Dînin DireÄŸi, Îmânın Nûru,Mü'minlerin Mi'râcı
İnsan hayatı, kâinâtın yaratıcısına ulaÅŸmak yolunda hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur. Bu tezâhürler, onun fıtratında meknuz olan îmân ve ibâdet etme temâyülünün tabiî bir neticesidir. Öyle ki Hakk ve hakîkatten mahrum kalanların, bu fıtrî temâyülü teskin yolunda âciz bir fânîye, hattâ bir hayvanja tapmaya varacak kadar akıl ve mantık dışı nice garip ve abes mecrâlara sürüklendikleri, dünden bugüne müÅŸâhede edilegelen âÅŸikâr gerçeklerdir. Bu da gösteriyor ki:
"İnsanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım." ifadesinin bir tecellîsi olduÄŸu için insan, dâimâ kulluÄŸu yaÅŸayabilme sırrına vazgeçilmez bir ihtiyaç hâlindedir.
Dolayısıyla o, bu fıtrî temâyülü insanlık ÅŸeref ve haysiyetine lâyık bir ÅŸekilde yönlendirebildiÄŸi ölçüde seâdet ve selâmete ulaşır. Çünkü insan, kudret-i ilâhiyyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî san'atın zirvesini teÅŸkîl etsin diye yaratılmış ve bu yaratılışın vicdânî bir neticesi olarak Rabbini tekrîm ve ibadetle mükellef kılınmıştır. O derecede ki, insana verilen bütün üstün hususiyet ve mertebeler bu mükellefiyetini yerine getirmesine baÄŸlanmış ve âyet-i kerîmede:
"(Ey Rasûlüm!) De ki: Kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye deÄŸer versin?!." buyurulmuÅŸtur.
İşte bu cümleden olarak Cenâb-ı Hakk, pek çok âyet-i kerîmede insanın ebedî hüsrândan kurtuluÅŸu için îmândan sonra amel-i sâlih sahibi olmasının zarûretini beyân buyurur. Bu itibarla Rabbin yüce huzûruna kalb-i selîm ile çıkabilmeyi gâye edinen mü'minler, âmel-i sâlih denilen ibadetlerin ulvî pınarlarına gönüllerini teslîm eder ve vuslat deryâsına doÄŸru yol alırlar. Kulu bu ÅŸekilde Mevlâ'nın vuslat deryâsına götüren ibadet pınarlarının en büyüÄŸü ve ehemmiyetli olanı da hiç ÅŸüphesiz namaz ibadetidir. Zîrâ namaz, ÅŸümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.
Kâinâttaki bütün varlıklar; güneÅŸ, çayır, çemen, aÄŸaçlar, zikir hâlindedir. Saf hâlinde uçan kuÅŸlar, daÄŸlar, taÅŸlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk'a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti, kıyâm hâlinde; hayvânâtınki, rükû hâlinde; cansız addedilenlerinki de yere kapanmış vaziyyette, yâni secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Melâikenin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın mü'minlere bir mi'râc olarak ikrâm ettiÄŸi namaz ibadeti ise, bütün bu ibâdetleri câmî bir muhtevâdadır. Dolayısıyla gerçek musallîler (namaz kılanlar), yerde ve gökte bütün varlıkların yapmış olduÄŸu ibadetlerin cümlesine ÅŸamil bir ibadet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.
Bunun içindir ki namaz, Allâh'a vuslat mertebesidir ve ümmete küçük bir mi'râc olarak ikrâm edilmiÅŸtir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Secde et ve yaklaÅŸ!" (el-Alak, 19) buyurulduÄŸu vechile Rabbin huzûruna çıkabilme nîmeti de, namazla elde edilir.
Gerçek namazda bütün mâsivâ aradan çıkar, dünyevî her ÅŸey silinir. Kul ile ma'bûd, buluÅŸma meclisinde beraber olur. Çünkü namaz, mi'râcdaki buluÅŸmanın ardından Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e Cebrâil'siz bir ÅŸekilde farz kılınmış ve böylece araya hiçbir vâsıta koymadan sırf Allâh ile halvet olabilmeye hasredilmiÅŸtir. Bu halvette dâimâ o mi'râcdaki ve hâlini yaÅŸayan Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"Namaz, gözümün nûrudur." (Nesâî, Ahmed bin Hanbel) buyurmuÅŸlardır.
Namazla kazanılacak kemâlât, huzûr, sükûn, itmi'nân ve kurbiyyet, hiçbir ibâdetle kazanılamaz. Dünyâda namazın rütbesi, âhırette Cenâb-ı Hakk'ı görmenin rütbesi gibidir. Zîrâ dünyâda kulların Allâh'a en yakın olduÄŸu an, namaz anlarıdır. En ince lezzetler ve mânevî tecellîler, namazdadır. Denilebilir ki bütün ibadetler, âdetâ kulu namaza hazırlamak için birer basamak mesâbesindedir. Bunun içindir ki Hazret-i Peygamber'in ifâdesi ile namaz:
"Dînin direÄŸi, îmân ve kalbin nûru, seâdetin anahtarı, mü'minlerin mi'râcı" olarak tavsîf buyurulmuÅŸtur.
Âyette buyurulan:
"Beni zikrediniz, tâ ki ben de sizi zikredeyim!.." (el-Bakara, 152) sırrı, diÄŸer ibâdetlerden ziyâde namazda gerçekleÅŸir.
Ancak kulun bu sırdan lâyıkıyla istifâde edebilmesi:
"İhsân, Allâh'ı görüyormuÅŸ gibi ibâdet etmendir! Sen O'nu göremiyorsan da O, seni görüyor ya!.." hadîsinde beyân buyurulan "ihsân" hâlinde bulunmasına baÄŸlıdır.
Namaza benzeyen hiçbir ibadet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan baÅŸka hiçbir ÅŸeyle meÅŸgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Hakk ile baÅŸbaÅŸa târifsiz bir vuslat yaÅŸatır. DiÄŸer ibâdetlerde durum böyle deÄŸildir. Meselâ oruçlu kimse, pazarda müÅŸteri de olur, satıcı da_ Hac eden de kezâ böyledir. Ama musallî, ne satıcı olur, ne de alıcı_ O, sadece musallîdir. Yâni maddesi ve mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir.
Kâmil mü'minler: (en-Nisâ, 103) beyânı vechile ömür boyu günde beÅŸ kere yapılan itâat ve mücâhede tatbikatı yanında nâfilelerle de olgunlaÅŸa olgunlaÅŸa nihayet Rabbimizin "İrciî ilâ Rabbik!" (Rabbine dön!) emri mûcibince rahmet ve sonsuz ihsanlarına intikal ile faziletli kullar arasına karışıp dâru's-selâm'a, yâni seâdet yurduna nâil olurlar.
DosdoÄŸru kılınan namaz, mü'mini nefsânî temâyüllerin girdabına düÅŸmekten kurtaran, vecd hâlini yaÅŸatan çok faziletli bir ibadettir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Namazı devam üzere kıl! Gerçekten namaz, fahÅŸâdan, yâni çirkinlik, edebsizlik, fuhÅŸiyyat ve münkerden; aklın ve dînin beÄŸenmeyeceÄŸi uygunsuzluk ve günahtan meneder." (el- Ankebut 45)
Namazın kötülüklerden alıkoyması, hem namazdan evvel, hem namaz esnâsında, hem de namazdan sonrasını ihtivâ eder. EÄŸer namaz kılan kimsede böyle bir muhâfaza görülmüyorsa, o gerçek mânâda musallî deÄŸildir. Böylelerinin namazları hakkında Allâh Rasûlü buyurur:
"Kim bir namaz kılar da, o namaz kendisini açık ve gizli kötülüklerden alıkoymazsa, ancak Allâh'a karşı uzaklığını artırmış olur."
Bu sebeple namazda dikkat edilmesi gereken en ehemmiyetli husus, hiç ÅŸüphesiz huÅŸû hâlidir. Namazın zâhirî tarafını "fıkıh" tanzîm eder. Fıkıhsız bir namaz mümkün deÄŸildir. Ancak huÅŸûdan uzak, darmadağınık bir kalb ile de namaz muteber olamaz. Dolayısıyla namazın zâhirini tanzîm eden fıkhî kaideler, kalb âlemini tezyin eden mânevî kâidelerle bir araya geldiÄŸinde ancak muteber ve makbul bir namaz kılınabilir.
Bahâeddîn NakÅŸibend -kuddise sirruh-'a sordular:
"-Bir kul, namazda nasıl huÅŸûa erer?"
O da cevâben:
"-Dört ÅŸeyle, buyurdular:
1. Helâl lokma,
2. Abdest sırasında gafletten uzak durmak,
3. İlk tekbîri alırken kendini huzûrda bilmek,
4. Namaz dışında da Hakk'ı aslâ unutmamak."
Âdâb ve erkândan uzak bir gönülle, yâni iblisin iÅŸgal ettiÄŸi bir kalb ile kılınan namaz ise, âdetâ kulun yüzüne çarpılacak bir günah paçavrası hükmündedir. Âyette buyurulur:
"Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar, gösteriÅŸ yapanlardır; hayra da mânî olurlar." (el-Mâûn, 4-7)
O halde kim ki, ta'dîl-i erkân ile namaz kılmaz, huzûr-i ilâhîde olduÄŸundan habersiz olur ve aklı fikri ticâretinde veya baÅŸka baÅŸka dünyevî meÅŸgalelerle dolu bulunursa, o aslâ musallî deÄŸildir. Onun kıldığı namaz dünyâda kalır, âhırette hiçbir faydası olmaz.
Namazın hakîkatini idrâk eden gönüller ise, onu gözlerinin nûru hâline getirirler. Namaza durduklarında bu fânî âlemden sıyrılıp çıkar ve âhıret âleminin vuslat mekânına nâil olurlar. Araya dünyevî bir akis ve hayâl perdesi girmez. Onlar, doÄŸrudan doÄŸruya rûhâniyetin haz ve lezzeti içindedirler.
ÂiÅŸe -radıyallâhu anhâ- buyururlar:
"Zaman zaman Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- namaza durduÄŸunda yüreÄŸinden kazan kaynaması gibi ses gelirdi. Ezân okunduÄŸu vakit Allâh'ın huzûruna çıkacağı için etrafındakileri tanımaz hâle gelirdi!.." (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)
Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in namazlarındaki bu hâl, yıldızlardaki ölçülerdir. Ne kadar yaklaÅŸabilirsek, o kadar feyiz-yâb oluruz. Dolayısıyla namazlarında arzu edilen mükemmelliÄŸe ulaÅŸamamış olanlar, bu hâle bakıp ümidsiz olmamalı ve yollarına devam etmelidirler. Nasıl bir gram altına ulaÅŸmak için tonlarca toprak elenirse, namazın mükemmeline ulaÅŸabilmek için de velev sathî ve taklîdî mahiyette de olsa sabır ve sebatla devam etmek lâzımdır.
Bunun için de ÅŸu hadîs-i ÅŸerîfi yaÅŸamak zarurîdir:
"Namaza durduÄŸunda sanki son namazın gibi kıl! Yarın piÅŸman olacağın ÅŸeyi söyleme; insanların (gâfilâne) arzu ettiklerine arzu duymağı bırak!" (İbn-i Mâce, Zühd, 15)
Hazret-i Ali, namaza durduÄŸunda beti benzi sararır, kendi vücûdu dahil her ÅŸeyden sıyrılırdı. Bir muhârebede mübârek ayağına batan oku, kendi arzusu üzerine namaz esnasında çıkardıklarında bunun farkında dahi olmamıştı.
Hâtem-i Esam, namazın hakkıyla edâsı hakkında ÅŸöyle der:
"Evvelâ namaz için gerekli hazırlığı en güzel ÅŸekilde yerine getir. Kâbe'yi iki kaşının arasına, sırat'ı ayaklarının altına, cenneti sağına, cehennemi soluna al! Arkanda Azrâîl'in, senin tatlı canını almak için beklediÄŸini tefekkür ile diyerek korku ve ümîd hâlinde Cenâb-ı Rabbü'l-âlemîn'in huzûruna dur! Tahkîk ile tekbîr al! Ağır ağır ve mânâsını düÅŸünerek Kur'ân oku! Tevâzû ile rukû, huÅŸû ile secde eyle! Bedenin, namazın tabiî erkânına devam etsin, ancak rûhun dâimâ secde hâlinde kalsın ve o vuslattan bir nefes ayrılmasın!.."
Hazret-i Mevlânâ da musallîye ÅŸöyle seslenir:
"Aklını başına al da namazdan yalnız zâhiren deÄŸil, mânen de istifadeye bak! Tane toplayan bir kuÅŸ gibi Allâh'ın azametinden habersiz bir ÅŸekilde sadece başını yere koyup kaldırma!.. Hazret-i Peygamber'in: beyânına kulak ver!.."
"Namazı hulûs-i kalb ile kılarak bambaÅŸka âlemlerde yaÅŸayan ve müÅŸâhede-i mahbûb ile aÄŸlayan, yalvarıp yakaran bir musallînin namazı, öyle makbul ve kıymetlidir ki, Allâh ona (buyur kulum!) diye nidâ eyler."
Hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:
"Kim ki abdestini güzelce alır, namazını vaktinde kılar, rukû ve secdesini tamamlar, huÅŸûuna riâyet eylerse, (namazı) beyaz ve parlak (bir nûr) gibi yükselir ve (namaz kılana): diye seslenir. Kim de abdestini güzel almaz, namazı vaktinde kılmaz, rukû, secde ve huÅŸûuna riâyet etmezse, (namazı) siyah ve karanlık (bir cisim) olarak yükselir ve: der. Tâ ki, Allâh Teâlâ'nın dilediÄŸi yere gittikten sonra bir paçavra gibi dürülür ve adamın suratına çarpılır." (Taberânî)
Yine hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:
"İki kiÅŸi, aynı zaman ve mekânda iki rek'at namaz kılarlar, (ancak) aralarındaki fark, yer ile gök arası kadardır." (İhyâ)
Bu itibarla âyet-i kerîmede gerçek mü'minlerin namazlarını muhâfaza eden, namazlarının hakkına riâyet eden kimseler olduÄŸu beyân buyurulur:
"Onlar namazlarını muhâfaza edici olurlar." (el-Meâric, 34)
Ayrıca yine aynı sûrenin 23. âyet-i kerîmesinde de ÅŸöyle buyurulur:
"Onlar namazda dâimdirler."
Hazret-i Mevlânâ, bu âyete iÅŸârî mânâ vererek:
"Kul namazdaki hâlini namazdan sonra da muhâfaza eder. Böylece bütün bir ömrünü, edeb, huÅŸû, dilini ve gönlünü muhâfaza içerisinde geçirir. Bu, gerçek âşıkların, Hakk dostlarının hâlidir..." buyurur ve ÅŸunları söyler:
"Bize doÄŸru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beÅŸ vakitte kılınır. Halbuki âşıklar dâimâ namazdadırlar. Zîrâ âşıkların gönüllerindeki aÅŸk ve ciÄŸerlerini yakıp kavuran o ilâhî muhabbet, ne beÅŸ vakitle yatışır, ne de beÅŸ yüz bin vakitle geçip gider!.."
Namazın abdest gibi temizliklerle baÅŸlaması, hayatî ve fıtrî güzelliklerle de içiçe olduÄŸunu gösterir. Böylece kul, madden ve mânen tertemiz olur. Kısaca;
Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun namazda iç ve dış hareketlerde bulunması ve zamanlara hâkim olması, hayatta nizam üzere yaÅŸama temrinlerini teÅŸkil eder.
Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma hâli, tefekkür etme, korku zamanında tesellî, neÅŸ'e zamanında lezzet teÅŸkîl etme, rûhâniyete destek verme, kalb neÅŸ'eleri getirme, îmânı koruma, ilâhî ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.
İctimâî güzellikleri bakımından namaz; cemâatleÅŸme, tanışma, ünsiyet, ülfet, îmân ve kardeÅŸlik baÄŸlarının takviye olmasına vesiledir.
Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; ilâhî huzûra çıkabilmenin kazandırdığı ihlâs, his ve kalb sükûneti, rikkat, muhabbet, tevâzû gibi güzelliklerle gönül âlemini mânevî bir bahar iklîmine götürmedir.
Burada ÅŸunu ifade etmelidir ki, namaz için beÅŸerî mânâda hiçbir mazeret geçerli deÄŸildir! Erkekler, harplerde dahî münâvebeli olarak namaz kılarlar. Kadınlar için de, mazeret hallerinden baÅŸka mazeret yoktur.
Namaz için en mühim hususlardan biri de, onun vaktinde kılınmasıdır. Hazret-i Peygamber buyurur:
"Namaz vakitleri gelince hemen kılanlardan Allâh Teâlâ râzı olur. Vakitlerin sonunda kılanları da afveder."
Namazda teslîmiyyet vardır. Onun içindir ki, nefse gîran gelir. Yalnız bu kadarı dahî, İslâm'ın hak ve namazın mutlak bir ibâdet olduÄŸunu göstermeye kâfîdir. DiÄŸer taraftan namaz, dînin direÄŸi olma vasfıyla mü'min ile kâfiri ayıran bir fark vasfını taşır. Öyle ki, mü'minler en büyük ve en ağır imtihânı namazları hususunda vereceklerdir. Hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:
"Kıyamet gününde kiÅŸinin ilk hesabı namaz olacaktır. Namazı iyi netice veren kurtulacak; namaz tarafı bozuk olan mahrumiyet ve azaplara dûçâr olacaktır."
Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhü anh-, namaz vakitleri geldiÄŸinde etrafındakilere ÅŸöyle derdi:
"Ey insanlar! Kalkınız! Günah iÅŸleyerek yaktığınız cehennem ateÅŸini namaz ile söndürünüz!"
Namaz mevzûunda en mühim noktalardan biri de, farz namazların cemâatle kılınmasıdır. Namazın cemaat ile kılınması vacip hükmünde müekked bir sünnettir. Åžiâr-ı ümmettir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- vefatına yakın son günlerin dışında cemaati hiçbir zaman terk etmemiÅŸtir. Cemaatin zaruretini ifade eden ÅŸu hâdise, çok câlib-i dikkattir:
Âmâ bir sahâbî olan İbnu Ümmi Mektûm, cemâate devam hususunda Hazret-i Peygamber'den izin alabilmek için:
"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Benim durumumu biliyorsun; evimle mescid arasında aÄŸaçlar, hurmalar var! Her zaman rehber de bulamıyorum!" dedi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"-Ezânı iÅŸitiyor musun?" diye sordu.
"-Evet!" deyince:
"-Öyleyse cemâate gel; emekleyerek de olsa_" buyurdular. (İ. Cânân, Kütüb-i Sitte VIII, 256)
Namaz, dünyâda birçok musîbet ve felâketlere karşı, âhırette de cehennem ateÅŸine karşı bir kalkandır. Allâh Teâlâ buyurur:
"Ey îmân edenler! Sabır ve namazla yardım isteyin!.." (el-Bakara, 153)
Farzların dışında vâcib, sünnet ve müstehab cinsinden birçok namazların mevcûdiyeti de iÅŸte bu sır dolayısıyladır. Sâlih mü'minler, farzlara ilâveten yolculuÄŸa çıkarken, korku anlarında, bir hâcetleri oldukları vakit, gece vakitlerinde ve sair zamanlarda Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ahlâk-ı hamîdesine riâyeten namaz kılarlar. Onlar:
"Sîmâ ve alâmetlerinde, yüzlerinde secde eseri zâhirdir." âyetiyle tavsîf edilenler zümresindendir.
Namaz, onlar için doyulmaz bir heyecandır. Nitekim nâfileler, bu doyumsuz hâlin devâmı içindir. Bilhassa Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hiçbir günâhı olmadığı halde geceleri ayakları ÅŸiÅŸinceye kadar namaz kılar, saatlerce yorgun düÅŸünceye kadar Kur'ân okurlardı. Dolayısıyla ne farz namazlar nâfileye, ne de nâfileler farz namazlara bir mânî teÅŸkil eder. Mühim olan, hepsini yerli yerince edâya gayrettir.
Hazret-i ÂiÅŸe -radıyallâhü anhâ- buyurur:
"Ben Rasûlullâh'ın duhâ namazı kıldığını bir kere gördüm. Bir daha hayat boyu onu terketmedim."
Nâfile namazların en deÄŸerlisi ve kıymetlisi ise gece kılınan teheccüd namazıdır. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bu hususta buyururlar:
"Farz namazlardan sonra en fazîletli namazlar, gece kılınan namazlardır."
"Geceleyin kılınan iki rek'atlık namaz, insanoÄŸlu için dünyâdan ve dünyâda bulunan her ÅŸeyden daha hayırlıdır. Ümmetime zor gelmese, iki rek'at gece namazını üzerlerine farz kılardım."
Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede ilâhî azâbdan muhâfaza olunarak cennete ve nîmetlerine nâil olanların vasıflarını sayarken ÅŸöyle buyurur:
"Onlar, geceleri az uyuyanlardı. Seher vakitlerinde istiÄŸfâr ederlerdi." (Zâriyât, 17-18)
Åžakîk-i Belhî buyurur:
Beş şeyi aradık, beş yerde bulduk:
1. Rızkın bereketini kuşluk namazında,
2. Kabrin ışığını teheccüd namazında,
3. Münker-nekir suâllerinin cevabını Kur'ân-ı Kerîm okumakta,
4. Sırat köprüsünü kolayca geçmeyi oruç ve sadakada,
5. Arşın gölgesini yalnızlık içinde Allâh -celle celâlühu-'yu zikretmekte (halvet).
Cenâb-ı Hakk bir hadîs-i kudsîsinde ÅŸöyle buyurur:
"Kulumu bana yaklaÅŸtıran ÅŸeyler arasında en çok hoÅŸuma gideni, ona farz kıldığım ÅŸeyleri edâ etmesidir. (Bununla birlikte) kulum, bana nâfile ibadetlerle yaklaÅŸmaya devam eder, neticede muhabbetime nâil olur..." (Buhârî, Rikâk, 38)
Bilhassa rahmet, maÄŸfiret ve bereketi bizi kuÅŸatan Ramazan-ı Åžerîf, mü'min gönülleri Allâh'ın muhabbetine nâil eyleyecek amel-i sâlihler mevsimidir. Hazret-i ÂiÅŸe -radıyallâhü anhâ- buyurur:
"Rasûlullâh Ramazan ayında, diÄŸer aylardan görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha ÅŸiddetli bir gayrete geçerdi."
Nitekim hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:
"Kim Ramazan gecesini, sevâbına inanarak ve bunu elde etmek niyetiyle namazlaihyâ ederse, geçmiÅŸ günâhları afvedilir."
Bu namazla ihyânın başında da hiç ÅŸüphesiz terâvîh namazları gelmektedir. Ancak yirmi rek'at olduÄŸu vechile diÄŸer namazlara nazaran edâsında ta'dîl-i erkândan uzaklaÅŸma gafletine düÅŸmemelidir. Bunları da diÄŸer namazlar gibi âdâbına riâyetle kılmak ve maddî-mânevî gafletten kaçınmak zarûrîdir.
Yâ Rabb! Namazlarımızı, gerçek mânâ ve hikmetiyle edâ edilen ve bir mi'râc mâhiyetiyle senin ulvî vuslat ve müÅŸâheden ile ÅŸereflenen namazlardan eyle! Namazlarımız, gözlerimizin nûru, gönüllerimizin her iki cihânda da sürûru olsun!
Allâhım! Hayâtımızı Ramazan-ı Åžerîf bereketiyle doldurup fânî dünyâya vedâ ânımızı da vuslatla iklîminde yaÅŸanan gerçek bir bayram sabâhı eyle!
Âmîn!.. |