Kâinatta; zerreden kürreye, habbeden kubbeye, "mikro" ve "makro" âlemden istikbâldeki "normo" âleme kadar, bütün hâdiselere zaman, mekân, ÅŸekil ve sebep tâyin olunarak en ince teferruatı ile tesbît edilen kader ve vakti gelince icrâ olunan kazâ programı, ilâhî ihtiÅŸâma lâyık bir azametle hükmünü sürdürmektedir.
Allâh Teâlâ, varlıkları bir kaderle yaratır ve o kaderle yürütür. Hayat yollarındaki hâdiselerin izleri, hakîkatte kader çizgileridir. Ay, güneÅŸ, yıldızlar, nebâtlar, insanlar, hayvanlar vs. bütün varlıkların seyri, bu kader programı muhtevâsındadır. Dalından düÅŸen bir yaprak dahî bu programdan hâriç deÄŸildir. Åžâyet varlıklar kader programına tâbî olmasaydı, kâinâtta büyük bir anarÅŸi meydana gelirdi.
Her sanat eseri, sanatkârının kudret ve imkânına göre vücûd bulur. Meselâ bir ressam tablosunu, bir hattat hat eserini, kendi irâde ve kâbiliyetine göre oluÅŸturur. Allâh -celle celâlühû- da, kâinâtın yaratılışından yok oluÅŸuna kadar orada sergileyeceÄŸi kudret akışlarını, bir san'at hârikası olan insandaki sır ve hikmetleri, diÄŸer canlıların doÄŸumundan ölümüne kadar sâhib olacağı husûsiyetleri ilâhî irâdesiyle ezelde takdîr ve tesbît eylemiÅŸtir.
İşte kader, ilâhî irâdenin mahsûlü olan bu tanzim keyfiyetinin adıdır. Bu hakîkati Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde ÅŸöyle ifâde buyurur:
"Biz her ÅŸeyi bir ölçüye göre (kader ile) yarattık!" (el-Kamer, 49)
"Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Åžüphesiz bu, Allâh'a göre kolaydır." (el-Hadîd, 22)
Kısaca Allâh Teâlâ'nın, henüz olmamış hâdiseleri evvelden bilip tertiplemesi ve levh-i mahfuzda tesbît etmesi "kader"; tesbit ettiÄŸi ÅŸekilde sırası geldikçe tahakkuk ettirmesi de "kazâ"dır.
Cenâb-ı Hakk'ın, meydana gelecek hâdiseleri daha gerçekleÅŸmeden "ilim" sıfatıyla bilmesi, ulûhiyyetinin muktezâsıdır. Zaman ve mekândan münezzeh olması cihetiyle Allâh'ın, bu bilgiye sahip olması pek tabiîdir. Zîra bizim için kader ve kazânın kavranmasını güçleÅŸtiren ÅŸartlar, O'nun için mevzubahis deÄŸildir.
Kâinâtta her ÅŸeyin ilâhî bir kalemin çizgisine göre meydana geldiÄŸine inanmak zarûrîdir. Kader, îmanın altı ÅŸartından en mücerredi olmasına raÄŸmen, aslında herkesin ittifakla kabullendiÄŸi bir gerçektir. Bu hususta inançsız insanlar bile, dâimâ kendi güçlerinin üzerinde bir kudretin te'sîrini "alın yazım" diyerek itirazsız kabul ederler. Hatta inkarcıların "ÅŸansım yâver gitti" yahut "tâlihim küstü" ÅŸeklindeki ifâdeleri, her insanın dolaylı da olsa, ÅŸuuraltında kader gerçeÄŸini tasdik ettiÄŸini göstermektedir.
Ancak nasıl ki görmeyen bir insana renk târif edilemezse, dünyâ âleminden aldığı intibâlarla düÅŸünen, zaman ve mekan kaydına tâbî bulunan beÅŸerî idrâkle de, kazâ ve kader gibi yüksek keyfiyetlerin sırrına lâyıkıyla erilemez. Bu durum, insanların tahammül edemeyecekleri sırlara vâkıf olarak huzursuzluÄŸa düÅŸmelerini engellemek gibi bir hikmete mebnîdir.
Hakîkaten Cenâb-ı Hak, kaderi bütün mahlukâtı için meçhul kılmış, onun kazâ hâline gelmeden önce bilinmesini -âdetâ- imkansızlaÅŸtırmıştır. Bu sahada ancak Cenâb-ı Hakk'ın ledünnî ilim verdiklerinin bir nebze nasîbi olabilir.
Allâh'ın sonsuz merhameti îcabı, kaderin meçhul kılınması ve bilinememesi, insan müfekkiresinin önünde aşılmaz bir duvar gibi durmaktadır. Ancak yine de O'nun lutfu sâyesinde bu engelin aşılıp duvarın ardının seyredildiÄŸi bâzı müstesna durumlar da vardır ki, bunlardan biri sâdık rüyâlardır. Gerçekten sâlih kiÅŸilerin rü'yâlarında gördükleri geleceÄŸe dâir haberlerin doÄŸrulandığı çok görülmüÅŸtür. Bunlar "levh-i mahfûz"dan onların kalblerine akseden pırıltılardır.
İnsanoÄŸlunun müsbet veya menfîye, hayır veya ÅŸerre yönelik iÅŸleri yapıp yapmamaya dâir tercih kullanma salâhiyetine "cüz'î irâde" denir. "Küllî irâde" ise, yalnız Hak Teâlâ'ya mahsustur. Bu sebeple kul için mutlak hürriyet imkânsızdır. DoÄŸmak, ölmek, ömür süresi, cinsiyet, milliyet, kâbiliyet gibi insanın müdâhale edemediÄŸi hususlar, kader-i mutlak muhtevâsına dahildir. İnsanoÄŸlu, zarûreten tâbî olduÄŸu bu fiillerden mes'ûl deÄŸildir.
Cenâb-ı Hak, kuluna verdiÄŸi imkânlar nisbetinde onu mes'ûl kılar. Bundan dolayı insanın irâdesi dışında meydana gelen fiillerde, ne mükâfât ne de mücâzât vardır. Nitekim oruçlu bir kimsenin irâdesi dışında, unutarak yeyip içmesi orucu bozmaz ve bu sebeple herhangi bir cezâ tahakkuk etmez.
Allâh Teâlâ, imtihana tâbî ve mes'ûl bir varlık olması sebebiyle insan nefsine, fısk ve takvâ esaslarını koymuÅŸ; irâdesini her iki tarafa da serbestçe kullanabilmesi husûsunda, kendisine tercih hakkı tanımıştır. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede; "Allâh her ÅŸahsı, ancak gücünün yettiÄŸi ölçüde mükellef kılar..." (el-Bakara, 286) buyurduÄŸu vechile, insanoÄŸluna tâkatinden fazlasını yüklememiÅŸtir. Lâkin her insanı tâkati kadarından da mes'ûl kılmıştır. Tâkati olduÄŸu hâlde îcâbını yerine getirmeyip suçu kadere yüklemek, kiÅŸinin gaflet ve cehâletinin eseridir.
Cenâb-ı Hakk'ın her oluÅŸta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı sadece hayırdadır. Bir hocanın gayesi, talebesinin baÅŸarılı olup sınıf geçmesidir. Talebe çalışmaz ise hocanın yapacağı bir ÅŸey yoktur. Yine bir doktorun vazîfesi de, hastasını ÅŸifâya kavuÅŸturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbîk etmez ise, geliÅŸen menfî neticeden kendisi mes'ul olur. Doktora herhangi bir cürüm isnad edilemez.
Bir kimsenin kötü bir yola düÅŸüp de: "−Ne yapayım, kaderim böyle imiÅŸ!" demesi, ancak gafletinin muktezâsıdır. Namaz kılmak isteyen bir kimseye Cenab-ı Hak, kılma sebeplerini ihsân eder; kılmak istemeyenlere de mânî sebepler vererek kıldırtmama tecellîsinde bulunur. Dolayısıyla insanın kadere bühtân ederek kendisini mâzur göstermek istemesi, hak ve hakîkate karşı iÅŸlenen bir haksızlıktır.
Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak ÅŸöyle buyurur:
"Åžüphe yok ki Allâh zerre kadar haksızlık etmez..." (en-Nisâ, 40)
"Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle iÅŸledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allâh birçoÄŸunu da afveder." (eÅŸ-Åžûrâ, 30)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, âdetâ bu âyetlerin tefsîri sadedinde, irâde-i cüz'iyyeleri nispetinde insanların mes'ûl olduklarını ve suçu kadere yıkmamak gerektiÄŸini Mesnevî'sinde ÅŸöyle ifâde eder:
"EÄŸer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmiÅŸsindir! Åžayet yumuÅŸak ve latîf kumaÅŸlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuÅŸsundur!"
Gözün görme, kulağın da iÅŸitme tâkati belli bir mesâfeye kadardır. O mesâfeden uzak olanı görmek ve iÅŸitmek imkânsızdır. Bunun gibi kazâ ve kaderin de lâyıkıyla idrâki, beÅŸerî tâkatin üzerindedir. Çünkü bizler hâdiseleri sebep ve bahânelerle bilip çözmeye çalışırız. Onun ardındaki hikmeti ekseriyetle idrak edemeyiz. Nitekim kazâ ve kaderin sırrını soran birine Hazret-i Alî -radıyallâhu anh:
"O mevzu, derin bir deryâdır!" buyurmuÅŸtur.
Zekâsına güvenip o denizde yüzmeye çalışanların pek çoÄŸu, ya kulun hiçbir irâdesi olmadığını savunan "cebrîler", ya da her hususta mutlak bir irâde sâhibi olduÄŸunu iddiâ eden "kaderciler" gibi, bâtıl girdaplarda döner dururlar. Nihayet o dipsiz ve sahilsiz denizde boÄŸulurlar. Akıl ve idrâkin tükendiÄŸi böyle bir noktada, teslîmiyetle gönül âleminde bir miktar mesâfe daha kat etmek mümkünse de, bu iÅŸin sırrını mutlak mânâda çözebilmek mümkün deÄŸildir. Bunu kavrayıp haddini bilmek ve ötesini zorlamamak, kâmil bir kulluÄŸun îcabındandır.
Hazret-i Mevlânâ, kader sırrının akılla îzâh ve idrâkinin imkânsızlığını ve bu gizliliÄŸin aslında büyük bir nîmet olduÄŸunu ÅŸu kıssasıyla ne güzel ifâde eder:
"Bir adam Mûsâ -aleyhisselam-'a gelerek: «−Ey Kelîmullâh! Bana hayvanların dillerini öÄŸret! Onların sözlerini anlayayım da hâllerinden ibret alayım; azamet-i ilâhiyyeyi idrâk edeyim!..» dedi."
"Hazret-i Mûsâ ona dedi ki:
«−Sen bu hevesten vazgeç; gücünün üzerindekileri öÄŸrenmeye kalkma! Bir karınca, gölden, hacminin üzerinde su içmeye kalkarsa, boÄŸulup helâk olur. Yani sana takdîr edilen bilginin ötesini zorlama! Zîrâ bunun birçok tehlikeleri vardır! Sen kâinattaki ilâhî saltanattan aklının yettiÄŸi kadar ibret almaya bak! Kalbini Allâh'a yönelt! Bil ki ilâhî tecellîlerin sırları selim bir kalbe âÅŸikâr olur!»"
"Bunun üzerine adam:
«−Hiç olmazsa kapı önünde yatıp duran ev bekçiliÄŸi yapan köpek ile kümes hayvanlarının dillerini öÄŸret!» dedi."
"Ne yapsa, adamı istediÄŸinden vazgeçiremeyeceÄŸini anlayan Mûsâ -aleyhisselâm-, onun son talebini kabul etti. Ancak:
«−Aklını başına al; bu sır okyanusunda boÄŸulma!» diye îkazda bulundu."
"Adam sabahleyin: «Bakalım sâhiden ÅŸu hayvanların dillerini öÄŸrendim mi?» diye denemek için kapı eÅŸiÄŸinde durup bekledi."
"O sırada hizmetçi kadın, sofra örtüsünü silkelerken bir parça bayat ekmek yere düÅŸtü."
"Orada bulunun horoz, bu ekmek parçasını hemen kaptı. Köpek ona:
«−Sen bize zulmettin! Çünkü sen buÄŸday tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem! Niçin benim nasibim olan ÅŸu parça ekmeÄŸi kapıyorsun?» dedi."
"Horoz ise köpeÄŸe:
«−Dert etme! Yarın ev sahibinin atı ölecek, sen de doya doya et yersin!» dedi."
"Horozun, gâibden bir haber verdiÄŸini zanneden ev sahibi bu sözleri duyunca, hemen atını sattı. Horoz da, köpeÄŸe karşı mahcub oldu."
Horozla köpeÄŸin bu menfaat çatışması ardarda üç gün devâm etti. Birinci gün at, ikinci gün katır ve üçüncü gün kölesinin öleceÄŸini horozun konuÅŸmasından öÄŸrenen efendi, ölmeden evvel atını sattığı gibi, katırını ve kölesini de -uyanıklık yaptığını düÅŸünerek- satıp elinden çıkardı. Böylece köpek, hiçbirinden umduÄŸu menfaate kavuÅŸamadı. Horoz her seferinde köpeÄŸi kandırmış oldu. Olanlar yüzünden üç defâ mahcup hâle düÅŸen horoz, nihâyet dördüncü gün köpeÄŸe dedi ki:
«-Gerçek ÅŸu ki, o açıkgöz efendi güya malını kaçırdı. Fakat bu davranışı ile kendi kanına girdi. Artık yarın kendisi ölecek! Mirasçıları da feryad ü figân edecekler. Bir öküz kesilecek, bundan herkes istifade edecek; biz de, sen de!.."
"Atın, katırın ve kölenin ölümleri, bu ham adamın başına gelecek kötü kazanın siper ve kalkanı idi. Fakat o, malın ziyanından ve zarara uÄŸramak derdinden kaçtı da kendi kanına girdi.»"
"Ahmak adam, horozun bu laflarına kulak kabarttı. DuyduÄŸu hakikat karşısında beti benzi sarardı. İçine müthiÅŸ bir kor düÅŸtü. SoluÄŸu Hazret-i Mûsâ'nın yanında aldı ve ona:
«−Ey Kelîmullâh! Feryadıma yetiÅŸ ve ızdırabımı dindir!» diye yalvarmaya baÅŸladı."
"Mûsâ -aleyhisselâm- dedi ki:
«−Sen boyunu aÅŸan iÅŸlere girdin. Åžimdi de çıkmazlarda dolaşıyorsun. Sen o hayvanları satmakla kazançlı çıkacağını mı sanıyordun? Sana kader ve kazânın sırrını zorlamamanı ısrarla söylemiÅŸtim. Akıllı kiÅŸiye, sonda görülecek ÅŸey önceden görünür; ahmaÄŸa da sonunda!.. Lakin iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸ olur. Madem ticaret ve satış iÅŸinde usta oldun; ÅŸimdi de canını sat da kurtul!»"
"Adamın büyük bir piÅŸmanlıkla yalvarması üzerine Hazret-i Mûsâ:
«−Ok yaydan fırlamış artık! Onun geriye dönmesine imkan yoktur. Ancak lutuf sahibi Hak'tan dilerim ki, ölürken îmanlı gidesin!» dedi."
"Mûsâ -aleyhisselam-, Cenab-ı Hakk'a ilticâ etti. Böylece adamın canı mukabilinde îmanla göçmesi, Kelîmullâh'ın duâsı bereketiyle müyesser oldu. Ayrıca Allâh Teâlâ, Hazret-i Mûsâ'ya:
«−Yâ Mûsâ! Dilersen onu dirilteyim...» buyurunca Hazret-i Mûsâ:
«-Yâ Rab! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Sen onu öbür dünyada, o aydınlık ve yüce âlemde dirilt! Çünkü orası ebedîdir, kazâ ve kaderin esrarının ortaya çıktığı bir yerdir!» dedi." (Mesnevî)
Hikâyeden de anlaşıldığı gibi insan, bazen kendisi için hayırlı olmayan ÅŸeyleri de hırsla ister durur. Halbuki arzuladığı ÅŸey, belki de kendisini helâke götürecektir. Nitekim böyle bir âkıbete düÅŸen insan, onu gafleten ÅŸiddetle istemiÅŸ bulunmasına raÄŸmen piÅŸman olmaktan kendini alamayıp feryâd ü figan eyler. Bunun içindir ki, dünyâda gönül huzuru ve âhirette ebedî saâdet için en uygun olan, bu ilâhî azameti idrak edip tevekkül ve teslîmiyyet gösterebilmektir. Lakin bu da herkesin harcı deÄŸildir. Kulun kendi hiçliÄŸini kavrayabilmesi, sonsuzluk sermâyesidir. Yani kazâ ve kader karşısında yegâne çâre Hakk'a teslîm olmaktır. Çünkü tevekkül ve teslîmiyet, kaderi safâ hâline getiren bir rahmet kapısıdır.
Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"Kadere îmân eden, her türlü kederden emîn olur." buyurmuÅŸlardır.
Ancak rızâ, teslîmiyet ve tevekkülü, hiçbir tedbîre baÅŸvurmamak, gelebilecek belâları önlemek için herhangi bir gayret göstermemek ÅŸeklinde bir pasiflik ve tembellik telakkî etmek de yanlıştır. Tevekkül, hayrın celbi, ÅŸerrin defi için her türlü tedbiri aldıktan sonra, netîce hakkında Cenâb-ı Hakk'a teslîm olup O'na sığınmaktır. Yoksa sebeplere tevessül etmeden kuru bir tevekkül makbûl olmadığı gibi, bu durum gerçek tevekkülün rûhuna da zıd bir keyfiyettir.
Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir yolculuktayken, gitmek üzere oldukları Åžam'da salgın hastalık zuhûr ettiÄŸini haber alınca gerekli istiÅŸâreler netîcesinde Åžam'a gitmekten vaz geçmiÅŸtir. Aslında Cenâb-ı Hakk'ın ve Hazret-i Peygamberin emrine daha muvâfık olan bu ihtiyat ve tedbîr karşısında sahâbeden Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'a:
"Allâh'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sormuÅŸ, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- ise, o âlim ve fâzıl sahâbîden böyle bir suâli beklemediÄŸi için:
"-KeÅŸke bunu senden baÅŸkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! Evet, Allâh'ın kaderinden, yine Allâh'ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da bir tarafı verimli, diÄŸer tarafı çorak bir vâdiye inseler ve sen verimli yerde otlatsan Allâh'ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Allâh'ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?" (Buhârî, Tıb, 30) sözleriyle mukâbele etmiÅŸtir.
GörüldüÄŸü üzere kaderin dışına çıkılamaz. Bu yüzden kula düÅŸen, tedbîr ve gayretten ibârettir. Sonra da Allâh'ın takdîr ettiÄŸi netîceye râzı olmaktır.
Hikmet penceresinden bakanlar için kaderdeki gizlilik ve kulun onu lâyıkıyla idrâk edememe keyfiyeti, bir kahır sebebi deÄŸil, bilakis son derece büyük bir lutuf vesîlesidir. Çünkü beÅŸerin kaderi bilmesi hâlinde, içinden çıkılmaz birçok tehlike ve felâketlere düÅŸeceÄŸi, inkâr edilemeyecek bir hakîkattir.
Meselâ ÅŸifâsı olmayan bir hastalığa dûçâr olup can verecek bir ÅŸahsın, öleceÄŸi âna kadar endiÅŸeden uzak kalabilmesi, kaderin bu meçhûliyyeti sâyesindedir. Fakat herhangi bir kimse öleceÄŸi zamanı bilseydi, ölümün kendisine yaklaÅŸtığı yıllarda, kederden eli ayağı tutulur, iÅŸ yapamaz hâle gelir, defâlarca ölür ölür dirilirdi. Yavrusunun kendinden evvel öleceÄŸini bilen bir anne de, seneler öncesinden o hâlin mâtemine girerdi. Netîcede bu durum, hayattaki âhengin îcâbıyla tezad teÅŸkîl eder ve muvâzene kaybolurdu.
Son zamanlarda artan stres, bunalım ve intiharlar, cüz'î irâdenin zaafa uÄŸramasının tabiî bir netîcesidir. Ayrıca mâneviyat mahrumluÄŸunun getirdiÄŸi hazîn bir âkıbettir. Çünkü mânevî eÄŸitimden uzak bir kalbin, nefsânî arzu ve ihtiraslara esîr olması pek tabiîdir. İnsanı "gayba" yönlendiren kadere îmân ise, hayatın sürprizlerini sükûnet ile karşılayan bir teslîmiyet ve huzur hâlinin yaÅŸanmasıdır.
Saâdetin ÅŸaÅŸmaz kâidesi; aklı vahye tâbî kılmak, kalbi güzel ahlâk ile tezyîn etmek ve bu sâyede hayâtın sürprizlerine karşı rızâ göstermektir. Yine gerçek saâdet, hayatın med ve cezirlerini kabullenmek, meÅŸakkatlerine tahammül göstermek, her ÅŸeyin güzel tarafını görüp, âlemlerin Rabbine teslîm olmaktır.
Cenâb-ı Hak, bâzen bir lutfu zâhiren kahır sûretinde, bir kahrı da lutuf sûretinde tecellî ettirebilir. Bütün bu keyfiyetlerin insana meçhûl kılınması, bu dünyanın bir imtihan mekânı olmasından kaynaklanmaktadır.
Allâh Teâlâ buyurur:
"Umulur ki hoÅŸunuza gitmeyen bir ÅŸey sizin için hayır; sevip beÄŸendiÄŸiniz bir ÅŸey de sizin için ÅŸer olur. Allâh bilir, siz bilmezsiniz." (el-Bakara, 216)
Hakîkaten, dünya hayatı bakımından meselâ âmâ olmak, büyük bir kayıp gibi görünür. Hiçbir nîmetin, gören bir gözün yerini tutmayacağı düÅŸünülür. Fakat dünyaya âmâ gelen bir kimse, bu özrünün mânî olmasıyla günah bataklıklarına düÅŸmekten sâlim kalabilirse, zâhiren bir keder vesîlesi gibi görünen bu hâl, hakîkatte sürûra inkılâb edecektir. Fakirlik ve zenginlik de böyledir. Bir fakir, hâlinden ÅŸikâyet etmeyip, Allâh'ın takdîrine rızâ gösterirse, bu onun için belki ebediyyet zenginliÄŸine vesîle olacaktır. Halbuki o fakir, bu dünyada zengin olsa, ihtimal ki sâhip olduÄŸu imkânlar benliÄŸini tahrîk edip nefsinde bir kudret vehmi doÄŸuracak ve yine belki gaflet içinde sefahat ve rehâvete dalarak ebedî seâdeti hebâ edecektir. Tabî ki bunun zıddı da mümkündür. Velhâsıl mü'min, içinde bulunduÄŸu her hâli güzel görüp ilâhî takdir ve tanzîme râzı olarak, onu ebediyyet kazancına bir fırsat bilmeli; sabır, ÅŸükür ve teslîmiyet üzere yaÅŸamaya gayret etmelidir.
Bir hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:
"Mü'minin durumu gerçekten gıbta ve hayranlığa deÄŸer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır vesîlesidir. Böylesi bir haslet sâdece mü'minde vardır: Sevinecek olsa, ÅŸükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur." (Müslim, Zühd, 64)
Bu sebeple Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, kadere îman etmekle iktifâ etmemizi emir buyurmuÅŸ ve bu hususta yersiz münakaÅŸalardan menetmiÅŸtir. Öyle ki, kader hakkında tartışan bir gruba rastladıklarında onlara:
"Siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu mes'elede münâzara ettiklerinden dolayı helâk oldular. Sakın bu mes'eleyi münâkaÅŸa etmeyiniz!" buyurmuÅŸlardır.
Åžâir Ziyâ PaÅŸa da, beÅŸer tâkatinin üstündeki hakîkatlere dâir ÅŸöyle der:
İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez!
Ey Rabbimiz! Bizleri gerçek mânâda tevekkül ehli kullarından eyleyip rızâna muvâfık ameller iÅŸlemeyi nasîb buyur. Kazâ ve kadere rızânın safâsına nâiliyyeti müyesser eyle!
Amîn!.. |