"Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir ÅŸey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız..." (el-İsrâ, 44)
Rabbimiz, "el-Hay" ism-i ÅŸerîfinin tecellîsi ile, yarattığı bütün varlıklara hayat nasîb etmiÅŸtir. Kâinatta esâsen "cansız" denilebilecek hiçbir varlık yoktur. Bitki, hayvan, insan gibi canlıları dikkate alarak, canlılık, yalnız onlara mahsus görülürse de, bir atomun içindeki maddelerin cümbüÅŸünü ilâhî muhabbet gözlüÄŸüyle temâÅŸâ edersek, cansız zannedilen bir maddenin aslında sâhip bulunduÄŸu müthiÅŸ canlılığın hayranlığı ve dehÅŸeti içinde kalırız. Bu dehÅŸet, mikro varlıklardan makro varlıklara doÄŸru mütemâdiyen artarak tezâhür eder.
Cenâb-ı Hak yarattığı canlı-cansız bütün mahlukâtına kendini tanıtmış ve onları dâimî bir sûrette zikir ile vazifelendirmiÅŸtir. Bu sebeple bütün varlıklar, yaradılışları muktezâsınca kendi hâllerine mahsus bir sûretle Rablerini tanırlar ve O'nu zikrederler.
Cemâdât, nebâtât ve hayvânât, aynı zamanda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i ve diÄŸer peygamberleri de tanırlar. Bu hâl nebevî mûcizelerde mütemâdiyen görülür. Onlar yeri geldiÄŸinde taÅŸa, asâya ve benzeri cansız varlıklara Allâh'ın lutfuyla âdetâ ruh verirler. Bu sebepledir ki Ebû Cehl'in elindeki taÅŸlar, Peygamberimizin mûcizesi olarak lisâna gelmiÅŸ, O'nun doÄŸruluÄŸunu tasdîk etmiÅŸ ve Hakk'ı zikretmiÅŸtir. Hazret-i Mûsâ'nın elindeki asâ ise yine Allâh'ın lutfuyla ejderhâya dönüÅŸmüÅŸ, Firavun'u korkutmuÅŸtur. Yine bir zamanlar Kızıldeniz, ilâhî emre boyun eÄŸerek Hazret-i Mûsâ ve ashâbına yol olmuÅŸ, buna mukâbil sıra Firavun ve askerlerine geldiÄŸinde ise, onları tanıyıp helâk etmiÅŸtir. Mescid-i Nebevîdeki hurma kütüÄŸü, Rasûlullâh'a firak ve hasretinden inleyerek aÄŸlamıştır. Ayrıca bir çok hayvan da, kendilerine zulmeden sahiplerini, yine o Varlık Nûru'na ÅŸikâyet etmiÅŸlerdir.
Hazret-i Mevlânâ ÅŸu veciz beyitleriyle cemâdâtın ilâhî emre itaat etmelerini ne güzel ifâde eder:
"Görmez misin? Bulutlar, güneÅŸ, ay ve yıldızların hepsi de bir nizam üzere hareket ederler. Bu sayısız yıldızların her biri, vaktinde doÄŸar, doÄŸuÅŸ zamanları ne geri kalır, ne de önce olur.
Bu hârikaları nasıl oldu da, peygamberlerin mûcizelerinden bilmedik, anlayamadık? Onlar taşı ve asâyı akıllı hâle getirdiler. Bunları gör de öbür cansızları asâ ile, taÅŸ parçası ile kıyas et.
TaÅŸ parçalarının azîz Peygamber Efendimize ve asânın da Hazret-i Mûsâ'ya itaat etmeleri, diÄŸer cansız sandığımız bütün varlıkların Hakk'ın emrine nasıl boyun eÄŸdiklerini haber verirler.
Onlar derler ki: "Biz Allâh'ı biliyoruz ve O'na itaat ediyoruz. Biz rastgele yaratılmış boÅŸ ÅŸeyler deÄŸiliz. Biz hepimiz Kızıldeniz'e benzeriz. O, deniz olduÄŸu halde batırıp boÄŸacağı Firavun ile İsrâiloÄŸullarını tanıyıp ayırd etti.
Nerede bir aÄŸaç ve taÅŸ varsa, Hazret-i Mustafâ'yı görünce apaçık selâm vermiÅŸti ya. İşte cansız bildiÄŸin her ÅŸeyin de canlı olduklarını böylece bil!.."
Yâni sadece insanlar ve cinler deÄŸil, hayvânat ve hattâ cemâdâta kadar bütün varlıklar, yüzü suyu hürmetine yaratıldıkları Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i ilâhî bir sır ile tanırlar. O'na sonsuz bir muhabbetle kayıtsız ÅŸartsız itaat ederler. Fakat dünyâ hayatındaki imtihan sırrına binâen insanoÄŸlunun gözlerine çekilen gayb perdesi, bunun farkedilmesine çoÄŸu zaman mânî olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bizleri gafletten uyandırıcı ÅŸu hadîs-i ÅŸerîfleri, ne kadar ibretlidir:
"Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yerde ve göklerde bulunan bütün varlıklar, benim, Allâh'ın Rasûlü olduÄŸumu bilirler." (Ahmed bin Hanbel, Müsned)
Bu da gösteriyor ki Allâh ve Rasûlünü tanıyıp itaat etme keyfiyeti sâdece insana münhasır deÄŸildir. Bilakis bu hususta diÄŸer mahlûkâtın, gayr-i irâdî olarak daha ileri seviyede bulunduÄŸu bile söylenebilir.
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bu gerçeÄŸin bir baÅŸka varlıktaki tezâhürünü de ÅŸöyle bildirir:
"... KuÅŸları ve tesbih eden daÄŸları da Dâvud'a boyun eÄŸdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız." (el-Enbiyâ, 79)
Rabbimiz âyetlerinde gâfilleri uyandırmakta, yarattığı her ÅŸeyin kendisini tanıdığını ve bizim idrâkimiz dışında bir hâl lisânı ile Halık'ını zikrettiÄŸini bildirmektedir. Mahlûkâtın zikrini iÅŸitebilmekse, ancak ibâdet, zikir, tesbîh ve samîmî bir kulluk hayatı netîcesinde gönlün saf hâle gelmesi ve böylece gaflet perdelerinin kalkıp hakîkat âlemine vâkıf olmasıyla mümkündür. Yûnus Emre Hazretleri'nin sarı çiçekle sohbeti de bu kabildendir. Büyük Hak dostu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri'nin ÅŸu kıssası, bitkiler âleminin de zikrullâh ile meÅŸgûl bulunduklarını ne güzel ifâde eder:
Birgün Üftâde Hazretleri, müridleriyle berâber bir kır sohbetine çıkmıştı. Emri üzerine bütün derviÅŸler kırın en güzel yerlerini dolaÅŸarak hocalarına birer demet çiçek getirdiler. Ancak Kadı Mahmud Efendi'nin elinde sapı kırılmış, solgun bir çiçek vardı sâdece... DiÄŸerlerinin neÅŸeyle elindekileri hocalarına takdîminden sonra Kadı Mahmûd, boynunu bükerek bu kırık ve solmuÅŸ çiçeÄŸi Üftâde Hazretleri'ne takdîm etti. Üftâde Hazretleri diÄŸer mürîdânın meraklı bakışları arasında sordu:
"-Evlâdım Mahmûd! Herkes demet demet çiçek getirdikleri hâlde sen niçin sapı kırık, solgun bir çiçek getirdin?"
Kadı Mahmûd edeple başını önüne indirerek cevap verdi:
"-Efendim! Size ne takdîm etsem azdır. Ancak hangi çiçeÄŸi koparmak için elimi uzattıysam, onu "Allâh, Allâh" diyerek Rabbini tesbîh eder bir hâlde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mânî olmaya râzı olmadı. Çâresiz ben de elimdeki, tesbîhine devâm edemeyen ÅŸu çiçeÄŸi getirmek zorunda kaldım."
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
"Kuşların sultanı leylektir. Onun "lek, lek"leri nedir bilir misin? O:
Hamd ü lek, ÅŸükrü lek, mülkü lek, yâ Müsteân! (Yâni hamd sana, ÅŸükür sana, mülk senin ey kendisinden yardım beklenen Rabbim!) demektir."
Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- da bu hususta ÅŸöyle buyurur:
"Bütün varlıklar kendilerine mahsûs bir sûrette Allâh'ı zikrederler. Fakat bu hususta varlıklar farklı seviyelerdedir.
Mahlûkât içinde gafletten en uzak olanı cemâdâttır. Çünkü onlar, yemek içmek, hava teneffüs etmek gibi ihtiyaçlardan müstaÄŸnîdirler.
Cemâdattan sonra nebâtat gelir ki, ihtiyaç baÅŸlar. Zîrâ, toprak, su ve güneÅŸten aldıkları gıdâları ilâhî tâyinle terkîb edip rengârenk çiçekler, yapraklar ve meyveler vücûda getirirler.
Daha sonra hayvânât gelir. Bunların hayatî fonksiyonları nebâtâttan daha mütekâmildir. Bundan dolayı ihtiyaçları çoÄŸalmıştır. Nefsâniyet artmıştır.
İnsanın ihtiyâçları ise bitmek tükenmek bilmez. Benlik, hayâlât ve dünyevî ihtiraslar onu devamlı gaflete sevk eder."
Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediÄŸi gibi ÅŸekillendiren, kerem sâhibi (ihsânı bol) Rabbine karşı seni aldatan nedir?" (el-İnfitar, 6-8)
Kâinât sayfalarındaki esrar ve hikmeti gerçek anlamıyla telakkî edebilmek, ancak gönül âleminde derinleÅŸmeye baÄŸlı bir keyfiyettir. Gönül gözüyle yeryüzüne ve semâya nazar eden bir mü'min, kalbinin bambaÅŸka bir hissiyat ile dolduÄŸunu farkeder. Kur'ân-ı Kerim, göklerde ve yerde zerreden kürreye herÅŸeyin Hâlık'ını zikr u tesbihte bulunduÄŸunu îlân etmektedir. Göklerin, yerin, daÄŸların, aÄŸaçların, çimenlerin, güneÅŸin, ayın, yıldız ve yıldırımların, hayvanların, yuvarlanan taÅŸların, hattâ yere düÅŸen saÄŸlı sollu gölgelerin sabah-akÅŸam secde ettiÄŸini ÅŸöyle bildirir:
"Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akÅŸam ister istemez sadece Allâh'a secde ederler." (er-Rad, 15)
"Allâh'ın yarattığı herhangi bir ÅŸeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allâh'a secde ederek saÄŸa sola döner." (en-Nahl, 48)
Âyet-i kerîmeler, önümüze son derece ihtiÅŸamlı bir manzara seriyor. Bu manzarada secdeler, gölgelerin de iÅŸtirâkiyle çift hâldedir. Yâni biri varlığın; diÄŸeri de o varlığın gölgesinin olmak üzere aynı anda çift secde... Kâinâtın her zerresi, inanarak veya inanmayarak hep birlikte Rabb'e ibâdet için secdeye varmış ve kendisini Hâlık'ının huzûrunda vazifesini îfâ etmeye vermiÅŸ... Bütün kâinât secdedeyken, hattâ münkir ve gâfillerin varlıkları bile gayr-i irâdî Hak Teâlâ'nın irâdesine râm olmuÅŸken, heyhât ki o gâfillerin kalbleri inkâr ve mâsiyetin gaflet ve ÅŸaÅŸkınlığı içindedir!..
Allâh'tan baÅŸka ilâhlar edinen gâfiller de bilmezler ki, putlaÅŸtırdıkları eÅŸyanın gölgesine varıncaya kadar bütün varlık, aslında o inkâr ettikleri Allâh'a yönelmiÅŸ hâlde ve Rabb'in bütün kâinâta koyduÄŸu nizâma tâbî durumdadır! Bu ne büyük aldanış ve ziyandır!
Yine âyetlerde gölgelerden, eÅŸyâdan, canlılardan ve meleklerden müteÅŸekkil bir sahne tasvîr ediliyor. Hepsi bir ibâdet vecdiyle ve huÅŸû içinde vazîfesini îfâ ediyor. Allâh'a ibâdet etmekten kaçınıp, emrine muhâlefet etmek bedbahtlığı ise yalnızca insanoÄŸlunun ÅŸaÅŸkın gâfillerine âid bir keyfiyet olarak kalıyor. Âyet-i kerîmeler, bütün mahlûkâtın ve hattâ gölgelerinin bile Rablerine boyun büküÅŸünü, bu gâfillerle âdetâ istihzâ edercesine yüzlerine çarpıyor.
Gerçekten etrafımızı bir ibret nazarıyla seyredersek, ufukların derinliklerine doÄŸru uzanan göklerin yerlere kapanışı, daÄŸların uzanışları ne deÄŸiÅŸik bir secde hâlidir. AÄŸaçların, çiçek ve çimenlerin, hayvanların ve insanların, saÄŸdan soldan topraklara düÅŸen gölgeleri, o heyecanlı secde hâlini ne güzel sergiler. Sanki toprak her varlığın gölgesinin bir seccâdesidir. YaÄŸmur hâdisesi de, sanki bir semâvî aÄŸlayış, çakan ÅŸimÅŸeklerin arkasından gelen gök gürültüleri, semânın sînesinden fışkıran âÅŸikâre feryatlardır.
Yerdeki ve göklerdeki mahlukâtın hâlleri duyarlı bir yürek için ne müthiÅŸ bir irÅŸaddır. En küçük bir böceÄŸin iÄŸne ucu kadar kalbindeki niyazlarından taa cesim ve haÅŸmetli hayvanların kükreyiÅŸlerine kadar hepsi ilâhî kudret akışlarının ayrı ayrı tezâhürleridir.
Bülbüllerin bir damlacık yüreklerinden dökülen feryat naÄŸmeleri, kumrulardan yayılan "hû, hû"lar, leyleklerin "lek, lek"leri, alıcı gönüller için ne duygulu tesbihlerdir. Hak Teâlâ âyette ÅŸöyle buyurur:
"Görmez misin ki; göklerde ve yerde olanlar güneÅŸ, ay, yıldızlar, daÄŸlar, aÄŸaçlar, hayvanlar ve insanların birçoÄŸu Allâh'a secde ediyor: BirçoÄŸunun üzerine de azap hak olmuÅŸtur..." (el-Hacc, 18)
GörüldüÄŸü gibi varlıklar ve hattâ cemâdât, hep tesbihât hâlindedir. Ne yazık ki insanların bir kısmı Allâh'ın zikrinden gâfil kalmaları sebebi ile azâba dûçâr olacaklardır. Gerçekten cihandaki zerrelerden kürrelere kadar her ÅŸey Halık'ını tanımakta, kuÅŸlar bile ibâdet ve niyazlarını bilmekte, daÄŸlar, dereler zikr ü tesbîhe devam etmektedir. Hâl böyleyken kâinâtın bu ihtiÅŸamlı zikir, tesbih ve ibâdet programı karşısında bile insanın intibâha gelmemesi ve bu ibretli manzaradan hisse alamayıp alık ve abus bir hâlde Hakk'ın zikrinden mahrum kalması, insanlık haysiyetiyle baÄŸdaÅŸmayan ne acı bir kayıptır.
Åžüphesiz ki, ilâhî ünsiyetin yolu, kulun Rabbini unutmamasıdır. Basîret sahibi mü'minler hangi yöne baksalar O'nun zikir nûrunu; neye kulak verseler O'nun tesbih nâÄŸmelerini dinlerler. Bizler de bu dünya hayatında Rabbimizi ne kadar anarsak yarın ukbâda ilâhî vuslata o seviyede vâsıl oluruz.
Temiz bir vicdanla yaÅŸamanın, îmânla ölüp ebedî huzur ve safâya kavuÅŸmanın yolu Rabbi unutmamaktır. Zîra Rabbini unutanın ömrü, bir gaflet girdabındaziyan olur gider. O gafletten ancak ölümle uyanılır. Lâkin o vakit her ÅŸey bitmiÅŸ ve büyük bir hüsranın içine düÅŸülmüÅŸ olur.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Allâh'ı unutan ve bu yüzden Allâh'ın da onlara kendilerini unutturduÄŸu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir." (el-HaÅŸr, 19)
Sahâbeden biri:
"Yâ Rasûlallâh! İslâmî hükümler çoÄŸaldı. Bana Allâh'ın rızâsını ve âhiret saâdetini kolayca kazanacağım bir ÅŸey öÄŸret ki yapayım." deyince, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ona:
"Dilin zikrullâh tesbihiyle dâimâ ıslak olsun." buyurmuÅŸlardır.
Allâh'ı zikretmek, Allâh lafzını sâdece kelime olarak tekrarlamaktan ibâret deÄŸildir. Zikir, ancak tahassüs istîdâdının merkezi olan kalbde mekân bulduÄŸu zaman niyet ve amellerin seviye bulmasına âmil olur. İşte bu keyfiyette bir zikir, kulun bezm-i elestte, "Evet! Sen bizim Rabbimizsin!" ÅŸeklinde Cenâb-ı Hakk ile yapmış olduÄŸu ahdine vefâ göstermesi ve o sadâkatle Rabbini aslâ unutmamasıdır.
Zikrullâh'tan gâfil kalmanın büyük tehlikesinden dolayıdır ki Cenâb-ı Hak biz kullarına bu hususta pek çok îkâzlarda bulunmuÅŸtur. Hattâ Hazret-i Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm- birer peygamber oldukları hâlde Cenâb-ı Hak onları Firavun'a gönderirken:
"Sen ve kardeÅŸin, birlikte âyetlerimi götürün. Beni anmayı ihmâl etmeyin." (Tâhâ, 42) buyurarak, onları dahî bu îkazdan hâriç tutmamış, bu sûretle muhtemel ki bizlere bir örnek ve ibret teÅŸkil etmesini murâd eylemiÅŸtir.
Mü'min gönüllerin gaflet katılığından kurtulup ilâhî rızâya nâil olabilecek hassâsiyete ulaÅŸmasının yolu, zikr-i dâimîden geçmektedir. Bu da bir müddet veya bir mevsim deÄŸil; bir ömür boyu, her nefes alıp veriÅŸte zikrullâh ÅŸuurunu taşımakla mümkündür ki ancak bu sâyede mânevî uyanıklık hâsıl olur.
Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Îmân edenlerin Allâh'ı zikretme ve O'ndan inen Kur'ân sebebiyle kalblerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?" (el-Hadîd, 16) buyurur. Bu âyet, Mekke'de çile ve sıkıntı içinde yaÅŸadıkları hâlde, hicretten sonra bol rızık ve nîmetlere kavuÅŸtukları için gevÅŸeyen bir kısım sahâbîyi uyarmak için nâzil olmuÅŸtur. Bu itibarla bizler de Rabb'e sonsuz bir muhabbet iklîmine girerek, dünyevî ihtirasların ve fânî menfaatlerin sarsamayacağı bir mânevî zindeliÄŸe eriÅŸme gayreti içinde bulunmalıyız.
Zîrâ sevenler sevdiklerini dâimâ gönüllerinde taşırlar ve aslâ hatırlarından çıkarmazlar. Sevgisiz bir kalb ise ham toprak gibidir. Mârifet sevmektedir. Zîrâ varlığın sebebi muhabbettir. Cenâb-ı Hak zâtına duyduÄŸu muhabbet sâikıyla bilinmeyi murâd etmiÅŸ ve bu âlemi yaratmıştır. Sevginin büyüklüÄŸü, sevilen uÄŸrunda yapılan fedâkârlık ölçüsündedir. İşte seherlerde uyanıp Hak Teâlâ'ya ilticâ etmek de bu hâlin en bâriz misâllerinden biridir.
Mü'minlerin dâimî bir zikrullâh ÅŸuuruna sâhip bulunması gerekmekle birlikte, diÄŸer taraftan zikrin en bereketli vakti, "seher"lerdir. Cenâb-ı Hak gecenin bu vaktinde îfâ edilen zikre, sâir zamanlardakinden daha fazla kıymet vermektedir. Zîrâ seherlerde zikir ve ibâdetle meÅŸgûl olabilmek, diÄŸer zamanlardan daha zordur. Bu sebepledir ki seherleri ihyâ, kulun Rabbine karşı duyduÄŸu hâlisâne muhabbet ve ta�zîmin bir ifâdesidir. Gönüldeki aÅŸk ve muhabbet-i ilâhiyyenin ÅŸiddeti ne kadarsa muhakkak ki gece namazına ve tesbihâta raÄŸbet de o derecede tezâhür eder. Bu bakımdan da, gece namazı ve tesbîhâtı, âdetâ yüce yâr ile buluÅŸup sohbet etme mâhiyeti taşır.
Âyet-i kerîmelerde buyurulur:
"Gecenin bir kısmında O'na secde et; gecenin uzun bir bölümünde de O'nu tesbih et. Åžu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmâl ediyorlar." (el-İnsan, 26-27)
"(O muttakî kimseler geceleri namaz kılmak ve istiÄŸfar etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar. Rablerinin azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiÄŸimiz rızıklardan da hayır yollarına infak ederler." (Secde, 16)
Hakîkaten, kemâle eriÅŸmiÅŸ mü'minler için geceler, derûnundaki sükûnet ve feyz dolayısı ile müstesna bir ganîmettir. Bu ganimetin kadrini lâyıkı ile bilenler bilhassa gece yarısından sonra yani cihanı derin bir sükûnetin kapladığı hengamda duâ, ibadet ve Hakk'a yanık yalvarışların kabûlü için Rablerine teveccüh etmenin feyizli zeminini bulurlar. Nasıl ki gündüzler, beden gıdâsını temin maksadıyla çalışma vaktiyse, onların nazarında geceler de rûha gıda verip kalbi feyz-i ilâhî ile aydınlatmanın fırsat demleridir.
Bir Hak dostuna, talebeleri, hikmetini anlayamadıkları bir mes'ele sorarlar:
"-Efendim, etrafımıza baktığımızda görüyoruz ki, köpekler diÄŸer bazı hayvanlar gibi eti için kesilmeyip eceli ile ölürler. Üstelik sâir hayvanlara nazaran, bir batında çokça yavruladıkları hâlde bir türlü çoÄŸalmazlar.
Lâkin, insanlar ibâdet kastıyla ekseriyetle koyunları kurban etmekte ve eti ile de gıdâlanmaktadırlar. Koyunlar bu kadar sarfiyâtın zıddına umumiyetle tek kuzu yavrularlar. Ama yine de sayıları bir türlü eksilmez hattâ aksine artar. Koyunlardaki bu bereketin hikmeti acabâ nedir?"
O zât, soruyu tebessümle dinledikten sonra ÅŸu hikmetli cevabı verdi.
"-Ne ibrettir ki hayvanlarda müÅŸâhede ettiÄŸiniz bu hâl, seher vaktinin bereketine bâriz bir iÅŸârettir. Çünkü seherler, rahmet ve feyzin saÄŸanak hâlinde boÅŸandığı bir bereket vaktidir. Köpekler, gece boyunca havlayıp dururlar. Ancak seher vakti uykuya dalarlar. Koyunlar ise seher vaktinde uyanıktırlar. Bu yüzden seher vaktinin bereketinden paylarına düÅŸeni alırlar."
GörüldüÄŸü üzere seherlerini uykuya mahkûm edenler, çöle, denize ve yalçın kayalıklara yaÄŸan bereketli nisan yaÄŸmurlarının hebâ olması gibi, bu bereket ve feyizden mahrum kalırlar.
Yâ Rabbî! Biz kullarını bir nefes bile Sen'den gâfil eyleme! Günlerimizi ve gecelerimizi zikrullâhın bereketiyle tenvîr eyle! Seherlerin feyz yaÄŸmurlarıyla gönlümüzü ihyâ eyle! Zikrullâhın ihtiÅŸamlı hakîkatinden hisse alabilmeyi cümlemize nasîb eyle! Senin azamet-i ilâhiyyeni idrakten mahrum kalanlara da hidâyet eyle!
Seherlerde Sen'i zikredenler hürmetine vatanımızı ve milletimizi ÅŸerirlerin ÅŸerlerinden muhâfaza eyle! İçinde bulunduÄŸumuz maddi, manevî, ictimaî ve iktisadî ÅŸu zor günleri, saadet günlerine tahvil eyle!
Âmîn!.. |