|
BeÅŸerî hayatı yüceltmek veya alçaltmak husûsunda muhabbet ve husumet kadar müessir olan hiçbir ÅŸey mevcut deÄŸildir. Layık olana muhabbet, müstahakkına husumet, hayatı alabildiÄŸine yükseltip ulvîleÅŸtirirken, bunun aksine hareket de hayatı, alabildiÄŸine süflîleÅŸtirir.BeÅŸerî hayatı yüceltmek veya alçaltmak husûsunda muhabbet ve husumet kadar müessir olan hiçbir ÅŸey mevcut deÄŸildir. Layık olana muhabbet, müstahakkına husumet, hayatı alabildiÄŸine yükseltip ulvîleÅŸtirirken, bunun aksine hareket de hayatı, alabildiÄŸine süflîleÅŸtirir.
Firavun, Hz. Musa'nın (a.s.) tevhid mücadelesinden, saltanatını kaybetme endiÅŸesi ile korktu, ürktü, ÅŸaÅŸkınlık içinde Mısır sihirbazlarını topladı ve Musa (a.s.) ile müsabakaya çıkardı.
"Ya Musa, sen mi önce asanı atarsın, yoksa biz mi atalım?" diyerek. Hz. Musa'ya (a.s.) hürmet ve nezaket gösterdiler.
Musa (a.s.) ise onlara:
"Siz atacağınızı atın!" dedi. (A'raf, 115-116)
Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere bir kaç deÄŸnek ve ip attılar. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye baÅŸladılar. Sonra emr-i ilahi ile Musa (a.s.) asasını attı. Asa, kocaman bir ejderha olup meydandaki sihir aletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu halin beÅŸerî bir sanat ve marifet deÄŸil, ilahî bir mucize olduÄŸunu anladılar. Çünkü sihir olsaydı atılan deÄŸnek ve ipler, sihir bozulduÄŸunda yerinde kalırdı. Halbuki, sihirbazların sihirleri bozulup iptal edildiÄŸi gibi, aynı zamanda deÄŸnek ve ipler de tamamen ortadan kaldırılmıştı. İşte bu mucizeyi gören sihirbazlar:
"Biz, Musa ve Harun'un Rabbine îman ettik!" diyerek secdeye kapandılar.
Firavun buna çok öfkelendi:
"Benden izin almadan nasıl îman edersiniz? Demek ki, Musa sizin üstadınız imiÅŸ: Siz bu iÅŸi ondan öÄŸrenmiÅŸsiniz! O halde sizin el ve ayaklarınızı çapraz kestirerek sizi ölüme mahkum ediyorum!" dedi.
Sihirbazlar da Firavun'a tavır koyarak:
"Seni, bize gelen apaçık bir mucizeye tercih edemeyiz!. Sen fiilinde serbestsin. DilediÄŸin zulmü yapabilirsin, iÅŸkencen bize zarar veremez. Hükmünse, yalnız bu dünya hayatında geçerlidir. Oysa biz, Allah'a (c.c.) döndürüleceÄŸiz." dediler.
Mevlana (k.s.) bu hadisenin derunî vechesini ÅŸu ÅŸekilde tahlil eder:
"Mel'un ve zalim Firavun, sihirbazları, îmanlarından dolayı ölümle tehdit ederek:
"Elinizi ve ayağınızı çaprazlama olarak kestireceÄŸim.. Sonra da sizi affetmeyip astıracağım!" demiÅŸti."
"Firavun, o anda sihirbazların korkacaklarını, ürkeceklerini ve titreyerek kendisine boyun eÄŸeceklerini sanmıştı."
"Ama Firavun bilmiyordu ki, o sihirbazlar, korku ve endiÅŸeden kurtulmuÅŸlar. İlahî esrar ve hakîkata vakıf olmuÅŸlardı."
"Onlar, felek havanında yüz kerre dövülüp un haline gelseler dahi, artık gölgelerini kendilerinden ayırt etme irfan ve basîretini göstermiÅŸlerdi." Yani, ruhun asıl, cesedin ise bir gölge olduÄŸunu anlamışlar ve bir an önce bu gölgeyi feda edip "fena fillah" makamına ulaÅŸmışlardı.
"Ey insan, bu dünya bir uyku ve ru'yadan ibarettir. Sen oradaki cümbüÅŸ ve debdebeye sakın aldanma! Åžayet ru'yada elin kesilse veya vücudun lime lime doÄŸransa bile korkma! Zira Hz. Peygamber (s.a.):
"Bu dünya, bir ru'yadan ibarettir." buyurmuÅŸtur."
Görülüyor ki, sihirbazların Musa'ya (a.s.) birazcık olsun tazim göstermeleri, kendilerine îmanı bahÅŸetmiÅŸtir. Firavun'un akıbeti ise, Kızıldeniz'in girdapları içinde bir cehennem yolculuÄŸuna dönüÅŸmüÅŸtür. Arkasında bıraktığı nam da, zulüm sembolü olmaktan baÅŸka birÅŸey deÄŸildir.
Åžu halde hayatın temeli, davranışlara vücud veren hayal, his ve fikirlerden ibarettir, insan, muhabbet ve husumet arasında bir meddü cezre me'murdur. Peygamber ve velîler, insana dünya ve ahiret saadetini kazandırmak üzere, hayatı, hakîkî mecraına oturtan güneÅŸlerdir. Baharın toprağı yeniden dirilttiÄŸi gibi onlar da beÅŸeriyyetin ölü dimağına canlılık verir, ham kalblerini fuyuzat ile doldurup Hakk'a yöneltir. BeÅŸerin muhtaç olduÄŸu huzur ve yaratılış gayesine yönelme böylece tahakkuk eder.
Ezelde, Cenab-ı Hakk'ın yalnız kendisi varken, bütün bu varlıklar alemi (alem-i kesret) muhabbet sebebiyle vücuda gelmiÅŸtir. Varlıklar içinde imtihan ÅŸartlama tabi kılınarak yaratılmış olan ins-ü cin (insanlar ve cinler), ancak ve ancak muhabbetullah ile tatmin bulan bir sevme istîdad ve iÅŸtihası ile hallendirilmiÅŸlerdir. GeldiÄŸi yere nisbetle devamlı gurbette bulunan ins-ü cinnin elem ve ızdıraplarını dindirerek onları sükun ve huzura kavuÅŸturacak olan asıl müessir, muhabbetullah olan sevme meylinin tatminidir.
Mevlana (k.s.) buyurur:
"Peygamberler ve onların varisleri, yani insan-ı kamil olanlar, beÅŸeriyet nikahı ile örtülmüÅŸ birer güneÅŸtir. Onların himayesine sığın ki, seninle binbir pazarlık yaparak sana düÅŸmanlık eden nefsinin elinden kurtulasın!"
Bayezid-i Bistamî'ye (k.s.) müracaat eden bir derviÅŸ:
"Beni Allah'a (c.c.) yaklaÅŸtıracak bir amel tavsiye et." deyince. Bayezid (k.s.) ona, ÅŸu öÄŸütte bulunur:
"Allah'ın veli kullarını sev! Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allah (c.c.), her gün o ariflerin kalplerine 360 defa nazar eder. Bu nazarlar esnasında seni de orada bulsun!.." Süleyman (a.s.), Sebe melîkesi Belkıs'a îmana davet eden bir mektub gönderdi. O zaman putperest olan Belkıs mektubu okuyunca:
"Beyler, ulular! Bana ÅŸerefli bir mektup gönderildi. Mektup Süleyman'dandır. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile baÅŸlamaktadır." dedi. Bu tazim dolayısıyla bazı alimler:
"Belkıs, Süleyman'ın (a.s.) mektubuna hürmet edip deÄŸer verdiÄŸi için îman ile ÅŸereflendi." demiÅŸlerdir.
Yine BiÅŸr-i Hafi de, sarhoÅŸken yolunun üstünde kelime-i tevhîd yazılı bir kağıd buldu. O kudsî kelimenin yerde kalmasına gönlü razı olmadı. Büyük bir hürmetle onu alarak sildi, temizledi. Güzel kokular sürdü. Ve binbir tazim içersinde evinin en güzel yerine astı. Bu sebeple Allah (c.c.) da ona hidayet ve velayet ihsan etti.
Yine, asr-ı saadette ashab-ı kiramdan Hakîm bin Hizam adında bir zat vardı. Hz. Hatice'nin (r.anha) akrabası olan Hakîm, cömert, müÅŸfik, hayr-u hasenat sahibiydi Cahiliyye devrinde kızlarını diri diri gömmek isteyen babalardan onları satın alır, himaye eder ve hayata kavuÅŸtururdu. Hakîm bin Hizam, Hz. Peygamber'e cahiliyyedeki bu amellerin kendisine fayda verip vermeyeceÄŸini sorduÄŸunda Efendimiz (s.a.) ona
"Bu güzel amellerinin kendisini İslam'la ÅŸereflendirdiÄŸini.." ifade etmiÅŸtir.Åžunu iyi bilmek icab eder ki, cihanın sır ve hikmetleri ancak hakîkî gönüllerde yeÅŸerir. Osmanlı İmparatorluÄŸunun, hiçbir İslam devletine nasip olmayan 600 küsür senelik bir ihtiÅŸama nail olması, asıl maneviyata verdiÄŸi ehemmiyetten ileri gelmiÅŸtir. Osman Gazi' nin, meÅŸhur bir rivayete göre misafir kaldığı bir evde, odada Kur' an-ı Kerim bulunması sebebiyle geceleyin ayağını uzatıp yatmaması Yavuz Sultan Selim Han' in mukaddes emanetleri büyük bir tazim ile İstanbul' a getirip, 40 hafız tayin ederek onların başında asırlarca sürecek bir surette inkıtasız olarak Kur' an-ı Kerim okutması bu ihtiÅŸamın temel saiklerindendir.
Allah (c.c) kendisine, peygamberlerine ve velilerine hürmet ve tazimde bulunanları abad eylemiÅŸ, onların dahil oldukları topluma daima rahmet indirmiÅŸtir. Nitekim Hz. Peygamber içlerinde bulunduÄŸu müddetçe, Mekke müÅŸriklerine dahi azab etmemiÅŸtir. Bu durum, Enfal süresi 33. ayetinde ÅŸöyle bildiriyor.
"Habîbim! Sen aralarında bulundukça Allah onlara azab etmeyecektir."
Ancak, Rasûlullah ( a.s ) Medîne-i Münevvere ' ye hicret edince, Mekke ' de büyük bir kıtlık baÅŸlamış, müÅŸriklerin, açlıktan baÅŸlarını kaldırıp semaya bakacak takatleri kalmamıştı. Adeta amalaşıp gökyüzünü beyaz bir bulut gibi görmüÅŸlerdi. Çaresizlik içinde Medîne-i Munevvere'ye gelmiÅŸ ve bu belanın kalkması için Rasûlullah'tan (s.a.) yardım istemiÅŸlerdi.
İkaz mahiyetindeki bu tecelliler İstîdadi olanlara hidayet vesîlesi, aksine istidadi bulunmayanlar için ise, iki cihan bedbahtlığına sebep olur. Åžu hadise de oldukça ibretlidir:
Suriye'de Gassanî Devleti'nin hükümdarı Cebele,Hz. Ömer zamanında Medîne'ye gelip müslüman oldu. Hacc için ihrama girdi. Tavaf esnasında bir bedevî onun ipekli ihramına bastı Cebele, hiddetinden bedevinin yüzüne bir tokat attı. Bedevi de Hz. Ömer'e (r.a.) gidip Cebele'yi ÅŸikayet etti. Hz. Ömer (r.a.) Cebele'ye:
"Ya hasmına diyet vererek onu razı et! Ya da, o senin yüzüne aynı ÅŸekilde vurarak hakkını alsın!" dedi Cebele:
"Ben hükümdarım, o ise sıradan bir bedevidir." dedi
"İslam'da bunun yeri yoktur. ilahi adalet karşısında her ikiniz de eşitsizin!" dedi Bu sefer Cebele:
"Öyle ise bu akÅŸam düÅŸüneyim!" dedi
Cebele, bedevîye bir kaç kuruÅŸ diyet verip razı etmeyi gururuna yediremedi. O gece yanındakilerle birlikte kaçtı. Bizans'a sığındı ve irtidat etti (dinden çıktı) Bir müddet sonra ise öldü. Gururu, kendisini İslam'ın nurlu yolundan uzaklaÅŸtırdı. Hayvanî bir hayatın nefsanî arzularına aldandı ve böylece ebedî olarak cehenneme mahkum oldu.
Buna benzer bir misal de ÅŸudur:
İran kisrası, Hz. Peygamberin (s.a.) mektubunu yırttı. Edepsizce hakaret etti Allah (c.c.) da onun mülkünü ve saltanatını paramparça etti. Harabe haline gelen saltanatı, tarihe bir ibret levhası olarak geçti.
Peygamberlerin ve evliyanın hakîkatinden uzak kalmış, onlardan feyz alamamış, esrar-ı ilahî'den nasipsiz olan ve ÅŸekilden öteye gidemeyen kimseler için Mevlana (k.s.) buyurur.
"Sen, solmuÅŸ ve ruhu çürümüÅŸ bir gönlü teneÅŸir tahtasına yatırıp taraf-ı ilahî'ye götürüyorsun!.." Cenab-ı Hakk sana buyurdu ki:
"Ey küstah ve cür'etkar! Burası kabir midir ki, huzuruma ölü bir kalb getiriyorsun?!."
"Git de huzuruma esrar-ı ilahî ile diri olan bir gönül getir ki, dünyanın yeÅŸillik ve gülistanlığı onun sayesindedir..."
Mevlana (k.s.). insanın bu incelik ve hassasiyete kavuÅŸabilmesi için ruhî terbiyenin zarurî olduÄŸunu bir çok beytinde tekrar eder Mesela bir beytinde.
"Kanatları henüz teÅŸekkül etmemiÅŸ bir kuÅŸ yavrusu, uçmaya kalkışacak olsa düÅŸer ve yırtıcı bir kedinin lokması olur... Kanatları teÅŸekkül edince de yükseklere zahmetsizce uçar." buyurur.
DiÄŸer bir beytinde de maddi yüksekliÄŸin, sırf hendesî bir gerçekten ibaret olduÄŸunu, ruhî olgunluÄŸun yanında çok cüce kaldığını ÅŸöyle ifade eder.
"Göklerin suret yüksekliÄŸi vardır. Fakat manevî yükseklik ve hakîkî ulviyyet, temiz olan rühlara mahsustur..."
"YüksekliÄŸin sureti cisimlerdedir. Cisimler ise, manaya nispetle isimden ibarettir..."
Ya Rab! Kalblerimizi, Kuran'ın nürundan, Habîb'inin ve velîlerinin muhabbetinden ayırma!.. |