Îmânın ilk meyvası merhamettir. Ondan uzak bir gönül zî-hayat (hayat sâhibi, canlı) deÄŸildir. Her hayrın başı olan besmele ve fâtiha, Allâh'ın Rahmân ve Rahîm (merhamet) isimleri ile baÅŸlar. Peygamberler ve velîlerin hayat hikâyeleri de merhamet menkıbeleri ile doludur.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!" buyurarak merhametin bütün mahlûkâtı içine aldığını ifâde buyururlar.
Merhametin en olgun tezâhürleri de, birer kulluk vazîfesi olan infâk, zekât ve öÅŸür gibi mâlî ibâdetlerdedir.
1. İnfâk
Kur'ân-ı Kerîm'de 200 yerde zikredilen infâk, malın ve canın Allâh'a adanışıdır. Buna göre müslüman da, hem varlığını hem de canını Allâh'a adayan insandır.
İkinci Akabe bey'atinde Abdullâh bin Revâha:
"-Yâ Rasûlallâh! Rabbin ve senin için ÅŸartların nedir?" demiÅŸti.
Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdu ki:
"-Rabbim için ÅŸartım, O'na ibâdet etmeniz, O'na hiçbir eÅŸ tutmamanızdır! Kendi hakkımdaki ÅŸartım da, canlarınızı ve mallarınızı nasıl müdafaa ediyorsanız beni de öyle korumanızdır."
Tekrar soruldu:
"-Böyle yaparsak bize ne vardır?"
Cevâben O:
"-Cennet vardır!" buyurdu.
Bunun üzerine orada bulunanlar da:
"-Ne kârlı alış-veriÅŸ! Bundan ne döneriz, ne de dönülmesini isteriz!" dediler.
İşte bu muhâvereden sonra ÅŸu âyet-i kerîme inzâl buyuruldu:
"Allâh, mü'minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır..." (et-Tevbe, 111)
Bu âyet-i kerîmede, nefsin ve malların Allâh'a satılışı ve adanışı vardır.
Cân, gâzî ve ÅŸehîdlikle satılır.
İşte İslâm'ın ilk mübârek ÅŸehîdesi Sümeyye Hatun!.. Ne kadar ulvî bir îmân heyecanıyla canını Allâh yolunda infâk etti. Artık o, cenneti satın almış ve kıyâmete kadar gelen mü'minlerin gönüllerinde taht kurmuÅŸ olarak ebedî mükâfâtının verileceÄŸi ânı bekliyor. Demek ki, canımızla, malımızla infâka yönelmeliyiz.
Dev bir Rusya haritası içinde bir nokta kadar olan Çeçenistan, can ve malın infâkı neticesinde te'yîd-i ilâhîye mazhar oldu. Koca Rus ordusu da, ebâbîl kuÅŸlarının perîÅŸân ettiÄŸi fil ordusunun hazîn âkıbetine dûçâr oldu.
Çanakkale harbinde de Türk ordusunun atacak barutu kalmamasına raÄŸmen müÅŸahhas can ve mal infâkı yaÅŸandığı için zafer müyesser olmuÅŸtu. Târîhte böyle misâller çoktur.
Malın satılması ise infâk terimiyledir. Cenâb-ı Hakk, müttakîlerin vasıflarını sayarken:
"Kendilerine verdiÄŸimiz rızıktan Allâh yolunda infâk ederler." (el-Bakara, 3) buyurmaktadır.
Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın nev'i çoktur.
Sadaka ve infâk, var olanı vermekten baÅŸlar. Buna göre yarım hurma dahî infâktır. Kulu cehennem ateÅŸinden muhâfaza eder. Dolayısıyla Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- her mü'mini zengin görür. Çünkü O, hadîs-i ÅŸerîflerinde mü'mindeki tekbîr, tevhîd, emr-i bi'l-ma'rûf, mazlûma yardım, mü'mini tesellî, muzdarip gönülleri sevindirme, yoldan eziyet verici ÅŸeyleri izâle, hasta ziyâreti v.b. husûsların birer sadaka olduÄŸunu buyurur.
Bu itibarla asıl zenginlik, gönüldeki kanâatledir. Herkes, kanâati kadar zengindir.
Gönlü zengin kimselerin ise, bir tebessümü bile sadaka yerine geçer. Çünkü, gönül zengini, tebessümünün sevgisi ile ferâhtır ve etrafını da ferâhlatır. Ve gerçekten bu hâl, ne kadar güzel bir infâktır. Bunun aksi olarak gönül fakîri olanları ise, hiçbir ÅŸey zenginleÅŸtiremez.
Demek ki hakîkî zenginlik, mal çokluÄŸu deÄŸil, gönül zenginliÄŸi iledir. Gerçek mü'minler de, bu zenginlik nîmetine sâhib olup infâkda bulunanlardır. İnfâk, bir mü'minin mükellef bulunduÄŸu diÄŸergâmlık ve duyarlılığın en kâmil bir tezâhürüdür.
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-'ın Åžam'a gidiÅŸinde deveye binme sırası kölesine geldiÄŸinde ÅŸehrin kapısına varmış olmalarına raÄŸmen deveye ısrarla kölesini bindirmesi ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde olduÄŸu halde Åžam'a girmesi, kâ'bına varılmaz bir infâk tezâhürüdür.
Yine Hazret-i Alî -radıyallâhü anh- ile Fâtımatü'z-Zehrâ -radıyallâhü anhâ-, sadece iftâr edecek kadar yiyecekleri varken, üç gün üstüste miskîn, yetîm ve esîrin gelip Allâh rızâsı için istemelerine mukâbil iftarlıklarını verip kendileri üç gün su ile oruç tutmuÅŸlardır ki, bu, ne ihtiÅŸamlı bir infâk manzarasıdır!
Yine Yermuk Seferi'nde ÅŸehîd olmak üzere bulunan üç yaralı mücâhide ayrı ayrı verilmek istenen suyu her biri diÄŸerine havâle etmiÅŸ, neticede hiçbirine vefât etmeden yetiÅŸilip su verilememiÅŸ ve hepsi son nefesinde bir yudum suya hasret olarak ÅŸehîd olmuÅŸlardır. Bir bardak su, ortada kalmıştır.
Bunlar, infâkın en yüksek derecesi olan îsârlardır.
Îsâr, kendinden koparıp verme, kendi hakkını kardeÅŸine devretme hâdisesidir ki, bugün cem'iyyetimizde yok denecek kadar azdır. Ancak zekâtın biraz daha ötesine gitmek, infâka daha fazla yer vermek teÅŸvîk edilmeli ve bu iÅŸ müesseseleÅŸtirerek düzenli bir ÅŸekle konulmalıdır. Bu müesseselerde aynı zamanda İslâm'a hizmet edecek gayretli insanlar yetiÅŸtirilmelidir. Ayrıca ümmet-i Muhammed'in istifâde edeceÄŸi hastanelerin, ÅŸifâhanelerin, muzdariplerin kalacağı huzûr evlerinin yapılması da, bugünkü toplum üzerine en ehemmiyetli bir vecîbedir.
İnfâkın, gerçek bir mü'minin tabîat-i asliyyesi olması zarûrîdir. Cenâb-ı Hakk:
"O takvâ sâhipleri ki, bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları afvederler. Allâh da, (bu ÅŸekilde davranan) ihsân sâhiblerini sever." (Âl-i İmrân, 134) buyurmaktadır.
Rivâyete göre Câfer Sâdık Hazretleri'nin bir kölesi vardı. Kendisinin yakın hizmetlerini görürdü. Birgün köle, getirmiÅŸ olduÄŸu içi çorba dolu bir kâseyi kazârâ Câfer Hazretleri'nin üzerine döktü. Üstü başı çorbaya bulanan Câfer Hazretleri de, öfke ile kölenin yüzüne baktı. Bunun üzerine köle:
"-Efendim Kur'ân'da «öfkelerini yenenler» takdîr buyuruluyor!" diyerek bu husûsdaki âyet-i kerîmeyi okudu.
O zaman Câfer Sâdık Hazretleri:
"-Öfkemi yendim!" dedi.
Bu sefer köle:
"-Kur'ân'da aynı yerde «insanların kusurlarını bağışlayanlar» da takdîr buyuruluyor!" dedi ve âyetin bu husûsla alâkalı kısmını okudu.
Câfer Hazretleri:
"-Haydi bağışladım seni!.." dedi.
Bu defâ da köle:
"-Kur'ân'da aynı âyetin devamında «Allâh ihsânda bulunan, iyilik eden kimseleri sever!» buyuruluyor!" diyerek âyetin, bu son kelimelerini okudu.
Bunun üzerine Câfer Sâdık Hazretleri:
"-Haydi git, hürsün artık; seni Allâh için âzâd ettim!.." dedi.
Bunlar, ümmete nümûne olacak infâkın ne güzel müteselsil tezâhürleridir.
Allâh Rasûlü'nün bildirdiÄŸi üzre, susuzluktan soluyan bir köpeÄŸe su veren günâhkâr bir kadın, sırf bu merhamet tezâhürü sebebiyle binlerce günâhının afva mazhariyetiyle taltîf edilerek cennete nâil olmuÅŸtur. Buna mukâbil, kedisine merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen bir kadın da cehenneme dûçâr kılınmıştır. Bu misâller, bir müslümanın gönül âlemini istikâmetlendirmesi bakımından ibretlidir.
Mü'min, muzlim ve karanlık bir gecenin mehtâbı gibi derin, hassâs, rakîk, diÄŸergâm, merhamet ve ÅŸefkat sâhibi, cömert ve nûrlu olmalıdır.
KardeÅŸlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzûr ve sükûnun selb olduÄŸu, kin ve husûmetin çoÄŸaldığı cemiyetimizde bugün ciddî bir infâk seferberliÄŸine ihtiyaç vardır. Muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, Rabbimize karşı bir ÅŸükür borcudur. Büyük velî Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, halkla beraber pâdiÅŸâhları bile infâk seferberliÄŸine dâvet etmiÅŸtir. Sultan III. Murad'a yazdığı bir mektupda ÅŸöyle buyurur:
"-Deden Kânûnî Sultan Süleyman nasıl Istırancalar'dan su getirip İstanbul halkını suya kavuÅŸturdu ise, sen de Bolu ormanlarından odun getirip bu kış İstanbul halkının fakîrlerine tevzî et!"
İnfâk seferberliÄŸi, hem kendimiz hem de yavrularımız için çok ehemmiyetlidir. Bizler, çocuklarımızı nasıl küçük yaÅŸta namaza alıştırmakla mükellefsek, aynı zamanda infâk heyecanı vermeÄŸe ve bir muzdaribi sevindirme ibâdetine alıştırmaya da mecbûruz. Åžâyet bu iÅŸin alışkanlığını küçük yaÅŸlarda kazandırmazsak, onlara yazık etmiÅŸ oluruz. Onlar, mülkün sâhibinin Allâh olduÄŸu idrâki içinde büyümelidirler.
İslâm'ı ihyâ etmek isteyen, imkânları mahdûd olsa dahî elinden geldiÄŸi kadar muhtaç ve muzdariplere omuz vermek, gönül vermek, duâ etmek mecbûriyetindedir. Bir muzdaribin derdini paylaÅŸmak da infâktır. Ve bugün için en büyük hizmet, rehber insanlar yetiÅŸtirecek müesseseleri ihyâ etmek, onlara infâkta bulunmaktır. Bir mütefekkirin dediÄŸi gibi:
"Hâkim milletlerle mahkûm milletler arasındaki en mühim fark, bir avuç iyi yetiÅŸmiÅŸ insandır!"
İşte bu bir avuç insanadır cihânın bütün susuzluÄŸu.
İslâm, hayât hâlinde deÄŸilse, müslüman eziliyor ise, çıkış yolu için yeniden silkinmemiz lâzımdır. Önce bu silkiniÅŸe gönül vermek gerekiyor. Toplum, bizlerle gerçek bir müslüman yüreÄŸinin nasıl olduÄŸunu tanımalıdır. Bunun için örnek bir hassâsiyet ve diÄŸergâmlık sergileyebilmeliyiz.
Bu da infâk ile mümkündür.
Nitekim İslâm'da en ulvî müesseselerden biri olan vakıfların rûhu, temeli hep bu infâk temâyülüdür.
Yâni infâkta müesseseleÅŸme, vakfı meydana getirir. Vakıf, mülkiyetin Allâh'a adanması, temlîk ve temellükten menedilen malın Allâh için ebedîleÅŸtirilmesi demektir. İnsanlıkta kemâl, yaradılan her ÅŸeye ÅŸefkat, merhamet ve tebessümle yaklaÅŸabilmekle kâimdir. Canı ve malı Allâh için hîbe edebilme ise, bir nevî cenneti satın alabilme gayretidir.
İnsanoÄŸlu için kalbi Allâh'dan alıkoyma ve kendine bendetme istidâdı en fazla malda ve evlâdda mevcûddur. Bundan dolayı Allâh Teâlâ buyurur:
"DoÄŸrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihândır. Büyük mükâfât ise, Allâh'ın yanındadır." (et-TeÄŸâbün, 15)
"Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allâh'ı anmaktan alıkoymasın!.." (el-Münâfikûn,9)
"... Kim nefsinin cimriliÄŸinden korunursa, iÅŸte onlar kurtuluÅŸa erenlerdir." (et-TeÄŸâbün, 16)
"EÄŸer Allâh'a (rızâsı uÄŸruna) borç verirseniz, Allâh onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allâh çok mükâfât verendir, cezâ vermekte acele etmeyendir." (et-TeÄŸâbün, 17)
Bunun içindir ki, yoksullar, fakîrler ve garîbler, varlık sâhipleri için aslında büyük bir nîmettir. Cennet kapıları, onların duâları ile açılır.
Hazret-i Peygamber -sallâllahu aleyhi ve sellem-, infâk etmeyi çok tavsiye ederlerdi. Hazret-i Bilâl'e:
"Yâ Bilâl! İnfâk et! İnfâk etmekle, ArÅŸ'ın sâhibinin senin malını azaltacağından korkma!.." buyurmuÅŸlardır.
İnfâklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmemesine en güzel bir devâ ve çâredir.
Dolayısıyla bu devânın maddî ve mânevî dağıtım yeri olan vakıflar, toplumun merhamet âbideleridir. İnfâkların en güzel tevzî yerleridir. Zenginlerin infâklarına ulvî bir köprüdürler. Öyle ki, zenginle fakîr arasındaki kin ve hasedi gidererek cemiyette müÅŸfik bir âhengin en mükemmel bir âmili olurlar.
Câlib-i dikkattir ki, ecdâdımız Osmanlı'da yüzbinlerce vakıf kurulmuÅŸ, her biri infâkın en güzel örneklerin vererek uzun asırlar devam etmiÅŸ ve son zamanlarındaki talana raÄŸmen 26.798'i hâlâ ayakta kalabilmiÅŸtir. Derûnî ve yüce hislerle İslâm'ı en güzel bir ÅŸekilde anlayıp yaÅŸayan Osmanlılar, dünyâya müslüman yüreÄŸindeki engin ÅŸefkat ve merhameti böylece sergilemiÅŸlerdir. O derecede ki, insana hizmet en kâmil bir ÅŸekilde îfâ edildikten sonra kalblerdeki merhamet, kış aylarında aç kalan kuÅŸlardan diÄŸer sakat hayvanların korunmasına kadar geniÅŸlemiÅŸtir.
Onlar, yüzbinlerce vakıfla toplumu ÅŸefkat ve merhametle aÄŸ gibi örmüÅŸler ve âdetâ sarılmadık yara bırakmamışlardır.
DiÄŸer bir ifâdeyle vakıf, İslâm'ın, yaradılmış her ÅŸeye karşı müslümana yüklediÄŸi bir mes'ûliyyettir. Vakıflar, yaradandan ötürü yaradılanlara sevgi, ÅŸefkat ve merhametin ortaya konduÄŸu müesseselerdir. Allâh -celle celâlühü- insanı, kâinâtı, eÅŸyâyı emânet olarak vasıflandırmaktadır. Kâinâtta her ÅŸey insana emânet olarak tevdî edilmiÅŸtir. Evlâd, mal, mülk, sıhhat, hepsi bu muhtevâ içindeki emânetlerdir. İnsan bunları titizlik ve hassâsiyetle korumak mecbûriyetindedir. Emânetin yerine teslîmi de rahmettir, berekettir.
Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın "sadaka" husûsundaki emrinden sonra ashâb-ı kirâm arasında âdetâ bir seferberlik baÅŸlamış, herkes, neyi varsa Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in önüne getirmiÅŸti. Onlar, her zaman "Sadakaları Allâh alır!" âyetinin verdiÄŸi coÅŸkuyla, getirdiklerini Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e Allâh yolunda cân ü gönülden takdîm ediyorlardı.
İnfâk, yalnız maddî deÄŸildir. Rabbin ihsân ettiÄŸi her ÅŸey infâk edilecektir. YaÅŸanarak teblîÄŸ edilen İslâm, en güzel infâktır. Ashâb, dünyânın en ücrâ köÅŸelerine kadar i'lâ-yı kelimetullâh aÅŸkıyla kendilerini İslâm'a infâk etmiÅŸlerdir. Bunların ikisi Abbâs -radıyallâhü anh-'in oÄŸlu Kusam -radıyallâhü anh- ile Hazret-i Osmân -radıyallâhü anh-'in oÄŸlu Muhammed -radıyallâhü anh-'dır. Gidebildikleri son nokta olan Semerkant'a İslâm'ın nûrunu ve huzûrunu taşımışlardır. Bu hâlis infâk niyeti, bereketli bir rahmet olarak tecellî etmiÅŸ, ardından İmâm Buhârî, İmâm Kâsânî, İmâm Tirmizî, Åžâh-ı NakÅŸibend gibi birçok zirve Allâh dostlarının yetiÅŸmesine vesî-le olmuÅŸtur.
Bugün de, aynı vecd ve heyecanla İslâm'ı yaÅŸayıp, teblîÄŸ ederek bir hayat tarzı hâlinde dünyâya sunmak, yine en güzel bir infâk olacaktır.
Yâ Rab! İnfâk, kalblerimizin tükenmez hazînesi olsun!
|