Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow İstikâmet
İstikâmet
Yıl: 1999 - Ay: Nisan - Sayı: 158
İstikâmet, umûmî mânâsıyla bir hedefe tezatsız, tereddüdsüz ve devamlı olarak yönelip ilerlemek demektir. Ancak tasavvuf ıstılâhında, yaratılışdaki mâsûmiyet ve sâfiyeti tahrîb ve hasara uÄŸratmadan muhâfaza edebilmektir.

Kalbî hayatın korunması neticesinde nefs, edebe; kalb ise, rûhâniyet ve ahlâk-ı Muhammediyye'ye yaklaşır. Sırlar ayân olmaÄŸa baÅŸlar. Allâh -celle celâlühû- gâyelerin gâyesi hâline gelir. Mâsivâ, gücünü kaybeder. Mü'min, "vâsıl-ı ilâllâh", yâni Hakk'a ulaÅŸma keyfiyetini gerçekleÅŸtirmeye medâr olacak bir muhtevâya dâhil olur.

Böyle bir davranış mükemmelliÄŸinin en müÅŸahhas örneÄŸi âlemlere rahmet olarak gönderilmiÅŸ bulunan Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz olduÄŸu halde bu keyfiyeti gerçekleÅŸtirmenin güçlüÄŸünü belirtmek üzere o büyük varlığa karşı bile { Fe'stekım kemâ ümirte} hıtâb-ı ilâhîsi vârid olmuÅŸtur.

Nitekim bu âyet-i kerîmeden ÅŸu keyfiyetin güçlüÄŸüne iÅŸâret mânâsı çıkaran Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, yüce bir mes'ûliyyetin ilâhî ağırlığı karşısında birgün:
"-Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı..." buyurdular.

Sahâbî:

"-Yâ Rasûlallâh! Seni oradaki peygamber kıssaları mı kocattı?" diye sordular.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:

"-{EmrolunduÄŸun gibi dosdoÄŸru ol!} âyeti..." (Hûd, 112) buyurdu.

Gerçekten de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in o güne kadar bir tek ak teli bulunmayacak derecede simsiyah olan mübârek saç ve sakallarında bu âyetin inzâlinden sonra artık aklıklar görülmeye baÅŸlamıştır.

Müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi hulâsa olarak ÅŸöyle açıklarlar:

"Ey Nebî! Kur'ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müÅŸahhas bir istikamet örneÄŸi olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir ÅŸüpheye ve tereddüde yer kalmasın! Sen, müÅŸrik ve münâfıkların laflarına bakma, onları Allâh'a havâle et! Gerek umûmî, gerek husûsî vazîfelerinde tam emrolunduÄŸun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin teblîÄŸ, icrâ ve tatbîkinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır."

Bu münâsebetle Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhü anh- demiÅŸtir ki:

"Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha ÅŸiddetli bir itâb-ı ilâhî vâkî olmamıştır."

DiÄŸer taraftan âyet-i kerîmedeki bu itâb-ı ilâhî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ÅŸahsında bütün ümmete de râcîdir. Esasen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i ihtiyarlatan da, bu emrin mü'minlere râcî olması dolayısıyla onlar hakkındaki endiÅŸeleridir. Zîrâ O:

"(Ey Habîbim! Sen,) sırât-ı müstakîm üzeresin!" (Yâsîn, 4) beyânıyla müeyyeddir.

O halde Hakk'a vâsıl olmak için istikâmetten baÅŸka yol olmadığı gibi, her husûsda istikâmeti muhâfaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor hiçbir emir yoktur.

İşte bu zorluk dolayısıyladır ki, hergün defalarca okuduÄŸumuz Fâtiha Sûresi'nde bu emir bir duâ-niyâz ve dolayısıyla bir îkâz hâlinde ümmete takdîm edilmiÅŸtir.

İstikâmet talebinin "ihdinas...." sûretinde Fâtiha Sûresi'nde yer alması ve onun da bir mü'mine günde en az kırk defa niyâz tarîkıyla tekrarlattırılmış olması da, istikâmeti lâyıkıyla muhâfaza etmenin güçlüÄŸüne bir delîldir.

Sırât-ı müstakîm, Kur'ân-ı Kerîm'deki ifâdelere nazaran Allâh'ın yolu, dosdoÄŸru yol, uygun yol, Allâh'ın kitâbı, îmân ve îmâna baÄŸlı olan ÅŸeyler, İslâm ve İslâm ÅŸerîati, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ve ashâbın büyüklerinin yolu, sünnet ve cemâat yolu, sâlihler yolu, ÅŸehîdler yolu, dünyâda ve âhırette seâdet yolu, cennet yolu v.s. mânâlarla ifâdelendirilmiÅŸtir.

Buna göre sırât-ı müstakîm, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine nîmet verdiÄŸi has kulların yoludur. Bu kullar, baÅŸta peygamberler, sonra sıddîklar, ÅŸehîdler ve sâlihlerdir. İstikâmet ehli de, onların izinden gidenlerdir.

Sırât-ı mütakîm, hiçbir yerinde meyil, eÄŸrilik ve yamukluk bulunmayan, dümdüz ve dosdoÄŸru yol demektir.

Sırât-ı müstakîm, Allâh'a giden yoldur. Allâh Teâlâ buyurur:

"(Sırât-ı müstakîm), göklerin ve yerin sahibi olan Allâh'ın yoludur. Dikkat edin, bütün iÅŸler sonunda Allâh'a döner." (eÅŸ-Åžûrâ, 53)

Sırât-ı müstakîmde bulunmak, Allâh'a hakkıyla kulluktur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

"O'na (Allâh'a hakkıyla) kulluk edin; iÅŸte sırât-ı müstakîm budur!" (Âl-i İmrân, 51)

"Kim Allâh'a sımsıkı baÄŸlanırsa, muhakkak ki sırât-ı müstakîme iletilmiÅŸtir." (Âl-i İmrân, 101)

Sırât-ı müstakîm, En'âm Sûresi'nde ÅŸöyle târif edilir:

"De ki: Geliniz, Rabbinizin size neleri harâm kıldığını okuyayım: O'na hiçbir ÅŸeyi ortak koÅŸmayın, ana-babaya iyilik edin, fakîrlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; -sizin de onların da rızkını biz veririz-, kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaÅŸmayın ve Allâh'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte ÅŸu size anlatınlanları Allâh vasıyet etti. Umulur ki, düÅŸünüp anlarsınız."

"Erginlik çağına eriÅŸinceye kadar yetîmin malına, sadece en güzel bir niyet ve maksadla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adâletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiÄŸi kadarını yükleriz. (Bir kimsenin leh veya aleyhinde söz)söylediÄŸiniz zaman, yakınlarınız dahî olsa adâleti gözetin; Allâh'a verdiÄŸiniz sözü tutun! İşte Allâh size, iyice düÅŸünesiniz diye bunları emretti."

"Åžüphesiz benim sırât-ı müstakîmim (dosdoÄŸru yolum iÅŸte) budur; ona tabî olun! (BaÅŸka) yollara tâbî olmayın ki sizi O'nun yolundan ayırır!.." (Âyet, 151-153)

Kul, muhabbetullâhı, Allâh'dan gayri her ÅŸeye âid muhabbet ve baÄŸlılığın üstüne çıkarmadıkça sırât-ı müstakîme lâyıkıyla ulaÅŸamaz. Bunun için de Allâh'ı, O'nun zât-ı ulûhiyyetine âid vasıfları itibarıyla bilmek, yâni mârifetullâh ÅŸarttır. Buna göre sırât-ı müstakîm, mârifetullâhdır. Zîrâ mârifetullâha erip de bu mânâda hayatını bütünüyle bu inancın îcâbına göre tanzîm eden, nefsinin ÅŸerrinden ve ÅŸeytanın desîselerinden uzaklaşır ve yalnız Hakk'ın rızâsını taleb hâlinde yaÅŸar. Kalbi ilâhî lutuf tecellîlerine mazhar olur. Bu duruma gelen bir kul, artık gözün gördüÄŸü, kulağın iÅŸittiÄŸi zâhirî iklîmin ötesine mânevî bir pancur açmış ve bütün bir kâinât da kendisine hikmetli ve azametli bir kitâb hâline gelmiÅŸ olur.

Ehl-i mârifetten Ebû Saîd el-Harraz -kuddise sirruh-, rü'yâsında iblîsi görmüÅŸ ve ona asâsıyla vurmak istemiÅŸti. İblîs dedi ki:

"Ey Ebû Saîd! Ben o asâdan korkmuyorum. Çünkü o asâ, zâhirdir. Benim korktuÄŸum ÅŸey, âriflerin kalb semâlarından doÄŸan mârifet güneÅŸinin nûrânî ÅŸualarıdır ki, onunla mâsivâyı yakar, kül eder."

Ancak hâlinde istikâmet olmayan bir mürîdin gayreti boÅŸunadır. O yolda harcadığı himmetler kendisine fayda saÄŸlamaz. Zîrâ, Hakk yolunda istikâmet, en büyük kerâmet olarak görülmüÅŸtür.

Bir kavle göre de, sırât-ı müstakîm, ibâdette ifrât ve tefrîte düÅŸmeden itidali muhâfaza ile Hakk yolda sebât etmektir. Emrolunanı, emrolunduÄŸu gibi ve en mükemmel ÅŸekilde yapmaktır. Nitekim cimrilik gibi saçıp savurmak, yâni isrâf da mezmûmdur.

İbretlidir ki ashâbın bir kısmı, her ÅŸeyden kesilip ömür boyu gece-gündüz olmak üzere ibâdet hâlinde ve zürriyetsiz bir ÅŸekilde yaÅŸamak için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e mürâcaat ettiler. Allâh rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de onlara itidali emretti.

Bilmelidir ki, Hazret-i Peygamber-sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün hayatını belli bir program dâhilinde ve beÅŸerî tâkat çerçevesi içerisinde yaÅŸamıştır ki, baÅŸkalarına emsâl olsun. Yoksa O'nun sadece nûr-i nübüvvetle tâkat getirilebilen amelleri, kimseye misâl deÄŸildir. O'nun günleri, Allâh'a ibâdet, âile hakkına riâyet, nefsin hakkı olan istirâhat ve insanlığa karşı ilâhî vazîfelerini îfâ edici ictimâî münâsebetler içinde geçmiÅŸtir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bütün bunları en güzel bir ÅŸekilde tanzîm ve ümmetine de takdîm ve teklîf buyurmuÅŸlardır.

O halde Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in bu tanzîm, takdîm ve teklîfinin dışına çıkarak üzerimize düÅŸen vazîfelerin bazılarında gevÅŸeklik ve ihmâlkârlık, bazılarında da aşırılık göstermek, aslâ doÄŸru deÄŸildir. Yâni kendi enfüsî ölçülerimize deÄŸil, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in bize sunduÄŸu hayât düstûrlarına uygun olarak yaÅŸayışımızı tanzîm etmeliyiz.

Bu nükteyi Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri ne güzel açıklar. Birgün kendisine sordular:

"-Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?"

Hazret-i Pîr ÅŸöyle cevap buyurdu:

"-Bu ikisinin arasını tesbît oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin rahmânî mi yahut ÅŸeytânî mi olduÄŸunu bilebilmek husûsunda insanları ekseriyâ yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allâh'ın emrettiÄŸi yapılır, nehyettiÄŸi yapılmaz. Hakîkî kulluk budur.

Allâh Teâlâ buyurur:

"(Ey Habîbim!) De ki: İşte benim yolum! Kendimi ve bana tâbî olanları Allâh'a basîret üzere dâvet eyliyorum." (Yûsuf, 108)

İnsanlığın ekseriyetle maddeye ve kuvvete râm olup nefsin sultasında zulmete büründüÄŸü devirlerde taraf-ı ilâhîden müstesnâ yaratılışlı sâlih insanların bir kısmı peygamberler olarak vazîfelendirilmiÅŸlerdir. Ümmetlere örnek olacak olan bu mübârek elçiler, baÅŸlıca ÅŸu üç vazîfe ile me'mûr olmuÅŸlardır:

a. Allâh'ın âyetlerini okuyup teblîÄŸ etmek,

b. Kitâb ve hikmeti öÄŸretmek,

c. Nefisleri tezkiye ederek temizlemek, yâni kulları istikâmetlendirmek.

Âdem -aleyhisselâm- ile baÅŸlayan bu mübârek hidâyet silsilesi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'de kemâlini bulmuÅŸtur.

Münkirleri acze, mü'minleri hayrete düÅŸüren Kur'ân-ı Kerîm ile Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sûret ve sîretinin bir tezâhürü olan sırât-ı müstakîm, bütün insanlığa nümûne-i imtisâl olarak sunulmuÅŸtur.

Sırât-ı müstakîm, yâni istikâmet, bir amel-i sâlihler manzûmesidir.

Amellerin sâlih olması ise, iki ÅŸarta baÄŸlıdır:

1. "Tâzîm li-emrillâh", yâni emr-i ilâhîyi huÅŸû ve hakkıyla îfâ edebilmek,

2. "Åžefkat li-halkıllâh", yâni bütün yaratılanlara yaratandan ötürü sevgi, ÅŸefkat ve merhamettir.

DiÄŸer bir ifâde ile istikâmet, Allâh Rasûlü'ne muhabbeti tâze tutarak örnek ÅŸahsiyetinden nasîb almak, O'nun ahlâkı ile ahlâklanmak, Kur'ân ve sünnetin rûhâniyeti ile yaÅŸamak, nefsânî dünyâ zevklerinden uzaklaşıp ibâdet, kulluk ve mârifet sırlarına vukûfiyet kazanabilmektir.

İnsanın doÄŸruyu ve istikâmeti tesbît için iç dünyâsını dâimî bir sûrette murâkabe (kontrol) altında tutması zarûrîdir. Bu murâkabe neticesinde amellerin rızâ-yı ilâhîye baÄŸlı olarak gerçekleÅŸme keyfiyetinden inhirâf, ihlâssızlıktır ki, bu hâl, amellerin Allâh indindeki makbûliyyetini sıfıra müncer kılar. Bu sebepledir ki amellerin muhtevâ itibarıyla ilâhî emre mutlak mutâbakatı yanında onların varlık sebebi olarak ilâhî rızâyı gözetmek keyfiyetinin de korunması gerekir. Yoksa bunun aksi olan ihlâssızlık, amelleri kuru bir hamallık derekesine indirir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh- bile, yaÅŸayışında ihlâs ve istikâmeti muhâfaza edebilmenin sıkıntısı içinde idi. Halîfe-i müslimîn olunca, hutbede:

"-Ey cemâat! Åžâyet Allâh yolundan inhirâf eder, yâni eÄŸrilirsem ne yaparsınız?!." dedi.

Bunun üzerine bir bedevî ayaÄŸa kalkıp:

"-Ey halîfe! Merak etme, eÄŸrilirsen, seni kılıçlarımızla doÄŸrulturuz!" deyince, Halîfe Hazret-i Ömer, bundan memnûn oldu ve ÅŸükretti:

"Elhamdülillâh yâ Rabbî! Bana, yanıldığımda beni doÄŸrultacak bir cemâat nasîb ettin!" dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kalbinde nifâk alâmeti bulunanları, ümmetin selâmeti bakımından sadece Huzeyfe -radıyallâhü anh-'a bildirmiÅŸtir. Bunu bilen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, kendisinden endîÅŸe ederek birgün Huzeyfe -radıyallâhü anh-'a:

"-Yâ Huzeyfe! Allâh aÅŸkına söyle; bende nifâk alâmeti var mıdır?" diye sordu.

Hazret-i Huzeyfe de:

"-Yâ Halîfe! Yalnız sana te'mînat veririm; sende nifâk alâmeti yok!.." dedi.

Hasan-ı Basrî -radıyallâhü anh-, talebesi olan muhaddis Tâvûs'a:

"-Yâ Tâvûs! Hadîs öÄŸretmek sana gurûr veriyorsa, bu ilmi okutmaktan vazgeç!" dedi.

Gazâlî Hazretleri, üçyüz talebeye ders verirken:

"-Ben bu kadar talebeye ders vermekle Allâh rızâsında mıyım, yoksa ÅŸöhrete maÄŸlûb olarak uçurumun kenarında mıyım?!." diye büyük bir endîÅŸeye kapıldı.

Bundan sonra Gazâlî Hazretleri, mal ve mülkünü kifâyet mikdarına indirdi. Bir müddet dersi bıraktı ve inzivâya çekilip Cenâb-ı Hakk'a ilticâ hâlinde yaÅŸadı. Böylece Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in rûhâniyeti tecellî etti ve huzûra kavuÅŸtu. Nihâyet geçirdiÄŸi ihtilaçlardan kurtulmuÅŸ olarak: {Hamdolsun huzûra erdim.} dedi. Artık bambaÅŸka bir Gazâlî olarak ortaya çıktı.

Yavuz Sultan Selîm Han, zaferlerden zaferlere nâil olduÄŸu Mısır seferinden dönerken İstanbul halkının kendisini büyük bir heyecanla beklediÄŸini haber aldı. Bunun üzerine ÅŸehre yaklaÅŸmış olmasına raÄŸmen ordusunu Çamlıca'nın arka eteklerinde konaklatarak hemen İstanbul'a girmedi. Nefsine maÄŸlûb olmamak için binbir endîÅŸeye bürünerek lalası Hasan Can'a:

"-Lala! Hava kararsın, herkes evlerine dönsün de ondan sonra İstanbul'a girelim. Fânîlerin alkışları, zafer takları ve iltifâtları bizi nefsimize maÄŸrûr edip yere sermesin!.." dedi.

Nihâyet akÅŸam olup her yer karardıktan sonra gizlice ve alâyiÅŸsiz bir ÅŸekilde ÅŸehre girdi.

Kalb, ilâhî nazara mekândır. İbâdetlerin fazîleti, kalbin berraklığına göredir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

"O gün, ne mal fayda verir, ne de evlâd! Ancak Allâh'a kalb-i selîm (temiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ!." (eÅŸ-Åžuarâ, 88-89)

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, kalb-i selîmle ilgili ÅŸu misâli verir:

"Yûsuf -aleyhisselâm-, seferden gelen bir dostuna:

"Bana ne hediye getirdin?" diye sorar.

Dostu cevaben:

"Sende mevcûd olmayan nedir? Ancak senin cemâlinden daha güzel bir ÅŸey olmadığı için sana bir ayna getirdim ki, her vakit sendeki cemâl tecellîlerini onda müÅŸâhede eyleyesin!.." dedi."

Hakk Teâlâ Hazretleri ise, her ÅŸeyden münezzehtir. Bütün güzelliklerin asıl hâlıkı ve asıl müsebbibidir. O'nun yüksek huzûruna kalb-i selîmi muhâfaza ederek gitmek îcâb eder ki, O'nda eÅŸsiz ve sonsuz cemâl ve esrâr tecellîleri müÅŸâhede olunsun!..

Nitekim hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:

"Hiç ÅŸüphesiz ki Allâh Teâlâ, sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; ancak kalblerinize nazar eder."

Allâh'ım! Bizleri sırât-ı müstakîme ulaÅŸtır; hidâyet eyle! Kendilerine nîmet verdiÄŸin peygamberlerin, sıddîkların, ÅŸehîdlerin ve sâlihlerin o vuslat seâdeti ve lutfuyla dolu yoluna tâbî kıl! İstikâmetten ayırma! Gazaba uÄŸrayanların ve dalâlete düÅŸenlerin hüsrâna çıkan helâk ve kahır dolu süflî yollarından muhâfaza eyle!

Âmîn!.
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim