Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Kader ve Esrarı
Kader ve Esrarı
Yıl: 2002 - Ay: Mart - Sayı: 193
Kâinatta; zerreden kürreye, habbeden kubbeye, "mikro" ve "makro" âlem­den istikbâldeki "normo" âleme kadar, bütün hâdiselere zaman, mekân, ÅŸe­kil ve sebep tâyin oluna­rak en ince teferruatı ile tesbît edilen kader ve vakti gelince icrâ olunan kazâ prog­ramı, ilâhî ihtiÅŸâma lâyık bir azametle hükmünü sürdürmek­tedir.

Allâh Teâlâ, varlıkları bir kaderle yaratır ve o kaderle yürütür. Hayat yolla­rında­ki hâdiselerin izleri, hakîkatte kader çizgileridir. Ay, güneÅŸ, yıldızlar, nebât­lar, in­sanlar, hayvanlar vs. bütün varlıkların sey­ri, bu kader programı muhte­vâsın­da­dır. Dalından düÅŸen bir yaprak dahî bu prog­ramdan hâriç deÄŸildir. Åžâyet var­lık­lar kader programına tâbî olma­saydı, kâi­nâtta büyük bir anarÅŸi meydana ge­lir­di.

Her sanat eseri, sanatkârının kudret ve imkânına göre vücûd bulur. Meselâ bir ressam tablosunu, bir hattat hat eserini, kendi irâde ve kâbiliyetine gö­re oluÅŸtu­rur. Allâh -celle celâlühû- da, kâinâtın yaratılışından yok oluÅŸuna kadar ora­da ser­gileyeceÄŸi kudret akışlarını, bir san'at hârikası olan insandaki sır ve hik­met­leri, diÄŸer canlıların doÄŸumundan ölümüne kadar sâhib olacağı husûsi­yetleri ilâhî irâ­desiyle ezelde takdîr ve tesbît eylemiÅŸtir.

İşte kader, ilâhî irâdenin mahsûlü olan bu tanzim keyfiyetinin adıdır. Bu hakîkati Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde ÅŸöyle ifâde buyurur:

"Biz her ÅŸeyi bir ölçüye göre (kader ile) yarattık!" (el-Kamer, 49)

"Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Åžüphesiz bu, Allâh'a göre kolaydır." (el-Hadîd, 22)

Kısaca Allâh Teâlâ'nın, henüz olmamış hâdiseleri evvelden bilip tertip­lemesi ve levh-i mahfuzda tesbît etmesi "kader"; tesbit ettiÄŸi ÅŸekilde sırası gel­dikçe tahakkuk ettirmesi de "kazâ"­dır.

Cenâb-ı Hakk'ın, meydana gelecek hâdiseleri daha gerçek­leÅŸmeden "ilim" sıfatıyla bilmesi, ulûhiyyetinin muktezâsıdır. Zaman ve mekândan münezzeh ol­ması cihetiyle Allâh'ın, bu bilgiye sahip olması pek tabiîdir. Zîra bizim için kader ve kazânın kavranmasını güçleÅŸtiren ÅŸartlar, O'nun için mevzuba­his deÄŸildir.

Kâinâtta her ÅŸe­yin ilâhî bir kalemin çizgisine göre meydana geldiÄŸine inan­mak zarûrîdir. Kader, îmanın altı ÅŸartından en mü­cerredi olmasına raÄŸmen, aslında herkesin ittifakla kabullendiÄŸi bir gerçektir. Bu hususta inançsız insanlar bile, dâi­mâ kendi güçlerinin üzerinde bir kudretin te'sîrini "alın yazım" diyerek itirazsız kabul ederler. Hatta inkarcıların "ÅŸansım yâver gitti" yahut "tâlihim küstü" ÅŸek­lindeki ifâdeleri, her insanın dolaylı da olsa, ÅŸuuraltında kader gerçeÄŸini tasdik et­tiÄŸini göster­mektedir.

Ancak nasıl ki görmeyen bir insana renk târif edilemezse, dünyâ âlemin­den aldığı intibâlarla düÅŸünen, zaman ve mekan kaydına tâbî bulunan beÅŸerî idrâk­le de, kazâ ve kader gibi yüksek key­fiyetlerin sırrına lâyıkıyla erilemez. Bu du­rum, insan­ların tahammül edemeyecekleri sırlara vâkıf olarak huzursuz­luÄŸa düÅŸ­melerini engellemek gibi bir hikmete mebnîdir.

Hakîkaten Cenâb-ı Hak, kaderi bütün mahlukâtı için meçhul kılmış, onun kazâ hâline gelmeden önce bilinmesini -âdetâ- imkansızlaÅŸtırmıştır. Bu sahada an­cak Cenâb-ı Hakk'ın ledünnî ilim verdiklerinin bir nebze nasîbi o­labilir.

Allâh'ın sonsuz merhameti îcabı, kaderin meçhul kılınması ve biline­me­mesi, insan müfekkiresinin önünde aşılmaz bir duvar gibi durmaktadır. Ancak yine de O'nun lutfu sâyesinde bu engelin aşılıp duvarın ardının seyredildi­ÄŸi bâzı müstesna durumlar da vardır ki, bunlar­dan biri sâdık rüyâlardır. Gerçek­ten sâlih kiÅŸilerin rü'yâlarında gördükleri geleceÄŸe dâir haberlerin doÄŸru­landığı çok görül­müÅŸ­tür. Bunlar "levh-i mahfûz"dan onların kalblerine ak­seden pırıltı­lardır.

İnsanoÄŸlunun müsbet veya menfîye, hayır veya ÅŸerre yönelik iÅŸleri yapıp yapmamaya dâir tercih kullanma salâhiyetine "cüz'î irâde" denir. "Küllî irâde" ise, yalnız Hak Teâlâ'ya mahsustur. Bu sebeple kul için mutlak hürriyet imkânsız­dır. DoÄŸmak, ölmek, ömür süresi, cinsiyet, milliyet, kâbiliyet gibi insanın müdâ­hale edemediÄŸi hususlar, kader-i mutlak muhtevâsına dahildir. İnsanoÄŸlu, zarûre­ten tâbî olduÄŸu bu fiillerden mes'ûl deÄŸildir.

Cenâb-ı Hak, kuluna verdiÄŸi imkânlar nisbetinde onu mes'ûl kılar. Bundan dola­yı insanın irâdesi dışında meydana gelen fiillerde, ne mükâfât ne de mücâzât var­dır. Nitekim oruçlu bir kimsenin irâdesi dışında, unutarak yeyip iç­mesi orucu bozmaz ve bu sebeple herhangi bir cezâ tahakkuk etmez.

Allâh Teâlâ, imtihana tâbî ve mes'ûl bir varlık olması se­bebiyle insan nef­sine, fısk ve takvâ esaslarını koymuÅŸ; irâdesini her iki tarafa da serbestçe kullana­bilmesi husûsunda, kendisine tercih hakkı tanımıştır. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîme­de; "Allâh her ÅŸahsı, ancak gücünün yettiÄŸi ölçüde mükellef kılar..." (el-Bakara, 286) buyurduÄŸu vechile, insanoÄŸluna tâkatinden fazlasını yüklememiÅŸtir. Lâkin her insanı tâkati kadarından da mes'ûl kılmıştır. Tâkati olduÄŸu hâlde îcâbını yeri­ne getirmeyip suçu kadere yüklemek, kiÅŸinin gaflet ve cehâletinin eseridir.

Cenâb-ı Hakk'ın her oluÅŸta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı sadece hayır­dadır. Bir hocanın gayesi, talebesinin baÅŸarılı olup sınıf geçmesidir. Talebe çalış­maz ise hocanın yapacağı bir ÅŸey yoktur. Yine bir doktorun vazîfesi de, hastasını ÅŸifâya kavuÅŸturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbîk etmez ise, geliÅŸen menfî neti­ceden kendisi mes'ul olur. Doktora herhangi bir cürüm isnad edilemez.

Bir kimsenin kötü bir yola düÅŸüp de: "−Ne yapayım, kaderim böyle imiÅŸ!" demesi, ancak gafletinin muktezâsıdır. Namaz kılmak isteyen bir kimseye Cenab-ı Hak, kılma sebeplerini ihsân eder; kılmak istemeyenlere de mânî sebepler vererek kıldırtmama tecellîsinde bulunur. Dolayısıyla insanın kadere bühtân ederek ken­disini mâzur göstermek istemesi, hak ve hakîkate karşı iÅŸlenen bir haksızlıktır.

Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak ÅŸöyle buyurur:

"Åžüphe yok ki Allâh zerre kadar haksızlık etmez..." (en-Nisâ, 40)

"Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle iÅŸledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allâh birçoÄŸunu da afveder." (eÅŸ-Åžûrâ, 30)
 

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, âdetâ bu âyetlerin tefsîri sadedinde, irâde-i cüz'iyye­leri nispetinde insanların mes'ûl olduklarını ve suçu kadere yıkma­mak gerektiÄŸini Mesnevî'­sinde ÅŸöyle ifâde eder:

"EÄŸer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmiÅŸsindir! Åžayet yumuÅŸak ve latîf kumaÅŸlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuÅŸsundur!"

Gözün görme, kulağın da iÅŸitme tâkati belli bir mesâfeye kadardır. O me­sâfeden uzak olanı görmek ve iÅŸitmek imkânsızdır. Bunun gibi kazâ ve ka­derin de lâyıkıyla idrâki, beÅŸerî tâkatin üzerindedir. Çünkü bizler hâdiseleri se­bep­ ve ba­hâ­nelerle bilip çözmeye çalışırız. Onun ardındaki hikmeti ekseri­yetle id­rak ede­me­yiz. Nitekim kazâ ve kaderin sırrını soran birine Haz­ret-i Alî -radıyallâ­hu anh:

"O mevzu, derin bir deryâdır!" buyurmuÅŸtur.

Zekâsına güvenip o denizde yüzmeye çalışanların pek çoÄŸu, ya kulun hiç­bir irâdesi olmadığını savunan "cebrîler", ya da her hususta mutlak bir irâde sâhi­bi olduÄŸunu iddiâ eden "kaderciler" gibi, bâtıl girdaplarda döner dururlar. Niha­yet o dipsiz ve sahilsiz denizde boÄŸulurlar. Akıl ve idrâkin tükendiÄŸi böyle bir noktada, teslîmiyetle gönül âleminde bir miktar mesâfe daha kat etmek müm­künse de, bu iÅŸin sırrını mutlak mânâda çözebilmek mümkün deÄŸildir. Bunu kav­rayıp haddini bilmek ve ötesini zorlamamak, kâmil bir kulluÄŸun îcabındandır.

Hazret-i Mevlânâ, kader sırrının akılla îzâh ve idrâkinin imkânsızlığını ve bu gizliliÄŸin aslında büyük bir nîmet olduÄŸunu ÅŸu kıssasıyla ne güzel ifâde eder:

"Bir adam Mûsâ -aleyhisselam-'a gelerek: «−Ey Kelîmullâh! Bana hay­vanların dillerini öÄŸret! Onların sözlerini anlayayım da hâllerinden ibret alayım; azamet-i ilâhiyyeyi idrâk edeyim!..» dedi."

"Hazret-i Mûsâ ona dedi ki:

«−Sen bu hevesten vazgeç; gücünün üzerindekileri öÄŸrenmeye kalkma! Bir karınca, gölden, hacminin üzerinde su içmeye kalkarsa, boÄŸulup helâk olur. Yani sana takdîr edilen bilginin ötesini zorlama! Zîrâ bunun birçok tehlikeleri vardır! Sen kâinattaki ilâhî saltanattan aklının yettiÄŸi kadar ibret almaya bak! Kalbini Allâh'a yönelt! Bil ki ilâhî tecellîlerin sırları selim bir kalbe âÅŸikâr olur!»"

"Bunun üzerine adam:

«−Hiç olmazsa kapı önünde yatıp duran ev bekçiliÄŸi yapan köpek ile kü­mes hayvanlarının dillerini öÄŸret!» dedi."

"Ne yapsa, adamı istediÄŸinden vazgeçiremeyeceÄŸini anlayan Mûsâ -aley­hisselâm-, onun son talebini kabul etti. Ancak:

«−Aklını başına al; bu sır okyanusunda boÄŸulma!» diye îkazda bulundu."

"Adam sabahleyin: «Bakalım sâhiden ÅŸu hayvanların dillerini öÄŸrendim mi?» diye denemek için kapı eÅŸiÄŸinde durup bekledi."

"O sırada hizmetçi kadın, sofra örtüsünü silkelerken bir parça bayat ekmek yere düÅŸtü."

"Orada bulunun horoz, bu ekmek parçasını hemen kaptı. Köpek ona:

«−Sen bize zulmettin! Çünkü sen buÄŸday tanesi de yiyebilirsin. Halbuki ben yiyemem! Niçin benim nasibim olan ÅŸu parça ekmeÄŸi kapıyorsun?» dedi."

"Horoz ise köpeÄŸe:

«−Dert etme! Yarın ev sahibinin atı ölecek, sen de doya doya et yersin!» dedi."

"Horozun, gâibden bir haber verdiÄŸini zanneden ev sahibi bu sözleri duyunca, hemen atını sattı. Horoz da, köpeÄŸe karşı mahcub oldu."


Horozla köpeÄŸin bu menfaat çatışması ardarda üç gün devâm etti. Birinci gün at, ikinci gün katır ve üçüncü gün kölesinin öleceÄŸini horozun konuÅŸmasından öÄŸrenen efendi, ölmeden evvel atını sattığı gibi, katırını ve kölesini de -uyanıklık yaptığını düÅŸünerek- satıp elinden çıkardı. Böylece köpek, hiçbirinden umduÄŸu menfaate kavuÅŸamadı. Horoz her seferinde köpeÄŸi kandırmış oldu. Olanlar yüzün­den üç defâ mahcup hâle düÅŸen horoz, nihâyet dördüncü gün köpeÄŸe dedi ki:

«-Gerçek ÅŸu ki, o açıkgöz efendi güya malını kaçırdı. Fakat bu davranışı ile kendi kanına girdi. Artık yarın kendisi ölecek! Mirasçıları da feryad ü figân edecekler. Bir öküz kesilecek, bundan herkes istifade edecek; biz de, sen de!.."

"Atın, katırın ve kölenin ölümleri, bu ham adamın başına gelecek kötü kaza­nın siper ve kalkanı idi. Fakat o, malın ziyanından ve zarara uÄŸramak der­dinden kaçtı da kendi kanına girdi.»"

"Ahmak adam, horozun bu laflarına kulak kabarttı. DuyduÄŸu hakikat kar­ÅŸÄ±sında beti benzi sarardı. İçine müthiÅŸ bir kor düÅŸtü. SoluÄŸu Hazret-i Mûsâ'nın yanında aldı ve ona:

«−Ey Kelîmullâh! Feryadıma yetiÅŸ ve ızdırabımı dindir!» diye yalvarmaya baÅŸ­ladı."

"Mûsâ -aleyhisselâm- dedi ki:

«−Sen boyunu aÅŸan iÅŸlere girdin. Åžimdi de çıkmazlarda dolaşıyorsun. Sen o hayvanları satmakla kazançlı çıkacağını mı sanıyordun? Sana kader ve kazânın sırrını zorlamamanı ısrarla söylemiÅŸtim. Akıllı ki­ÅŸiye, sonda görülecek ÅŸey önce­den görünür; ahmaÄŸa da sonunda!.. Lakin iÅŸ iÅŸ­ten geçmiÅŸ olur. Madem ticaret ve satış iÅŸinde usta oldun; ÅŸimdi de canını sat da kurtul!»"

"Adamın büyük bir piÅŸmanlıkla yalvarması üzerine Hazret-i Mûsâ:

«−Ok yaydan fırlamış artık! Onun geriye dönmesine imkan yoktur. Ancak lutuf sahibi Hak'tan dilerim ki, ölürken îmanlı gidesin!» dedi."

"Mûsâ -aleyhisselam-, Cenab-ı Hakk'a ilticâ etti. Böylece adamın canı mukabilinde îmanla göçmesi, Kelîmullâh'ın duâsı bereketiyle müyesser oldu. Ay­rıca Allâh Teâlâ, Hazret-i Mûsâ'ya:

«−Yâ Mûsâ! Dilersen onu dirilteyim...» buyurunca Hazret-i Mûsâ:

«-Yâ Rab! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Sen onu öbür dünyada, o aydınlık ve yüce âlemde dirilt! Çünkü orası ebedîdir, kazâ ve kade­rin esrarının ortaya çıktığı bir yerdir!» dedi." (Mesnevî)

Hikâyeden de anlaşıldığı gibi insan, bazen kendisi için hayırlı olma­yan ÅŸeyleri de hırsla ister durur. Halbuki arzuladığı ÅŸey, belki de kendisini helâke gö­türecektir. Nitekim böyle bir âkıbete düÅŸen insan, onu gafleten ÅŸid­detle istemiÅŸ bu­lunmasına raÄŸmen piÅŸman olmaktan kendini alamayıp feryâd ü figan eyler. Bunun içindir ki, dün­yâda gönül huzuru ve âhirette ebedî saâdet için en uygun olan, bu ilâhî azameti idrak edip tevekkül ve teslî­miyyet gösterebilmektir. Lakin bu da her­ke­sin harcı deÄŸildir. Kulun kendi hiçliÄŸini kavra­yabilmesi, sonsuzluk sermâyesi­dir. Yani kazâ ve kader karşısında yegâne çâre Hakk'a teslîm olmaktır. Çünkü te­vekkül ve teslîmi­yet, kaderi safâ hâline ge­tiren bir rahmet kapısıdır.

Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"Kadere îmân eden, her türlü kederden emîn olur." buyurmuÅŸlardır.

Ancak rızâ, teslîmiyet ve tevekkülü, hiçbir tedbîre baÅŸvurmamak, gelebile­cek belâları önlemek için herhangi bir gayret göstermemek ÅŸeklinde bir pasiflik ve tembellik telakkî etmek de yanlıştır. Tevekkül, hayrın celbi, ÅŸerrin defi için her türlü tedbiri aldıktan sonra, netîce hakkında Ce­nâb-ı Hakk'a teslîm olup O'na sığınmaktır. Yoksa sebeplere tevessül etmeden ku­ru bir tevekkül makbûl ol­madığı gibi, bu durum gerçek tevekkülün rûhuna da zıd bir keyfi­yettir.

Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir yolculuktayken, gitmek üzere oldukları Åžam'da salgın hastalık zuhûr ettiÄŸini haber alınca gerekli istiÅŸâreler netîcesinde Åžam'a gitmekten vaz geçmiÅŸtir. Aslında Cenâb-ı Hakk'ın ve Hazret-i Peygamberin emrine daha muvâfık olan bu ihtiyat ve tedbîr karşısında sahâbeden Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh-, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'a:

"Allâh'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" diye sormuÅŸ, Hazret-i Ömer -radı­yallâhu anh- ise, o âlim ve fâzıl sahâbîden böyle bir suâli beklemediÄŸi için:

"-KeÅŸke bunu senden baÅŸkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde! Evet, Allâh'ın ka­derinden, yine Allâh'ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da bir tarafı verimli, diÄŸer tarafı çorak bir vâdiye inseler ve sen verimli yerde otlatsan Allâh'ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Al­lâh'ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?" (Buhârî, Tıb, 30) sözleriyle mukâbele etmiÅŸtir.

GörüldüÄŸü üzere kaderin dışına çıkılamaz. Bu yüzden kula dü­ÅŸen, tedbîr ve gayretten ibârettir. Sonra da Allâh'ın takdîr ettiÄŸi netîceye râzı ol­maktır.

Hikmet penceresinden bakanlar için kaderdeki gizli­lik ve kulun onu lâyıkıyla idrâk edememe keyfi­yeti, bir kahır sebebi deÄŸil, bilakis son derece büyük bir lutuf vesîlesidir. Çünkü beÅŸerin kaderi bilmesi hâlinde, içinden çıkılmaz birçok tehlike ve felâketlere düÅŸeceÄŸi, inkâr edilemeyecek bir hakîkattir.

Meselâ ÅŸifâsı olmayan bir hastalığa dûçâr olup can verecek bir ÅŸahsın, öle­ceÄŸi âna kadar endiÅŸeden uzak kalabilmesi, kaderin bu meç­hûliyyeti sâyesindedir. Fakat herhangi bir kimse öleceÄŸi zamanı bilseydi, ölümün kendisine yaklaÅŸtığı yıllarda, kederden eli ayağı tutulur, iÅŸ yapamaz hâle gelir, defâlarca ölür ölür diri­lirdi. Yavrusunun kendinden evvel öleceÄŸini bilen bir anne de, seneler önce­sinden o hâlin mâtemine girerdi. Netîcede bu durum, hayattaki âhengin îcâbıyla tezad teÅŸkîl eder ve muvâzene kaybolurdu.

Son zamanlarda artan stres, bunalım ve intiharlar, cüz'î irâdenin zaafa uÄŸ­ramasının tabiî bir netîcesidir. Ayrıca mâneviyat mahrumluÄŸunun getirdiÄŸi hazîn bir âkı­bettir. Çünkü mânevî eÄŸitimden uzak bir kalbin, nefsânî arzu ve ihtiraslara esîr olması pek tabiîdir. İnsanı "gayba" yönlendiren kadere îmân ise, hayatın sürp­rizlerini sükûnet ile karşılayan bir teslîmiyet ve huzur hâlinin yaÅŸanmasıdır.

Saâdetin ÅŸaÅŸmaz kâidesi; aklı vahye tâbî kılmak, kalbi güzel ahlâk ile tez­yîn etmek ve bu sâyede hayâtın sürprizlerine karşı rızâ göster­mektir. Yine gerçek saâdet, hayatın med ve cezirlerini kabullenmek, meÅŸakkatlerine tahammül göster­mek, her ÅŸeyin güzel tarafını görüp, âlemlerin Rabbine teslîm olmaktır.

Cenâb-ı Hak, bâzen bir lutfu zâhiren kahır sûretinde, bir kahrı da lutuf sû­retinde tecellî ettirebilir. Bütün bu keyfi­yetlerin insana meçhûl kı­lınması, bu dün­yanın bir imtihan mekânı olmasından kaynaklanmaktadır.

Allâh Teâlâ buyurur:

"Umulur ki hoÅŸunuza gitmeyen bir ÅŸey sizin için hayır; sevip beÄŸendi­ÄŸiniz bir ÅŸey de sizin için ÅŸer olur. Allâh bilir, siz bilmezsiniz." (el-Bakara, 216)

Hakîkaten, dünya hayatı bakımından meselâ âmâ olmak, büyük bir ka­yıp gibi görünür. Hiçbir nîmetin, gören bir gözün yerini tutmayacağı düÅŸü­nülür. Fakat dünyaya âmâ gelen bir kimse, bu özrünün mânî olmasıyla günah ba­taklıklarına düÅŸmekten sâlim kalabilirse, zâhiren bir keder vesîlesi gibi görünen bu hâl, hakî­katte sürûra inkılâb edecektir. Fakirlik ve zenginlik de böyledir. Bir fakir, hâlin­den ÅŸikâyet etmeyip, Allâh'ın takdî­rine rızâ gösterirse, bu onun için belki ebediy­yet zenginliÄŸine vesîle olacaktır. Halbuki o fakir, bu dünyada zengin olsa, ihtimal ki sâhip ol­duÄŸu imkânlar benliÄŸini tahrîk edip nefsinde bir kudret vehmi doÄŸura­cak ve yine belki gaflet içinde sefahat ve rehâvete dalarak ebedî seâdeti hebâ ede­cektir. Tabî ki bunun zıddı da mümkündür. Velhâsıl mü'min, içinde bulunduÄŸu her hâli güzel görüp ilâhî takdir ve tanzîme râzı olarak, onu ebediyyet kazancına bir fırsat bilme­li; sabır, ÅŸükür ve teslîmiyet üzere yaÅŸamaya gayret etmelidir.

Bir hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:

"Mü'minin durumu gerçekten gıbta ve hayranlığa deÄŸer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır vesîlesidir. Böylesi bir haslet sâdece mü'minde vardır: Sevi­necek olsa, ÅŸükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabre­der; bu da onun için hayır olur." (Müslim, Zühd, 64)

Bu sebeple Allâh Rasûlü -sal­lallâhu aleyhi ve sellem-, kadere îman etmek­le iktifâ etmemizi emir buyurmuÅŸ ve bu hususta yersiz münakaÅŸalardan menetmiÅŸ­tir. Öyle ki, kader hakkında tartışan bir gruba rastladıklarında onlara:

"Siz bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben size bunun için mi gönderil­dim? Sizden öncekiler bu mes'elede münâzara ettiklerinden dolayı helâk oldular. Sakın bu mes'eleyi münâkaÅŸa etmeyiniz!" buyurmuÅŸlardır.

Åžâir Ziyâ PaÅŸa da, beÅŸer tâkatinin üstündeki hakîkatlere dâir ÅŸöyle der:

İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,

Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez!

Ey Rabbimiz! Bizleri gerçek mânâda tevekkül ehli kullarından eyleyip rızâna muvâfık ameller iÅŸlemeyi nasîb buyur. Kazâ ve kadere rızânın sa­fâsı­na nâiliyyeti müyesser eyle!

Amîn!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim