dikkattir ki, gönül dünyâlarını rûhâniyeti ile aydınlatan büyük velî Bahâeddîn NakÅŸibend -kuddise sirruh- Hazretleri, mürÅŸidi Emîr Külâl -kuddise sirruh- tarafından, yedi sene insanlara hizmet etmek, yedi sene herkesin uzaklaÅŸtığı hasta hayvanları tedâvî etmek, yedi sene de insanların gelip geçtiÄŸi yolları temizlemek gibi vazîfelere me'mûr edilmiÅŸti. O da bütün bunları vecd içinde îfâ etti. Nihâyet bu hizmetlerdeki cefâlar, çileler ve ızdıraplar, O'nu eriÅŸilmez makâmların ilâhî esrârına müstaÄŸrak kıldı. O'nun bu ulvî makâmını, ÅŸu mısrâlar ne güzel göstermektedir:

Âlem buÄŸday ben saman,
Herkes yahÅŸî ben yaman!

Ancak ızdırap ve cefâlar, intibâha (uyanmaÄŸa) sebep olamazsa, ehl-i dünyâ, yâni nefs-i emmârenin arzusu yolunda yaÅŸamayı seâdet sananlar, nefsin azgınlığının pençesinde helâk olurlar. İşte ehlullâha göre hakîkî kahır budur.

Dünyânın geçici câzibesine ve aldatıcı naÄŸmelerine kanmamalıdır. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in zevce-i muhteremeleri Hafsâ vâlidemiz, Allâh Rasûlü'nün dünyâya tavır koymasının bir misâlini ÅŸu ÅŸekilde anlatır:

"Biz kilimi ikiye katlar da O'na yatak yapardık. Bir defâsında dörde katlamıştık da, gece namaza kalkamamış ve: {REF altına ne serildiÄŸini} sorarak, her zamanki serginin serilmesini taleb etmiÅŸ, istirâhatı ile fazla meÅŸgûl olunmasından hoÅŸnûd olmamıştı." (Tirmizî, Åžemâil, 261)

*

İlâhî ünsiyetin yolu muhabbettir. Sevilenleri taklîddir. Sevenler, sevdiklerinden geleni hoÅŸ karşılamak mecbûriyetindedirler. Sevenler, sevdiklerini dillerinden ve gönüllerinden düÅŸürmezler. Îmân hayâtının zevk u safâsını yaÅŸamak isteyen gönüller de, zikri, kalblerinde devâm ettirirler. Ayakta, otururken, yatarken zikirde bulunup semâvât ve arzın yaradılmasındaki ince, nâzenîn hikmetlere dalarlar da:

"Yâ Rabbî! Bunları boÅŸuna ve abes yaratmadın! Noksanlardan münezzeh bir sübhânsın! Cehennem azâbından bizleri koru Allâhım!.." (Âl-i İmrân, 191) derler.

Allâh Teâlâ da, kendisinden bu ÅŸekilde râzı olan her kuluna:

"Sen O'ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön! (Seçkin ve sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!.." (el-Fecr, 28-30) buyurur.

Onları ebedî nîmetleriyle taltîf eder ve cemâliyle müÅŸerref kılar.

Yâ Rab! Bizleri rızâna nâil olan mütevekkil ve teslîm ehli kullarından eyle!

Âmîn!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim