Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Muhabbetteki Sır
Muhabbetteki Sır
Yıl: 1999 - Ay: Kasım - Sayı: 165
"Biz insanın sırrıyız,
insan da bizim sırrımızdır."
Hadîs-i Kudsî

"Ben gizli bir hazîne idim. Bilinmeme muhabbet ettim de bu kâinâtı yarattım." beyânında ifâde edilen gizli hazînenin en yüce vasıflarından biri de, mutlak güzellik idi.

İşte Cenâb-ı Hakk, bu esrârlı ve nâmütenâhî idrâk ötesi güzelliÄŸin gizli kalmasını arzu etmedi ve kâinâtı yarattı.

Bu yaratışta O'nun sonsuz güzellik ve nûr deryâsından bir damlacık, bu âleme ve topraÄŸa nasîb oldu. Böylelikle toprak, diÄŸer varlıklardan ayrı bir üstünlük ve meziyet kazandı. Öyle ki Allâh Teâlâ, varlıkların en ÅŸereflisi olarak yarattığı insanı da topraktan halketti.

Bütün varlıkları ilâhî muhabbetle yaratan Allâh -celle celâlühû-, onların herbirini kendisinin san'at ve kemâline delîl kıldı. İlâhî bir san'at hârikası olan insanın varlığı da, aÅŸk ve muhabbetin kâmil bir tezâhürü oldu. Zîrâ Hakk'ın gizli hazînesinden taşıp coÅŸarak tezyin ettiÄŸi bu âlem ve topraktan murad, yalnız alabildiÄŸine engin yeÅŸil kırlar, vâdîler, ulu sahrâlar ve daÄŸlar deÄŸildir. Toprağın ve bütün mahlukatın yaratılışına vesîle olan aÅŸk, muhabbet menbaı ve kâinâtın özü olan insandır. Bu itibarla insanın mükerremliÄŸi, yaratılış gâyesini koruyabildiÄŸi nisbettedir.

DiÄŸer taraftan var oluÅŸ sebebinin "muhabbet" olduÄŸundan her canlıda bu vasıf, fıtrî bir temâyül arzeder. Bir akrebin bile yavrularını sırtında taşıması, bu muhabbetin bir neticesidir.

Bu temâyül, varlıkların en ÅŸereflisi olan insanda zirvededir. Bununla beraber insan, bu imtihân âleminde muhabbet ettiÄŸi varlığın buna liyâkati nisbetinde bir netice elde eder. Bu demektir ki, sonsuz bir muhabbet kâbiliyeti ile yaratılmış olan insan kalbi, fıtrî olan sevme temâyül ve vasfını ancak Cenâb-ı Hakk'a yönelttiÄŸi takdirde muhabbette kemâle ulaÅŸabilir! Aksi hâlde süflî ve boÅŸ gâyeler peÅŸinde koÅŸmaktan kurtulamaz. Ömür, bir hüsrân çalkantıları içinde nihâyet bulur. Yâni insanoÄŸlu, tabiî ve fıtrî olan sevme meylini Rabbine ve O'nun sevdiklerine hasrettiÄŸi nisbette ve rûhâniyetinin ÅŸiddeti derecesinde mânen yükselme nîmetine sahiptir.

Nitekim insanın tâbî tutulduÄŸu ilâhî imtihânlar, bir nevî muhabbeti nasıl kullandığı ile alâkalıdır. Bunun için Allâh Teâlâ, insanın yapısına müsbet temâyüllerin yanında menfî husûsiyetler de vermiÅŸtir. Bu istikâmette Cenâb-ı Hakk, mutlak varlık, mutlak güzellik ve mutlak hayır gibi üç büyük sıfatından insana nasîb bahÅŸetmiÅŸ ve onu bunların zıdları olan mutlak yokluk, mutlak çirkinlik ve mutlak ÅŸer ile de mâlul kılmıştır. Âyette buyurulur:

"(Allâh,) ona (yâni insana) iyilikleri de kötülükleri de ilhâm etmiÅŸtir." (eÅŸ-Åžems, 8)

İşte insanın bir ömür câzibesine kapıldığı biri menfî, diÄŸeri müsbet iki sonsuz zıt kutup!

Ancak bilmelidir ki, insan için asıl ve büyük iptilâ, menfî kutba yöneliÅŸtir. Zîrâ bu kutba meyledenler, öyle bir körlük yaÅŸarlar ki, sırf kendisini ve yaptıklarını beÄŸenirler. Bu ise, beÅŸerî aczi farkettirmeyen büyük bir gaflet ve zaaftır. Hattâ rûh hastalıklarının en zararlısıdır. Bu, ilâhî kudrete yabancı kalıp kendi kudreti vehmiyle "ben" diyerek kibirlenmek ve gururlanmaktır.

Bu itibarla hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan:

"Ölmeden evvel ölünüz!" hitabının yüklendiÄŸi hakîkî mânâ, insandaki menfî kutba âid kötü sıfatların tuzağına düÅŸmemeyi ve nefsin girdaplarından kurtulmayı ifâde eder. Lâkin bunun için takip edilecek metod, nefsi öldürmek deÄŸil, ona hâkim olmaktır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"Åžâyet su, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat geminin içine girerse, onu helâk eder. Aynı hâli, gemiyi yürüten ateÅŸle de misâllendirebiliriz. Kazandaki ateÅŸ, gemiyi yürütür. O ateÅŸ, kazandan taşıp güverteye yayılır ise, gemiyi yakar."

O halde kul, menfî sıfatları ne ölçüde asgarîye indirebilirse, o ölçüde Rabbine yakınlaÅŸmış olur. Buna muvaffakıyet için de yegâne âmil, hiç ÅŸüphesiz muhabbeti, kalbin istidadı nisbetinde yalnız Allâh'a yöneltmektir. Ancak muhabbetin birdenbire Cenâb-ı Hakk'a yöneltilmesinde beÅŸer için birçok tehlikeler mevcûddur. Kalb, bir an gelir yüksek voltaja tutulmuÅŸçasına yanmaya baÅŸlar. Bu ise, beÅŸerî hayatı ve onun îcâblarını alt-üst eder. Mûsâ -aleyhisselâm-'daki tecellî, bu hâle güzel bir misâldir:

Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr-i Sînâ'da Cenâb-ı Hakk'ın ezeldeki "kelâm" sıfatına muhatab oldu. Rabbiyle beÅŸer idrâkinin ötesinde harfsiz, kelimesiz, deÄŸiÅŸik bir hâl ile konuÅŸmasının mânevî câzibesi içinde büyük bir aÅŸk ve muhabbetle kendini kaybetti. Isrârla Cenâb-ı Hakk'ı görmek istedi. Ancak "len-terânî" (Beni göremezsin!) hitabına muhatab oldu. Buna raÄŸmen ısrar edince Cenâb-ı Hakk, hicablar arkasından daÄŸa nazar edeceÄŸini bildirdi. DaÄŸ, Rabb'den gelen zerre bir nûr tecellîsi karşısında infilâk ile darmadağın oldu. Bu müthiÅŸ hâl karşısında Mûsâ -aleyhisselâm- bayıldı ve istiÄŸfâr etti.

Ülû'l-azm bir peygamberin bile tâkatini eriten bu büyük ve ânî tecellî de gösteriyor ki, muhabbette kademeleÅŸme zarurîdir. Kalbin ilâhî aÅŸka kabiliyet ve meylini arttırıcı ve güçlendirici temrînler lâzımdır. Bu ise, nefsin sultasından uzaklaÅŸarak Hakk dostlarının ruhâniyetine sarılma ile tedrîcî bir mümâreseyi gerektirir. Zîrâ kalb, ancak böyle mümâreselerle kabiliyet ve muhabbet temâyülünü artırır, menfîliklerden sıyrılıp berraklaşır, bütün fânî baÄŸlantı ve nefsî takıntılardan kurtulup seviye kazanır ve cilâlı bir ayna gibi ilâhî muhabbete ma'kes olabilme yolunda tâkat kazanır.

Ana, baba, zevc, zevce ve evlâd sevgileri, sahip olduÄŸumuz maddî ve mânevî imkanlar ve benzeri dünyâ nîmetleri, Cenâb-ı Hakk'ın, kullarına büyük lutuf ve imkanlarıdır. Lâkin bütün bu sevgiler, Hakk için ve Hakk yolunda vâsıta olmalıdırlar. Bunlar ve benzerlerine gönlümüz esir olmamalıdır. Çünkü "Hüsn-i Mutlak"a âşık olanlar, cüzlere âşık olmazlar. Cüzlere gönül verenler de, bütününden mahrum kalırlar. Yâni dünyâya gönül verenler, Mevlâ aÅŸkından mahrum kalırlar. Hazret-i Mevlânâ, bu hâli ÅŸu beyti ile ne güzel ifâde eder:

"Dünyâya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir?"

"Nitekim budalanın biri, kuÅŸun gölgesini sımsıkı yakalamak istedi. Ama dalın üzerindeki kuÅŸ bile buna ÅŸaÅŸtı kaldı."

Âkıbetini düÅŸünen her idrâk sahibi, kolayca anlar ki, sonsuz isteklere, zevk u safâlara, gel-geç fânî sevdâlara bir sınır çizmek, muhabbetleri ilâhî maksada yönlendirmek, yaratılış gâyesinin zarûretidir.

Mutlak güzellik, Allâh'ın güzelliÄŸidir. Hayran hayran seyrettiÄŸimiz bütün güzellikler de, ancak cemâl-i ilâhîden akseden zerrelerdir.

Leylâ ile Mecnûn arasındaki muhabbet mâcerâsı, bu gerçeÄŸin ÅŸâheser bir misâlidir. EÄŸer Mecnûn'un gönlü, Leylâ'ya takılıp kalsaydı, o, kendisine put olacaktı. Lâkin Leylâ, Mecnûn için geçici bir rol oynadı. Mecnûn'un kalbini ilâhî aÅŸka muhâtab olabilecek bir seviyeye yükselttikten sonra Leylâ gözden düÅŸtü. Mecnûn, Leylâ'dan yola çıktığı hâlde orada karar kılmayıp kalbini Mevlâ'ya yöneltme iktidârını gösterdi.

Buna göre bütün muhabbetler, yöneldiÄŸi varlığın makbûliyeti nisbetinde meÅŸrûdur. Yeter ki bu muhabbetler, kalb için bir mutlak karargâh, yâni son durak olup aldanış ve hüsranla neticelenmesin! Kalb, münbit bir toprak gibi o muhabbetlerden elde edeceÄŸi bereketle yoluna devam etsin! Burada tehlikeli olan, muhabbete lâyık olmayana yakınlık ve iltifât, daha kötüsü onda takılıp kalmaktır. EÄŸer Mecnûn, Leylâ'yı aÅŸamayıp onun girdabında boÄŸulup kalsaydı, bir deÄŸer ifâde etmezdi. DiÄŸer sayısız meçhul mecnûnlar gibi fânî ve izâfî sevdâlarda kaybolup giderdi.

Alnında nûr-i Muhammedî'yi taşıyan Hazret-i Yûsuf, kardeÅŸleri tarafından kuyuya atılınca, Allâh -celle celâlühû-, onu orada helâk etmedi. Åžiddetli susamış bir yolcu, içinde su var sanarak kuyuya bir kova saldı. İpe tutunan Hazret-iYûsuf, kova ile birlikte yukarı çıkınca, yolcu, susuzluÄŸunu unutuverdi. Karşısında akıllara durgunluk veren bir güzellik görerek hayret ve dehÅŸetler içinde kaldı. Ancak gâfil yolcu, bu güzelliÄŸin mânevî tarafını göremedi. Onun maddesine takıldı ve gâfilâne bir ÅŸekilde az bir dünyevî ücretle onu elinden çıkardı. Aynen Leylâlara takılı kalıp ilâhî vuslata eremeyenler gibi_

Halbuki "Bir kova su bulurum" ümit ve sevdâsı ile ipini kuyuya salan adamın, karşısında Hazret-i Yûsuf'un güzelliÄŸini görünce suyu da, kuyuyu da unutması, ona büyük fırsattı. Bu fırsatta onun, güzelliÄŸin vurgunu olması, aÅŸk-ı ilâhînin tecellîsinde güneÅŸ altında bir mercek gibi bütün izâfî ve fânî takıntıları yakması îcâb ederdi. Yazık ki o aklı kıt adam, Hazret-i Yusuf'dan elde edeceÄŸi dünyevî menfaate aldandı. Eline geçen imkânı hebâ etti.

Burada ifâde etmeye çalıştığımız, muhabbet ve aÅŸkta azamî faydaya ulaÅŸmanın ideal olan rotasıdır. Muhabbet merhalelerini takılmadan aÅŸabilme durumu, kitlelerin büyük çoÄŸunluÄŸunun nasîbinin üzerindedir. Fakat kemâle eriÅŸenler, zâhirde kendi irâdeleriyle bâtında kaderin sevkiyle bu nihâî gâyeye yönelmiÅŸ kimselerdir. Bunlar, fânî varlığı tüketip Rabbe ulaÅŸmanın nefesler kadar çok yollarında ve nâil oldukları himmet nisbetinde az-çok bir merhaleye ulaşırlar. Nihâyeti, Rabbe dönüÅŸ, yâni bir nehrin denize vâsıl olduktan sonra onun içinde kendi vücudundan bir ÅŸey kalmayıp kaybolması gibi "fenâ-fillâh" ve bunun da neticesi olan "bekâ-billâh"dır. Bilmelidir ki aklın hududu muayyendir. Ötesi cinnettir. Gönlün hududu ise, sonsuzdur. Teskin noktası da, "fenâ-fillâh" ve "bekâ-billâh"dır. Hazret-i Mevlânâ, fenâ-fillâh ve bekâ-billâh hâlinde ilâhî aÅŸkla kavruluÅŸunu, rûhunda yanan bu ateÅŸin ölümle bile sönmeyeceÄŸini ne güzel ifâdelendirir:

"Vefâtımdan sonra benim kabrimi aç ve içimin ateÅŸi sebebiyle kefenimden nasıl dumanlar yükseldiÄŸini gör! Ölümü korkutucu kılan, ÅŸu ten kafesidir. Teni bir sadef gibi "aÅŸk"la kırdığın zaman, ölümün bir inciye benzediÄŸini sen de göreceksin!.."

Allâh dostlarının en önemli husûsiyetlerinden birisi de, ilâhî aÅŸkla kavrulmaktır. Yine Hazret-i Mevlânâ, yukarıdaki sözlerin fâÅŸ ettiÄŸi aÅŸk hâli içinde ömür boyu hep bu ÅŸekilde yanan gerçek âşıkları aramıştır. Bu arzusunu ÅŸu ÅŸekilde ifâde eder:

"Bana öyle bir âşık gerek ki, içindeki alevden kıyâmetler kopmalı, gönlünün harâreti ile ateÅŸleri bile kül etmeli!.."

İki türlü aÅŸk vardır: Mecâzî ve hakîkî_

Kâinatta mâsivâdan herhangi bir varlığa sevgi, ibtilâ ve düÅŸkünlüÄŸün yaygın hâline "mecâzî aÅŸk"; cemâli kemâl, kemâli cemâl kutbundan olan kâinatın Rabbine karşı duyulan derin muhabbet ve kalbî alâkaya da "hakîkî aÅŸk" denir.

Gönüllerini Rabbin hakîkî aÅŸkı ile cilâlamış olanlar, her an oraya bir baÅŸka güzelliÄŸin aksettiÄŸini görürler, her an Cenâb-ı Hakk'ın sayısız kudret akışından birine ÅŸâhid olurlar. Yâni kendilerinde meknuz olan "ahsen-i takvîm" hakîkatini keÅŸfederler. Çünkü onlar için bizim güzelliklerine sarıldığımız mecâzî renkler ve kokular yoktur. Onlar, dünyevî renk ve kokuları aÅŸmışlardır. Zîrâ onlar, mârifetullâha ermiÅŸlerdir. Dünyâ ilimlerinin kabuÄŸundaki nakışı bırakmışlar, hakîkate ulaÅŸmışlar ve oradan ilâhî sonsuzluÄŸu seyretmektedirler.

Allâh -celle celâlühu- ile kul arasına gerilmiÅŸ büyük perde, yâni mânîler, yerler ve gökler gibi maddî mesâfeler deÄŸildir. Bu perde daha çok nefsin, kendisini Hâlık'dan ayrı bir varlık hisssetmesidir. Bunun için Cenâb-ı Hakk:

buyurmakta ve insana kendinden verdiği cevheri hatırlatmaktadır.

Hadîs-i kudsîde de:

"Biz insanın sırrıyız, insan da bizim sırrımızdır." buyurmaktadır.

Demek ki, ilâhî hazîneler ve sırlar, insana ithaf ediliyor. Cenâb-ı Hakk, yüce ilâhî varlığını, insanın kudsî yapısında tanıtmak istiyor. Hem de "insanın sırrıyım" demekle, zâtî aslını, insanın vasfında müjdeliyor. Åžâyet bu cevher ve müjde, mü'mini aÅŸk ve muhabbet neticesinde kemâle eriÅŸtirebilirse, o zaman kalb, ilâhî esrâr âlemine doÄŸru merhale almaÄŸa baÅŸlar. İlâhî âlemin sırları, eÅŸyânın hakîkati, insan ve kâinât denilen sır, ortaya çıkar. Kul, kalb-i selîm tecellîlerine mazhar olur.

Kul, bu olgunluÄŸa eriÅŸtiÄŸinde Allâh ile arasındaki gaflet perdesi aralanmaya baÅŸlar. Ölmeden evvel ölmek sırrından nasîb alır. Dünyâ ve onun fânî sevgisi, bütün geçici ve gösteriÅŸli güzelliÄŸi, gözünden düÅŸer ve gönlünden çıkar. Böylece rûh, Hâlık'ına yaklaÅŸmaktaki târifsiz lezzete nâil olur.

Ancak bilmelidir ki, Allâh'a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Öyle ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e muhabbet, Allâh'a muhabbet, O'na itâat, Allâh'a itâat, O'na isyân Allâh'a isyân sadedindedir. Buna göre Hazret-i Peygamber'in muazzez varlığı, beÅŸer için bir muhabbet melcei, yâni sığınağıdır. Ârifler bilirler ki, mevcûdatın varlık sebebi, muhabbet-i Muhammedî'dir. Bu sebeple bütün kâinât, Varlık Nûru Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ithaf edilmiÅŸtir.

Bu sebepledir ki, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e muhabbet, mâsivâdan herhangi bir varlığa temâyüldeki tehlikelerden münezzehtir. Buna göre Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i kalbin bütün muhabbet gücü ile sevmek zarûrîdir. Bu muhabbete örnek bir zirve teÅŸkil eden Hazret-i Fâtıma -radıyallâhü anhâ-, Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ukbâya intikâlinde içine düÅŸtüÄŸü hâli ÅŸöyle tasvîr eder:

"Fahr-i Kâinât'ın ukbâ âlemini teÅŸrîfi ile üzerime öyle bir musîbet geldi ki, karanlığın üstüne gelse, karanlığın rengi deÄŸiÅŸirdi."

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e muhabbetin en güzel ve mânâlı tezâhürü, O'na ittibâdır. Zîrâ "Seven sevdiÄŸinin her ÅŸeyini sever." düsturunca Habîb-i Kibriyâ'ya fiilen ve hâlen ittibâ ÅŸarttır. Öyle ki, bu husustaki aÅŸk, muhabbet ve ittibâ, Hakk'a muhabbetin bel kemiÄŸini oluÅŸturur. Aksine her sevgi iddiâsı, Kur'ân ve sünnet yolunda geçersiz kılınmıştır. Ve zât-ı ulûhiyyete varabilmenin yegâne yolu, O'na muhabbet ile noktalanmıştır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e muhabbet, muhabbetullâha doÄŸru giden yolda beÅŸerin yükselebileceÄŸi en büyük zirvedir. Çünkü Allâh Teâlâ, idrâk ve iz'ânlar da dâhil bütün beÅŸerî kabiliyetlere bir hudud tâyin etmiÅŸtir. Zât-ı ilâhîsi ise, bu hududun ötesinde, ötesinin de ötesinde, ötesinin de ötesindedir_

Muhabbetin Allâh'a yöneltilmesi, önce nûr-i Muhammedî'yi, sonra Hazret-i Peygamber'in muazzez varlığını, Hakk dostlarını, daha sonra da bir huni gibi geniÅŸleyerek Allâh katında makbûl her varlığı, makbûliyet derecelerine göre sevmeyi îcâb ettirir. İşte Allâh'a yöneliÅŸte böyle bir muhabbet dâiresi, rûhlara bir ÅŸifâ ve rahmet menbaıdır. Bu dâirenin dışında kalan muhabbetler ise, muhabbete hâkim olan bu mantığı za'fa uÄŸratır. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ve O'nun vârisleri olan ehlullâha muhabbette bereket, buÄŸzda ise dünyâ ve âhırette nedâmet vardır.

Ehlullâh olan Hakk dostlarının gönülleri nisan yaÄŸmuru damlalarından iri inciler peydâ eden sedefler gibidir. Kendilerine muhabbet gösteren nice ham gönülleri Allâh'ın izniyle birer iri inci sedefi yapmaktan uzak kalmazlar. Yeter ki talibler, bu sedefte saklanacak yaÄŸmur damlasını idrâk edebilsin! Mesnevî ÅŸerhinde buyurulur:

"Kelâm sahibi olan Allâh, bulutun kulağına bir sır söyledi, gözünden su tulumu gibi yaÅŸlar boÅŸandı. Gülün kulağına bir sır söyledi; onu renk ve râyiha saltanatı ile güzelleÅŸtirdi. TaÅŸa bir sır söyledi; onu mâden içinde akik etti. Yâni latîf sıfatı ile tecellî edip buluttan su akıttı, gülü güzelleÅŸtirdi, taşı da kıymetlendirdi."

"İnsan vücuduna bir sır verdi. O sırrı muhâfaza edenleri sonsuzluÄŸa yüceltti. İlâhî âlemden ilham alan bu vücutlar, cisimden kurtulup Hakk'la yakınlığın sırrına erdi."

Nitekim bu sırra ermiÅŸ bulunan nebîler ve velîler, târih boyunca îmâna âid tekâmül akışlarını muhabbetle zirveleÅŸtiren, fıtrattaki kudsî neÅŸveleri olgunlaÅŸtıran meÅŸ'aleler olmuÅŸlardır.

Cenâb-ı Hakk, bize büyük bir lutuf olarak kendi muhabbetini, Habîbi'nin muhabbetini ve evliyâsının muhabbetini ihsan buyursun!

Âhırette berâatimize yetecek derecede amel-i sâlih sahibi olmadan ve kalblerimizi muhabbetullâhın ihtiÅŸamlı tecellîleriyle tenvîr buyurmadan emânetini almasın!

Kullarına muhabbet ve merhametinin tecellîsi olarak idrâk ettiÄŸimiz üç ayların füyûzâtından gönüllerimize rahmet ÅŸebnemleri nasîb buyursun!

Âmîn!
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim