Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Leylâ'nın Mahallesi'nin Bekçisi
Leylâ'nın Mahallesi'nin Bekçisi
Yıl: 1995 - Ay: Nisan - Sayı: 110
Leylâ'sı uÄŸrunda ve onun aÅŸkı ile çöllere düÅŸen Mecnûn, salyaları akan, tüyleri dökülmüÅŸ bir köpeÄŸi seviyor, okÅŸuyor ve gözlerinden öpüyordu. Bu hali gören birisi dayanamadı; Mecnûn'a bağırdı:

"- A akılsız adam! Bu ne sersemliktir! Bu hayvanı, ne sarılmış öpüyorsun?

Mecnûn cevap verdi:

"- Sen ne anlarsın?! Bu köpeÄŸin ne meziyeti var biliyor musun?!. Bu kadar köyün içinde gitmiÅŸ de Leylâ'nın köyünü yurt edinmiÅŸ ve o köye bekçi olmuÅŸ!.. Bunun bir kılını arslanlara deÄŸiÅŸmem. Gönlüne, canına, irfanına dikkat et ki, onun faziletini göresin!.. Leylâ'nın köyünü yurt tutan köpeÄŸin ayağının bastığı toprak bile benim için azîzdir..."

Mesnevî'de diÄŸer bir Leylâ hikayesi:

Devrin hükümdarı Leylâ'yı görür, hayret eder:

"- Mecnûn'un periÅŸan olmasına sebep olan Leylâ sen misin? Senin diÄŸer hemcinslerinden bir farkın yok!.." der.

Leylâ cevap verir:

"- Sen Mecnûn olmadığın için sus!.."

Åžeyh Sadî (k.s.):

"- Leylâ'nın güzelliÄŸine Mecnûn'un gönül penceresinden bakmalıdır." der.

Leylâ'yı görebilmek, onun gerçek hüviyetini müÅŸahede edebilmek, senin de Mecnûn gibi sadık bir aşık olabilmene baÄŸlıdır. Aksi halde görülen, suretten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. O aÅŸka nail olmayan için Leylâ, sırf bir cisimden ibarettir.

Mesnevî'de geçen Leylâ hikayeleri birer mecazdan ibarettir. Leylâ, İlahî aÅŸk sembolü, İlahî muhabbet ufkudur.

Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)'i dost edinince, melekler:

"- Ey Rabbimiz! İbrahim sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evladı var. Kalbi bunlara meyyaldir..." dediler. Müteakiben ÅŸu ibretli manzaralara ve İbrahim (a.s.)'ın ağır imtihanlarına ÅŸahid oldular:

İbrahim (a.s.) mancınıkla ateÅŸe atılacağı zaman, melekler heyecanlandı. Bir kısmı Allah (c.c.)'dan İbrahim (a.s.)'e yardım etmek için izin istediler. Melekler, Hz. İbrahim (a.s.)'e bir isteÄŸi olup olmadığını sorunca, İbrahim (a.s.):

"- Dostla dostun arasına girmeyin!" buyurdu.

Daha sonra Cebrail (a.s.) geldi:

"- Bana bir ihtiyacın var mı?" diye sordu.

İbrahim (a.s.):

"- Sana ihtiyacım yok. O bana yetişir; ne iyi vekildir!" buyurdu.

İbrahim (a.s.), Allah (c. c.)'a verdiÄŸi andı yerine getirmek için oÄŸlu İsmail (a.s.)'i kurban etmeye götürürken melekler yine heyecanlandılar:

"- Bir peygamber, bir peygamberi kurban etmeye götürüyor!" dediler.

İsmail (a.s.) ise, babası İbrahim (a.s.)'e:

"- Ey babacığım! EmrolunduÄŸunu yap! İnÅŸallah beni sabredenlerden bulursun. Bıçağını iyi bileyle; hemen kessin; can vermek kolay olur... Bıçağı çekerken de yüzüme bakma! Babalık ÅŸefkati ile geciktirebilirsin. Benim üzüntüm, kendi elinle kurban ettiÄŸin evladının acısını ve hasretini ömür boyu unutmamandır."

Baba-oÄŸul, teslimiyet okyanusunda yüzerlerken, Cebrail (a.s.) yetiÅŸti. Bıçağı köreltti. Cennetten koçu indirdi.

Allah (c.c.) İbrahim (a.s.)'e sayılamayacak derecede koyun sürüleri ihsan etti. Cebrail (a.s.) insan sûretinde geldi. Sordu!

"- Bu sürüler kimin? Bana bir sürü satar mısın?"

İbrahim (a.s.):

"- Bu sürüler Rabbim'indir. Åžu anda benim elimde emanet olarak bulunuyor. Bir kere zikredersen, üçte birini; üç kere zikredersen hepsini al, götür!" dedi.

Cebrail (a.s.):

"Subbûhun, kuddûsün, Rabbünâ ve Rabbü'l-melâiketi ve'r-rûh." dedi.

İbrahim (a.s.):

"- Al hepsini! Senin. Al, git!" dedi.

Cebrail (a.s.):

"- Ben insan deÄŸil, meleÄŸim, alamam." dedi.

İbrahim (a.s.):

"-Sen meleksen, ben de Halil'im (Allah (c.c.)'ın dostuyum). Verdiğimi geri alamam." dedi.

Nihayet İbrahim (a.s.), sürülerinin hepsini sattı. Mülk alıp vakfetti.

İbrahim (a.s.), canı, evladı ve malı ile ağır bir imtihan geçirdi. Rabbine büyük bir teslimiyetle râm oldu. KulluÄŸun mutlak noktasına eriÅŸti. Sûretten kurtuldu. Halîlullah (Allah (c. c.)'ın dostu) oldu.

Mevlana (k.s.) buyurur :

"Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin hal ve evsafıdır. Kur'an-ı Kerîm'i huÅŸû' ile okuyup tatbik edersen, kendini peygamberler ile, veliler ile görüÅŸmüÅŸ farzet! Peygamber kıssalarını okudukça, ten kafesi, can kuÅŸuna dar gelmeye baÅŸlar.

Biz bu ten kafesinden ancak bu vâsıta ile kurtulduk. O kafesten halâs olmak için bu yoldan yani, tevhîd tarîkından baÅŸka çare yoktur."

Sûreti kırmaktan maksat;

'Ölmeden evvel ölünüz!" emrine ittibâdır. Ölmeden evvel ölenler, hakîkat baharına dirilir, suretlerden sıyrılırlar. Allah Rasûlu (s.a)'nun hakîkatinde hayat bulurlar. Ayet-i Kerîme'de :

"Seni ancak, alemlere rahmet için gönderdik." buyuruluyor.

Allah Rasûlu (s.a), eÅŸyanın hilkat sebebidir. Gaye, bu ilahî rahmetten nasîb alıp Allah ve Rasûlu'nde fanileÅŸmedir.

Bu sebeple İmam Mâlik (r.a), Rasûlullah (s.a)'ın bastığı topraÄŸa hürmeten, Medîne-i Münevvere de hayvan üstüne binmedi. Ayakkabı giymedi. Kendisine Hadîs-i Åžeriften sual soracak misafir geldiÄŸi vakit, abdest alır, sarık sarar, koku sürünür, yüksek bir yere oturur, ondan sonra kabul ederdi. Kendini Allah Rasûlu (s.a)'nun rûhaniyetine hazırlar, O'nun mübarek kelamını nakledeceÄŸi için edebe son derece itina gösterirdi.

Osmanlılar devrinde Medîne-i Münevvere'ye müteveccihen gelen sürre alayı, ÅŸehre girmeden yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medine'nin manevî havasına hazırlayıp istihareden sonra manevî iÅŸaretle huzûr-u Rasûlullah (s.a)'a yaklaşırlar, ziyaretlerini îfa ederlerdi. DönüÅŸlerinde de memleketlerine ÅŸifa ve teberrük olarak Medine'nin toprağını götürürlerdi.

Yine Medine'nin muhafazası ile vazîfeli Osmanlı paÅŸaları, arabalarını Mescid-i Nebevî'nin uzağında durdururlar, edeben huzuru Rasûlullah (s.a)'a yürüyerek gelirlerdi.

Hasta yatağında baygın ve sararmış bir vaziyette yatan Sultan Abdulaziz'e;

"Medîne-i Munevvere mucavirîninden bir dilekçe var!" denildiÄŸinde yaverlerine:

"- Derhal beni ayaÄŸa kaldırınız! Ayakta dinleyeyim! Allah ve Rasûlüne komÅŸu olanların talepleri böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir ÅŸekilde dinlenmez.!" demesi,Osmanlı sultanlarının Medîne'ye ve Hz. Peygamber (s.a)'e muhabbetlerinin en güzel tescili ve tezahürüdür.

Bezm-i âlem Valide Sultan, Åžam'ın tatlı suyunu develerle Harameyn'e, hacılara ikram edilmek üzere taşıtır, Harameyn'in rûhaniyetinden nasîb almaÄŸa çalışırdı.

Åžâir Nâbî 1678 yılında devlet adamları ile beraber Hac seferine çıkar. Kafile Medîne'ye yaklaşırken Nabî, heyecandan uykusuz hale gelir. Kafilede bulunan bir paÅŸanın gafleten ayağını Medîne-i Münevvere'ye doÄŸru uzattığını görür. Bu durumdan müteessir olan Nabî, na'tını yazmaya baÅŸlar.

Sabah namazına yakın kafile Medîne-i Münevvere'ye yaklaşırken Nabî, yazdığı na'tın Mescid-i Nebî'nin minarelerinden okunduÄŸunu duyar :

"Sakın terk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hüdâ'dır bu,

Nazargah-ı İlahî'dir, makâm-ı Mustafâ'dır bu."

(Cenâb-ı Hakk'ın nazargahı ve O'nun sevgili peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a) makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın!.)

"Murâât-ı edeb ÅŸartıyla gir Nâbî bu dergaha,

Metâf-ı kudsiyândır, büsegâh-ı enbiyâdır bu."

(Ey Nâbî, bu dergâha edep kaidelerine uyarak gir! Burası, meleklerin etrafında pervane olduÄŸu ve peygamberlerin (eÅŸiÄŸini) öptüÄŸü mübarek bir makamdır.)

Bu durum karşısında çok heyecanlanan Nâbî, müezzini bulur :

"- Bu na'tı kimden ve nasıl öÄŸrendiniz ?" diye sorar

Müezzin :

"- Bu gece Allah Rasûlü (s.a) rü'yâmızda bize,

"Ümmetimden Nâbî isimli bir ÅŸair beni ziyarete geliyor. Bu zat bana son derece aÅŸk ve muhabbetle doludur. Bu aÅŸkı sebebi ile onu Medîne minarelerinden kendi na'tı ile karşılayın!.." buyurdu.

Biz de bu emr-i nebeviyyeyi yerine getirdik " der.

Nabî, hıçkıra hıçkıra aÄŸlamaya baÅŸlar. Hem aÄŸlar, hem de ÅŸunları söyler :

"- Demek ki bana Allah'ın Rasûlü (s.a.) "ümmetim" dedi.

Demek ki, iki cihan güneÅŸi beni ümmetliÄŸe kabul buyurdu!..

Mevlid yazan Süleyman Çelebi :

"Bir aceb nur kim güneÅŸ pervanesi..." mısraı ile güneÅŸin Allah Rasûlü (s.a.) ne pervane olup etrafında döndüÄŸünü yani, cemadatın dahi O na aşık olduÄŸunu ne güzel ifade eder.

Bu ince ruhlu zarif mü'minler, Rasûlüllah (s.a)'ın hakîkatine yaklaÅŸabilmek için O'nun rühaniyeti etrafında pervane olup yolunda fanî olmayı, dünyanın en büyük nimeti sayarak ilahî lezzetlere gark olmuÅŸlardır.

Allah Rasûlü (s.a) ile Cafer-i Tayyar arasındaki muhabbetten bir örnek :

Cafer (r.a.) HabeÅŸistan hicretinden dönüp Medîne'ye geldiler. Rasûlullah (s.a) in Hayber'e gittiÄŸini öÄŸrenince, yollarına devam edip Allah Rasûlu (s.a.)'ne kavuÅŸtular. Rasûlullah (s.a.) Cafer (r.a.)'e

"- Yaratılış ve ahlâk itibarıyla bana ne kadar benziyorsun!" buyurdular

Cafer (r.a.) bu iltifattan heyecanlandı. Vecde geldi. Masum bir çocuk gibi sevincinden oynamaya baÅŸladı ve kendinden geçti.

Hz. Peygamber (s.a.) Cafer (r.a.)'ın alnından öptü.

"- Hayber'in fethi ile mi, Cafer'in gelmesi ile mi sevineyim?" buyurdular.

Cafer (r.a.), Mute Harbi'nde Rasûlullah (s.a.)'ın ta'yini ile Zeyd (r.a.) den sonra ikinci kumandan oldu. Zeyd (r.a.) in ÅŸehid olmasından sonra sancağı aldı. YediÄŸi kılıç darbeleri ile iki kolunu kaybetti. Rasûlullah (s.a)'ın sancağını yere düÅŸürmemek için kesik kolları ile göÄŸsüne sarmaÄŸa çalıştı. Bu manzarayı Medîne'den Allah Rasûlu (s.a), gözlerinden yaÅŸ dökerek naklediyor. Allah ve Rasûlullah dostunun fedâyı can ederek ÅŸehîd olduÄŸunu bildiriyordu.

"- Allah (c.c), Cafer'in kesik kollarına bedel, ona iki kanat verdi." buyurdular ondan sonra Cafer (r.a)'ın çocuklarını da "İki kanatlının oÄŸulları!" diyerek okÅŸadı.

Cafer (r.a), Allah ve Rasûlunün muhabbeti ile mest idi. Allah (c.c) ve Rasûlullah (s.a) tarafından büyük iltifata mazhar oldu. Ruhî derinliÄŸi sonsuzlaÅŸarak, o yolda fedâyı can etmeye muvaffak olup rızayı İlâhî'ye kavuÅŸtu.

Mevlana (k.s)'ın şu beyitlerinden sanki Cafer (r.a.) ve emsali anlatılıyor :

"Enbiya ve evliyanın gözleri deniz kadar geniÅŸtir. O geniÅŸlik dolayısı ile iki âlem, Dünya ve Ahiret onlara bir kıl gibi görünür."

"Binlerce gökyüzü o gözlere girecek olsa, deniz yanında bir çeÅŸme gibi kalır."

"O göz, bu hisler alemine aid her ÅŸeyden geçti mi, gayb alemini görür de, bu kabiliyet sebebi ile teveccühlere ve tecellilere mazhar olur."

"EÄŸer o yüce ve mukaddes gözlerden yaÅŸ damlasaydı, katresini Cebrail (a.s.) kapardı."

"O hoÅŸ mezheb ve meÅŸrebli nebî veyahud velînin müsaadesi ile kaptığı bir katreyi kanadına sürerdi. Åžeyh Attar (k. s.) "Makalat-ı Ervah" adlı eserinde buyuruyor ki ;

"Cüneyd-i BaÄŸdadî (k.s) bir gün yolda giderken gökten meleklerin indiÄŸini ve yerden bir ÅŸeyler kapıştıklarını gördü. Onlardan birine ;

"- Kapıştığınız şey nedir'''" diye sordu. Melek cevap verdi :

"- Bir Allah (c.c.) dostu buradan geçerken iÅŸtiyakle bir "aah" çekti ve gözünden bir kaç damla yaÅŸ döküldü. O vesile ile Hakk'ın rahmet ve maÄŸfiretine nail olalım diye o damlaları kapışıyoruz"

Tebük Seferi sırasında sahabinin fakirlerinden yedi kiÅŸi, Allah Rasûlü (s.a) ne müracat ederek kendisinden binek talebinde bulundular.

"Bindirecek deve olmadığı " cevabını alınca aÄŸlaya aÄŸlaya döndüler. Allah (c.c) yolunda dökülen ÅŸu göz yaÅŸlarının makbül-i ilahî olduÄŸu, Tevbe Süresi'nin 92. ayetinde :

"Size bir binek bulamıyorum! dedin ve bu uÄŸurda kendileri harcıyacak bir ÅŸey bulamadılar da kederlerinden gözleri yaÅŸ döke döke döndüler." diye takdir buyurulmuÅŸtur.

Sonra İbn-i Ömer (r.a.), Abbas (r.a.), Osman (r.a) yiyecek ve binecek vererek onları beraberinde götürmüÅŸlerdi.

İşte Allah Rasûlü (s.a.)'nun aÅŸkı ile O'nunla sefere çıkamama endîÅŸesinden bu yedi kiÅŸinin göz yaÅŸları, meleklerin imrendiÄŸi ve kapıştığı cinstendi. Bu halin zıddı ise ne kadar hüsrandır!

Süre-i Hadîd'de buyurulduÄŸu gibi :

"Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eÄŸlence, bir süs, aranızda bir öÄŸünme ve daha çok mal ve evlad sahibi olma isteÄŸinden ibarettir."

Dünyaya dalan, çöldeki seraba aldanan ve hayallerde tesellî arayan gibidir.

Hadis-i Åžerif 'te :

"Dünya, Ahiret ehline haramdır. Ahiret de dünya ehline haramdır!" buyurulur:

"Hz. Fatıma (r.a.), Hz. Peygamber (s.a)'den bir yardımcı istedi.

- Hasan ve Hüseyin çok hareketli, ben ise çok zayıfım" dedi. Hz. Peygamber (s.a):

"- Kızım, istersen birden fazla yardımcı vereyim. Lakin, iki dünyada birden rahatlık yoktur. Bu dünyada katlanacaksın ki, ahirette huzura eresin!" buyurdu

DiÄŸer bir rivayette Fatınna (r.a), el deÄŸirmeninde un, kuyudan su çekmekten ellerinin yarıldığını Allah Rasûlü (s.a.)'ne göstererek bir yardımcı istemiÅŸti. Allah Rasûlü (s.a.)' de :

"- Ehl-i suffa böyle fakîr yaÅŸarken, Bedir ÅŸehidlerinin yetimleri periÅŸan bir haldeyken sen nasıl böyle bir istekte bulunursun?.." buyurdu.

Bugün bizim, asrın en ağır zulmü altında aç, susuz, sığınaksız, barınaksız, yakacaksız, silahsız inleyen kardeÅŸlerimiz karşısında İslâm kardeÅŸliÄŸi anlayışımız, ıstıraplarına iÅŸtirakımız, nefsimizden fedakarlık ve feragatımız ne noktadadır? Bizleri bir vicdan muhasebesine götürebiliyor mu ?
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim