Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Osmanlı'da Vakıf Medeniyeti
Osmanlı'da Vakıf Medeniyeti
Yıl: 1999 - Ay: Eylül - Sayı: 163
Vakıf, yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, ÅŸefkat ve sevginin müesseseleÅŸmiÅŸ ÅŸeklidir. DiÄŸer bir ifâdeyle Allâh'a adanan temlîk ve temellükten ebediyyen menedilen mülkiyetlerdir.

İslâm'ın dünyâyı ÅŸereflendirmesi ile vakfın ilk fiilî nümûnesini de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz vermiÅŸlerdir. O, her davranışında bir nümûne-i imtisâl olduÄŸu için önce Medîne-i Münevvere'de sahibi bulunduÄŸu yedi ayrı hurmalığını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından kendi hissesine düÅŸeni Allâh yolunda vakıf buyurmuÅŸlardır.

Bunu gören ashâb-ı güzîn de ellerindeki imkânlardan pek çok kıymetli gelir ve emlâki vakfetmiÅŸlerdir. Öyle ki Hazret-i Câbir:

"Muhâcir ve ensârdan imkân sahibi olup da vakfetmemiÅŸ bulunan tek kiÅŸi bilmiyorum." demektedir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Hayber'de ganîmetten güzel bir hurmalık arâzî sahibi olmuÅŸtu. Rü'yâsında üç gün üst üste bu arâzîyi infâk etmesi kendisine iÅŸâret edildi. O da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e gelerek:

"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Nazarımda ÅŸimdiye kadar sahip olmadığım kıymette bir hurmalığa mâlikim. Bu hususta ne buyurursanız, öyle yapacağım." dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-Dilersen bu hurmalığın aslını Allâh için vakfet! Gelirini de tasadduk et! Artık o hibe edilmez, ona vâris olunmaz, onun mahsûlü yalnız infâk edilir, muhtaca yedirilir." buyurdular.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, mâliki olduÄŸu bu hurmalığı vakfetti. Buradan Allâh yolunda gazâ ve cihâd üzre olanlar, esâretten kurtulmak isteyen köleler, misâfirler v.s. nice ehl-i ihtiyaç istifâde eyledi.

Ashâbın bu infâk seferberliÄŸinden nasîb alan Osmanlılar da, vakıf mevzûunda pek büyük hizmetlerde bulundular. Vakıflar, en büyük geliÅŸmeyi Osmanlı devrinde yaÅŸadı. Osmanlılar'da vakıf, millet sayesinde kazanılan serveti, tekrar o toplumun istifâde ve hizmetine sunan birer vefâ müessesesidir. Pragmatist ve menfaatçi bir anlayışla sadece kazanmayı ve servet edinmeyi hedefleyen deÄŸil, merhamet ve insaniyeti öne çıkartan anlayışın ortaya koyduÄŸu bir gönül mahsûlüdür.

Osmanlılar, Hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan:

"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." beyânını kendilerine düstûr edinerek vakıf yoluyla sayısız muazzam ve kalıcı eserler vücûda getirdiler.

Osmanlı'da kurulan vakıfların hizmet ve faâliyetleri, zengin bir muhtevâya sahipti. Bunların, topluma faydalı olmak kasdı ile zaman, zemin, yöreler ve eÄŸilimlere göre çeÅŸitlilik göstermesi, sistemin, statik deÄŸil, dinamik bir yapıya sahip olduÄŸunun açıkça bir ifâdesidir. Câmî, mescid, tekke, zâviye, muallimhâne, medrese, dârulhuffâz, dârulhadîs, imâret, kervansaray, dâruÅŸÅŸifâ hizmetlerinin yanında su yolları, su kemerleri, çeÅŸme ve sebiller, yollar, kaldırımlar, aÅŸevleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları; ayrıca namazgâh, kütüphâne, dükkân, misâfirhâne, kuyular, çamaşırhâne, helâ, han, hamam, bedesten, türbe, iskele, deniz feneri, ok ve güreÅŸ meydanları, esir ve köle âzâd etmek, fakirlere yakacak te'mîn etmek, hizmetçilerin efendileri tarafından azarlanmaması için kırdıkları kâse ve kapların yerine yenilerini almak, gâzîlere at yetiÅŸtirmek, aÄŸaç dikmek, borçtan hapse girenlerin borcunu ödemek, daÄŸlara geçitler kurmak, yetim kızlara çeyiz hazırlamak, borçluların borçlarını ödemek, dul kadınlara ve muhtaçlara yardım etmek, çocukları açık havada gezdirmek, mekteb çocuklarına gıdâ ve yiyecek yardımı, fakir ve kimsesizlerin cenâzesini kaldırmak, bayramlarda çocukları ve bîkesleri sevindirmek, kalelere, istihkâmlara veya donanmaya yardımda bulunmak, kış aylarında kuÅŸların beslenmesi, göç edememiÅŸ olan hasta ve garîb leyleklerin bakımı ve tedâvîsi gibi uzayıp giden daha pek çok maksadla muhtelif vakıflar te'sîs edilmiÅŸtir. Bunlara ilâveten Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere'ye âid olmak üzere binlerce vakıf kurulmuÅŸtur ki, bunlara umûmî bir isimle "Harameyn vakfı" adı verilir. Böyle vakıflara, bugünkü gibi petrolü olmayan o mübârek topraklarda ictimâî sulh, sükûn ve refâhı saÄŸlamak için orta Avrupa'dan Yemen'e kadar her tarafta rastlanmaktaydı ve bunlar için ayrı bir idâre kurulmuÅŸtu. Bu vakıf gelirlerine ilâveten hemen her pâdiÅŸâh, "sürre alayı" denilen ve İstanbul'da dokunarak Kâbe'ye gönderilen örtünün gönderiliÅŸi sırasında hem Harameyn ve hem de mücâviri olan ahâlî için çeÅŸitli hediye ve ihsânlarda bulunurdu ki, bu an'ane, devletin yıkılışına kadar devam etmiÅŸtir.

İşte Peygamber müjdesiyle gerçekleÅŸen bir fetihten sonra Kostantinapol'u İslâmbol hâline getiren de bütün bu vakıfların hizmet sistemi olmuÅŸtur. Böylece eski isim târihe karışmış ve bu belde-i tayyibe, İslâmbol, Derseâdet, Pâyitaht ve Âsitâne gibi isimlerle devam etmiÅŸtir.

BaÅŸta Osmanlı pâdiÅŸâhları, devlet adamları ve diÄŸer hayırsever zenginlerin o mübârek ve mukaddes beldelere tahsîs ettikleri vakıflar sayesinde oralarda yürütülen hizmetler, bütün ehl-i İslâm'ın takdir ve ÅŸükrânını kazanmıştır.

Dünyâyı âhırete hazırlık mekânı, âhıreti de bu dünyânın devamı kabûl eden İslâm, bu iki âlem arasında beden-rûh, madde-mânâ bakımından en güzel ve mükemmel dengeyi kurmuÅŸ, böylece âhenkli ve müreffeh bir cemiyetin en saÄŸlam zeminini oluÅŸturmuÅŸtur.

Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren mü'minlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuÅŸlardır.

Osmanlı'da mürÅŸid-i kâmillerin feyz ve rûhâniyeti ile hidâyetlere vesîle olunuyordu. Tasavvufun mânevî terbiye merkezleri ve birer vakıf eserleri olan tekkeler de inkiÅŸâf edip, halkı olgunlaÅŸtırıyordu. Bu da ekseriyâ, devletin yanısıra ÅŸahısların rûhânî gayretlerinin eseri olan vakıflarla gerçekleÅŸiyordu. Ferdlerde diÄŸergâmlık, hassâsiyet, rikkat-i kalbiyye ve incelik, bir tabîat-i asliyye hâlinde idi. Nefs engelini aÅŸanlar, irÅŸâd ve mânevî hizmetleri ile memleket için bereketli ilkbahar yaÄŸmurları hâlinde her tarafa rahmet saçıyorlardı.

Vefâkâr mü'min kalbleri de, bu Hakk dostlarını vefatlarından sonra da unutmamışlar, onları, vakıflarını yaÅŸatmak, türbelerini ziyâret etmek, fâtiha ve yâsînler göndermek sûretiyle dâimâ yâd etmiÅŸlerdir. Hattâ Osmanlı Devleti'nin son günlerine kadar BoÄŸaz'da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar'dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh- dergâhına, BeÅŸiktaÅŸ önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz'dan geçerken de Hazret-i YûÅŸâ -aleyhisselâm- tarafına doÄŸru tevcîh ederek "Fâtiha"ya dâvet ederlerdi.

Bir zamanlar halkın, İstanbul'da medfûn olan büyük velîlere karşı edebi iÅŸte böyleydi!

Bugünkü toplumumuz dahî, o âlicenap ecdâdımızın müesseselerinin nîmetleriyle perverde olmaktadır. Câmîler, çeÅŸmeler, askerî kışlalar, hastahâneler, hattâ içtiÄŸimiz sular ve daha isimlerini sayamadığımız nice hayır hizmetleri bugün onlardan kalan muazzez emânet ve hâtırâlardır.

Bilhassa Osmanlı tatbikâtında riâyet edilen bir husus olarak vakfın en mühim mânevî nîmetlerinden biri de yardım eden ve edilenin birbirlerini tanımamalarıdır ki, riyâ illetinden kurtulup aralarında makbûl olan gıyâbî duâ tahakkuk etsin! Ayrıca bu yardım, mescid vâsıtası ile tevzî edildiÄŸinden halkın inanç dünyâsının güçlenmesine vesîle olmuÅŸtur.

Osmanlı'da vakıf duyarlılığı o kadar zirveleÅŸmiÅŸti ki, insanlara hizmet imkânı kemâl bulduktan sonra hayvanlara hizmet çığırı açılmıştır. Yaralı kuÅŸlara, hasta hayvanlara bile tedâvî merkezleri kurulmuÅŸtur.

Osmanlı Devleti'nde kurulan vakıf adedinin gerçek sayısı meçhuldür. Ancak 26 bin küsûr kadarı tesbit edilmiÅŸtir. Bu sayılar, ecdâdın diÄŸergâmlığının zirvesini ne güzel ifâde eder.

Vakıfların îfâ ettiÄŸi vazîfe, devletlerin sarsılıp dış ve iç gâilelerle zayıf düÅŸtüÄŸü dönemlerde bile devam etmiÅŸ ve cemiyetin yaralarına pek ÅŸifâlı bir merhem olmuÅŸtur. Böylece en zor ÅŸartlarda ve nâzik durumlarda dahî cemiyetin maÄŸdûr, mahzûn ve gönlü yaralı insanlarına açılan bir ÅŸefkat kucağı dâimâ olagelmiÅŸtir.

Evliyâ Çelebi'nin Sokullu Mehmed PaÅŸa vakfiyesindeki misâfirhâne ile alâkalı vermiÅŸ olduÄŸu ÅŸu mâlumat ne kadar güzeldir:

"... EÄŸer gece yarısı taÅŸradan misâfir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikrâm edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bir kimse bırakmayalar.

Sabahleyin ayrılma vakti geldiÄŸinde de hancılar tellâllar gibi:

"-Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?" diye nidâda bulunalar. Misâfirler hep birden:

"- Tamamdır. Allah Teala, hayır sahibine rahmet eyleye!" dediklerinde, kapıcılar ÅŸafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak:

"- Gafil gitmeyin! dikkat edin, bisatınızı kaybetmeyin! Tanımzdığınız kimseleri arkadaÅŸ edinmeyin! Yürüyün, Allah kolay getire!..." diye duâ ve nasîhat ile uÄŸurlayalar."

Bir mü'minin rûhî derinliÄŸini gösteren Nakîbü'l-EÅŸrâf Es'ad Efendi'nin ÅŸu vakfiyesi de, ne kadar câlib-i dikkattir:

"... Kıymetli ve hayırsever devlet adamlarının geçmediÄŸi ve geçmeyeceÄŸi sokaklara ve iskelelere yerleÅŸmiÅŸ olan son derece yaÅŸlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iÅŸ yapmaya kudreti olmayan âcizlere odun, kömür ve diÄŸer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!.."

Batılı seyyah Hunke'nin, müslüman hastahânesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı ÅŸu bölümler, vakıf hassâsiyetinin gönülleri saran ne kadar bâriz bir misâlidir:

"Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya baÅŸlamak zorunda kalmayayım diye de beÅŸ altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel! Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuÅŸak, çarÅŸaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeÅŸme var. SoÄŸuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok ÅŸefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuÄŸum kızartılmadan önce gel, beraber yiyelim!.."

DiÄŸer yandan Osmanlı'da kurulan yirmialtıbin küsûr vakfın bindörtyüz küsûr kadarının hanımlar tarafından kurulmuÅŸ olması da, ayrıca câlib-i dikkattir.

Bunlardan Nûr Bânû Vâlide Sultan, İstanbul'un Anadolu ve Rumeli yakasında birçok eserler yaptırmıştır. Üsküdar Toptaşı'ndaki Atik Vâlide Câmii, imâreti, medresesi, dâruÅŸÅŸifâsı ve çifte hamamı onun hayrâtıdır.

Mâhpeyker Kösem Vâlide Sultan, Yeni Câmii'nin temelini atmış, Üsküdar Çinili Câmii ve yatırına mekteb, çeÅŸme, dârulhadîs, çifte hamam ve sebil ile Anadolu Kavağı'ndaki câmîyi inÅŸâ ettirmiÅŸtir. Onun, yetim kızları muhâfaza ve onları evlendirme vakfı da meÅŸhûrdur. Bundan baÅŸka daha birçok eser ve hayrâtı vardır. Åžâyân-ı dikkattir ki, vâlide sultanlar arasında celâletiyle tanınan Kösem Sultan'da dahî merhamet ve ÅŸefkat bir tabîat-ı asliyye hâlindeydi.

Hatice Turhan Sultan, temeli atılan Yeni Câmii'nin inÅŸâsını tamamlatıp ibâdete açmıştır. Bunun yanında mekteb, medrese, imâret, kütüphâne ve çeÅŸme hayrâtları yapmıştır. Ayrıca Yeni Câmii vakfiyesinde dikkati çeken bir husus da, kandil ve Ramazan gecelerinde bazı çeÅŸmelerden bal ÅŸerbeti akıtılması ve namazdan çıkan cemâate ikrâm edilmesinin düÅŸünülmesidir.

Hatice Turhan Sultan, bırakmış olduÄŸu vakfiyyelerin yaÅŸaması için zengin gelir kaynakları da hibe etmiÅŸtir.

Pertevniyâl Vâlide Sultan, İstanbul Aksaray'daki Vâlide Câmii ile Yâ Vedûd Mescidi'ni inÅŸâ ettirmiÅŸ, ayrıca kütüphâne, çeÅŸme ve mekteb yaptırarak vakfetmiÅŸtir.

Edirnekapı'da ve Üsküdar'da birer selâtîn câmî inÅŸâ ettirmiÅŸ olan Mihrimâh Sultan, vaktiyle Hârun ReÅŸîd'in hanımı Zübeyde'nin BaÄŸdad'dan Arafat'a getirttiÄŸi su yollarının bozulduÄŸunu ve bu sebeple hacıların Arafat günü ÅŸiddetli su sıkıntısı çektiklerini duymuÅŸtu. Bunun üzerine derhal babası Kânûnî Sultan Süleyman'ın huzûruna çıkarak sahibi bulunduÄŸu bütün mücevheratı bu yolda sarfetmek için müsâade istedi. Mîmâr Sinan'ın da bu iÅŸe me'mûr edilmesi talebinde bulundu. Ayrıca bu hayrâtının da dâimâ gizli kalmasının te'mînini istirhâm eyledi. Süleymaniye Câmii'nin temelleri atıldıktan sonra Mîmâr Sinan'ın uzun bir müddet ortadan kayboluÅŸu vardır ki, bunun sebebi pek bilinmez. Umûmiyetle câmînin temelinin oturması için böyle hareket ettiÄŸi söylenir. Halbuki bu müddet zarfında Sinan, Hârun ReÅŸîd'in hanımı Zübeyde'nin yaptırmış olduÄŸu su yollarını Mihrimâh Sultan'ın servetiyle yeniden tâmir edip Arafat'a bol su getirmiÅŸtir. Bu suyun hâlâ "Ayn-ı Zübeyde" ismiyle anılması, Mihrimâh Sultan'ın bu hayrını gizlemiÅŸ olmaktaki hassâsiyetinin bir neticesidir.

Vâlide sultanların içinde hayrât bakımından en meÅŸhûrlarından biri de, Bezmiâlem Vâlide Sultan'dır ki, asırlarca hizmet veren ve târihe mâl olan pek çok hayır hizmetleri yapmıştır. Yaptırdığı câmîlerin en büyüÄŸü Dolmabahçe sarayı karşısındaki Vâlide Câmii'dir. MeÅŸhur Galata Köprüsü de onun vakfiyesidir.

Vâlide Sultan'ın Åžam'a kurduÄŸu bir vakıf da çok mühimdir. Öyle ki vakıf ÅŸartı:

a. Şam'ın tatlı suyunu hacılara ulaştırma,

b. Hizmetkârların kırdığı veya ziyan verdiÄŸi eÅŸyâları, onların haysiyet ve ÅŸahsiyetleri rencide olmasın diye tazmindir.

Hayır eli çok uzaklara kadar uzanan Vâlide Sultan'ın hizmetlerinin en büyüklerinden biri de ÅŸahsî servetini vakfederek yaptırdığı Gurabâ-i Müslimîn Hastahânesi'dir. Bu büyük eser, câmî ve çeÅŸmesiyle 1843 yılında hizmete açılmış olup o günden beri ümmet-i Muhammed'in fakirlerine ÅŸifâ dağıtmıştır.

Mübârek ecdâdın ihlâsla kurduÄŸu vakıflar, kıyâmete dek faâliyetlerinin devam etmesi duâ ve temennîsi ile te'sîs edilmiÅŸtir. Bu vakıflar, bugünkü ve yarınki insanımızın ihtiyaçlarını, câmî, mekteb, hastahâne, kışla v.s. olarak gidermekte ve hizmetlerini devam ettirmektedir. Bunlar, mübârek ecdâdımızın muazzez rûhlarını ÅŸâd edecek birer sadaka-i câriye, îmân ve asâlet niÅŸânesidir.

Allâh yolunda infâkta sevilen ÅŸeylerden ve gönülden verme hususu çok mühimdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

"SevdiÄŸiniz ÅŸeylerden infâk etmedikçe aslâ e (yâni hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir." (Âl-i İmrân, 92)

Vakıf malında hassâsiyet ve onun muhâfazası çok mühimdir. Bunların maksadına mâtuf kullanılmaları husûsundaki ciddiyetin dâimâ hatırda tutulması için umûmiyetle vakfiyelerin ya başında veya sonunda hem hayır-duâ, hem de bedduâlar vardır. Hayır-duâ, vakfa hizmette kusûr etmeyenler içindir. Bedduâ ise, vakfiyede belirtilen hizmeti yerine getirmeyen, yâni vakfa kötülüÄŸü ve zararı dokunan kimseleredir. Böyle kimseler için ekseriyâ ÅŸu bedduâ cümleleri kullanılır:

"Her kim bu vakfın ÅŸartlarını bozar veya deÄŸiÅŸtirirse, Allâh'ın, peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlûkâtın lâneti onun üzerine olsun!.."

Bu bedduâ, mânevî bir tehdîddir. Çünkü ince düÅŸünüÅŸ sahipleri, muvahhid kimseler, âhıretteki hesâbın azâbla nihâyetlenmesinden korkarak böyle bir bedduâya mâruz kalmak istemeyip dâimâ gerekli hassâsiyet içinde hareket ederler.

Allâh'ım! Bizlere verdiÄŸin emânetlerin hakkını liyâkatle edâ etmeyi ve yaratandan dolayı yaratılanlara hizmet eden "vakıf insan"lardan olabilmeyi nasîb eyle!

Âmîn!
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim