Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow İstiÄŸnâ
İstiğnâ
Yıl: 2001 - Ay: Eylül - Sayı: 187
Mekkeli muhâcirlerden Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- anlatır:

"Biz her ÅŸeyimizi Mekke'de bırakıp Medîne'ye hicret ettiÄŸimiz sıralarda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, benimle Ensar'dan Sad bin Rebî arasında kardeÅŸlik kurmuÅŸtu. Bunun üzerine, Sad bin Rebî:

"-Ben, mal bakımından Ensâr'ın en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım. İşte malım, buyur." dedi.

Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- ise bütün bunlardan müstaÄŸnî bir tavırla ona:

"-Allâh malını ve imkânlarını sana hayırlı ve mübârek eylesin kardeÅŸim. Benim bunlara ihtiyâcım yok. Sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî_" dedi.

Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- çarşıya gidip ticârete baÅŸladı. Çok geçmeden epeyce bir kazanç saÄŸladı ve aÄŸniyâ-yı ÅŸâkirîn (ÅŸükreden zenginler) zümresine dâhil oldu.

Aradan yıllar geçti ve mü'minler İslâm'ın güçlü ve ihtiÅŸâmlı devrini idrâk ettiler. Birgün iftar vaktinde Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-'ın önüne, oÄŸlu birkaç çeÅŸit yemek koyduÄŸunda, o bundan mahzûn olarak:

"-Musab bin Umeyr ÅŸehîd olduÄŸu zaman, cesedini örtecek bir kefen bulunamadı. Üzerine sarılan kefen kısa geldi; başı örtülse ayağı, ayağı örtülse başı açık kalıyordu. Sonunda kefenini başına doÄŸru çektik ve ayaklarını da güzel kokulu bir ot ile örttük! Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- ÅŸehîd olduÄŸunda da, üzerini ihtiyar kadınların giydiÄŸi eski bir hırka ile örtmüÅŸlerdi.

Bana ise, Cenâb-ı Hak dünyâda bu kadar çok nîmet bahÅŸediyor. Acabâ ukbâda tenkîs mi edecek?! Acabâ âhıretteki hakkımı bu dünyâda mı tüketiyorum? Yarın Allâh'ın huzûrunda bu nîmetlerin hesâbını nasıl vereceÄŸim?!" dedi ve yaÅŸlı gözlerle sofrayı terk etti.

İşte İslâm büyüklerinin, Hak yolunda kalben sergiledikleri üstün bir kulluk ve dünyâya karşı alâkalarını aksettiren ne güzel bir zühd ve istiÄŸnâ hâli. Zîrâ onların âleminde zühd, Allâh sevgi ve korkusu ile O'ndan baÅŸka her ÅŸeyin kalbde deÄŸerini yitirmesi, gönülde bir kıymet ifâde etmemesi; istiÄŸnâ da, zühdün üst seviyesi olarak kalben yaÅŸanmaktaydı.

Buna göre istiÄŸnâ, ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliÄŸi ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve baÅŸkasının elindekine tenezzül etmemektir. Yine istiÄŸnâ:

"Kanaat, bitmez-tükenmez hazînedir."

hadîs-i ÅŸerîfi mûcibince, kalbin Hak Teâlâ ile yakınlık netîcesinde mânen zenginleÅŸerek huzura ermesidir. Zîrâ kanaatle zenginleÅŸen bir kalb, dünyevî endiÅŸe ve korkulardan selâmet bulur. Rûh, sonsuzluÄŸu idrâk eder ve böylece mü'minde fânî hazların câzibesi, ömrünü tüketir.

Bu hâli en güzel bir kemâlât ile yaÅŸayarak kalben zirveleÅŸen Hak dostlarının hayatları istiÄŸnâ misâlleriyle doludur:

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın halîfeliÄŸi zamanında Sûriye, Filistin, Mısır gibi beldeler fethedildi ve İran toprakları baÅŸtanbaÅŸa İslâm devletinin sınırlarına dâhil oldu. Bizans ve İran'ın zengin hazîneleri İslâm dünyâsının merkezi olan Medîne-i Münevvere'ye akmaya baÅŸladı. Mü'minlerin refah seviyesi ziyâdeleÅŸti. Fakat mü'minlerin halîfesi Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu refah seviyesine karşı müstaÄŸnî kalmış bir gönül zirvesinde devletin ihtiÅŸâmına, beytü'l-mâlin zenginliÄŸine raÄŸmen, yamalı elbisesiyle hutbe okuyordu. Bâzen borçlanıyor, sıkıntı içinde hayâtını idâme ettiriyordu. Çünkü o, hazîneden ancak kifâyet miktarı bir tahsisat almayı tercih ediyor ve bununla da zor geçiniyordu.

Ashâbın ileri gelenleri onun bu hâline daha fazla dayanamadılar. Halîfenin nafakasını artırmayı düÅŸündüler. Fakat bunu teklif etmekten çekindikleri için Hazret-i Ömer'in kızı ve aynı zamanda Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in zevcesi Hazret-i Hafsa -radıyallâhu anhâ-'ya baÅŸvurdular. İsimlerini vermeyerek babasına bu teklifi arz etmesini istediler. Hafsa -radıyallâhu anhâ-, ashâbın bu teklifini babasına açtı. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in gün boyu açlık çekip de karnını doyuracak bir tek hurma bile bulamadığı günlere ÅŸahid olmuÅŸ olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-,1 kızı Hafsa'ya:

"-Kızım! Rasûlullâh'ın yeme-içme ve giyimde hâli nasıldı?" diye sordu.

"-Kifayet miktarı (ancak yetecek derecede) idi." cevâbını alınca, Hazret-i Ömer sözüne ÅŸöyle devâm etti:

"-İki dost (Hazret-i Peygamberle Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Birincimiz (Hazret-i Peygamber) makâmına vardı. DiÄŸeri (Ebû Bekir) aynı yoldan giderek birinciye kavuÅŸtu. Üçüncü olarak ben de arkadaÅŸlarıma ulaÅŸmak isterim. EÄŸer fazla yükle gidersem, onlara yetiÅŸemem! Yoksa sen, bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misin?" dedi.2

Åžüphesiz ki Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın bu tavrı, yüksek bir kalbî duyuÅŸun eseridir. Hak ve hukûku bilfiil yaÅŸayarak âleme adâlet tevzî eden Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın sayısız fazîlet menkıbeleri, mânevî eÄŸitimde örnek alınacak en güzîde nümûnelerdendir.

Gerçekten insanlar, sanatkârlar ve dâhîleri takdîr ederler. Lâkin onların ÅŸahsî davranışlarını taklîde yönelmezler. Taklîd edilenler, saÄŸlam karakterli, vakarlı ve müstaÄŸnî ÅŸahsiyetlerdir. Ancak böyle kimselerin yüksek ve zirve kiÅŸilikleri hayatlarından sonra da ümmete bir ibret sergisi ve fazîlet tâlimi olarak nakledilir.

Allâh Rasûlü'nün ÅŸahsiyetine hayrân olup O'nun izinden giden ashâb;

"İslâm'a iletilip kendine yetecek bir rızk ile yetinen kiÅŸiye ne mutlu." (Tirmizî, Zühd, 35) buyuran Varlık Nûru'nun dünyâya bakış tarzını kendi hayatlarına hâkim kılmadıkça bu ulvî kâfileye yetiÅŸilemeyeceÄŸinin idrâki içindeydiler. Onlar, nebevî terbiye ile eÄŸitim gördüklerinden, ümmete fazîlet ölçüleri sergileyen rehber insanlar oldular. Kendisi muhtâc olduÄŸu hâlde bir baÅŸka muhtâc din kardeÅŸini gördüÄŸünde nefsinden ferâgat ederek mü'min kardeÅŸini nîmete daha lâyık görebilme ve imkânını ona devredebilme fazîletini insanlığa yine onlar tâlim ettiler.

Hazret-i ÂiÅŸe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz buyurur ki:

"Rasûlullâh'ın evinde asla doyuncaya kadar yemezdik. Dilesek doyabilirdik. Fakat (mü'min kardeÅŸlerimizi nefsimize tercih ederek) îsâr ederdik."

Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- da, Hendek savaşı öncesinde büyük hendeklerin kazıldığı o zor zamanlardaki bir hatırasını ÅŸöyle nakleder:

"Biz hendek kazarken çok sert bir kayaya rastladık. Ashâb, Rasûlullâh'a gelip, durumu arz edince Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizzat hendeÄŸe indi. Kazmayı eline alıp indirince o sert kaya kum gibi dağıldı. Bu mûcizevî tecellî cereyân ederken gördük ki, Allâh'ın Rasûlü açlıktan karnına taÅŸ baÄŸlamış. Zîrâ orada kaldığımız üç gün boyunca hiçbir ÅŸey yememiÅŸtik. Bunun üzerine:

"-Yâ Rasûlallâh! Eve kadar gitmeme müsâade buyurunuz." dedim. İzin verdi. Eve geldim ve zevceme:

"-Ben Rasûl-i Ekrem'in hâline dayanamıyorum. Evimizde yiyecek bir ÅŸey yok mu?" dedim. Zevcem:

"-Biraz arpa ile bir keçi yavrusu var." dedi.

Ben oÄŸlağı kestim, âilem arpayı öÄŸütüp ekmek yaptı. Eti de tencereye koyduk. Ekmek piÅŸmek üzere ve tencere taÅŸlar üzerinde kaynamakta iken Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e gidip:

"-Biraz yemeÄŸimiz var. Bir-iki kiÅŸiyle bize buyurunuz." diye ricâ ettim.

Peygamber Efendimiz:

"-Ne kadar yemeÄŸiniz var?" diye sordu. Olanı söyledim.

"-Hem çok, hem de iyi! Âilene; diye tenbih et." buyurdu. Ashâbına da: "Kalkınız!" emrini verdi. Muhâcirler ve ensâr hep birlikte kalktılar.

Bunun üzerine âileme gidip (yemeÄŸin azlığı ve zâhiren kâfî gelmeyeceÄŸi endiÅŸesiyle o an için küçük bir ÅŸaÅŸkınlık yaÅŸayarak):

"-İşte Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhâcir, ensâr ve bunlara katılan diÄŸerleriyle berâber geliyorlar." dedim.

Âilem:

"-Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hazırlığımızın ne kadar olduÄŸunu sormadı mı?" dedi.

"-Evet, sordu." dedim.

"-Öyleyse müsterih ol." dedi.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelenlere:

"-Giriniz, sıkışmayınız." buyuruyor, ekmek kesiyor, üzerine et koyuyor, etin suyunu da bunun üstüne döküyordu. Nihâyet bütün ashâb doydu. Yemekten bir miktar da arttı. Âileme hitâb ederek:

"-Bunu ye ve komÅŸularına ikrâm et. Çünkü açlık ortalığı kapladı." buyurdu." (Hadislerle İslâm, İmam Nevevî, sf. 363, Dr. Mustafa el-BuÄŸa, Muhyiddin Mistu, Terc. Ahmed Âlim)

Bu hadîs-i ÅŸerîfte ifade edildiÄŸi vechile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yemeÄŸe birkaç kiÅŸiyle kendisinin davet edilmesine mukabil gönlü bu hâle râzı olmayıp diÄŸer ashâbı da beraberinde götürerek rahmet ve ÅŸefkat dolu gönlünün diÄŸergâmlık vasfını sergilemiÅŸ ve "ümmetî, ümmetî" sırrını tezahür ettirmiÅŸtir. Ayrıca davet evine vardıklarında, elbette bütün ashabın önce onun yemesi arzusuna raÄŸmen, evvelâ sahabesine ikrâmda bulunup onlarla beraber doyması, üstelik bizzat hizmet etmesi ve bütün ashabı doyurduktan sonra ev halkının kalan yemeÄŸi dağıtmasını istemeleri, onun gönlünün engin merhamet ve ÅŸefkatinin kâ'bına varılmaz sayısız tezâhürlerindendir ki, bizler de onun bu ÅŸefkatine sığınıyor ve: diyoruz.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yaÅŸadığı zühd ve takvâ hayatıyla darlıkta olduÄŸu gibi bollukta da dâimâ aza kanaat eder, Allâh Teâlâ'ya ÅŸöyle ilticâ ederdi:

"Allâh'ım! Muhammed âilesinin azığını yetecek kadar (kifaf miktarı) kıl." (Buhârî, Rikak, 17)

Hayat ve hâdiseler karşısında bu nebevî üslûbu benimseyenlerin ÅŸiârı olan "zühd" ve "takvâ" bâzen yanlış anlaşılmaktadır. Bunların, dünya nîmetleri ve zenginlikten tamamen el-etek çekmek olduÄŸu zannedilmektedir. Halbuki ancak varlıkla îfâ edilebilen mâlî ibâdetler de Hak katında çok kıymetlidir. Kur'ân-ı Kerîm'de 200 yerde infak kelimesi geçmektedir. İslâm'ın beÅŸ temel esâsından ikisi olan hac ve zekâtın îfâsı, dînen zenginliÄŸin asgarî ölçüsü sayılan nisâb miktarı dünyâlığa sahip olmakla mümkündür. Ayrıca "veren el"in "alan el"den üstün olduÄŸu yolundaki İslâmî kâide de bu ibâdetlerin nisâbına sahip olmayı teÅŸvîk eden diÄŸer bir keyfiyettir. O hâlde zühd, dînin teÅŸvîk ettiÄŸi bir husûsa aykırı olamaz.

Günâh ve gaflete düÅŸmek korkusuyla dünya nîmetlerine müstaÄŸnî davranmanın, zühd ve takvâ îcâbı olduÄŸu bir gerçektir. Lâkin, bu istiÄŸnâ kalbîdir; fiilî ve zâhirî deÄŸildir. Yâni zühd ve istiÄŸnâ, dünyâ nîmetleri ile meÅŸgûl olmakla birlikte onları kalbe sokmamaktır. Bu itibarla zühd, fakirlik deÄŸil; zengin-fakir her mü'mine gereken kalbî bir tavırdır. İlâhî takdîr netîcesinde zâhiren fakr u zarûret içinde yaÅŸayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peÅŸinde sürüklenmekteyse, zühd ve istiÄŸnâ ehli sayılamaz. Zîrâ zühd ve istiÄŸnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat deÄŸil; irâdî olarak kalbi dünyâya esîr olmaktan muhâfaza etmektir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, dünyâ hayâtında insanı, varlık deryâsında yüzen bir gemiye teÅŸbîh ederek ÅŸöyle der:

"Åžâyet deryâ, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat dalgalar geminin içine girmeye baÅŸlarsa onu helâke götürür."

Gerçekten dünyâ nîmetlerinin, kalbi Allâh'tan alıkoyup kendine bendetmek husûsundaki mânevî tehlikesi, inkâr edilemez. Esâsen, her mü'min Kur'ân-ı Kerîm'de bu tehlikeden "mal" ve "evlâd" için buyurulan "fitne" tâbiriyle îkaz edilmiÅŸtir. Buna göre dünyâ ile meÅŸgûl olurken kalbi gafletten korumalıdır. Kalb, dünyâ muhabbetinden korunamadığı takdirde dünyânın zerresi bile merduddur.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"(Nefsâniyetle dolu) dünyâ lezzetleri, âhıretin acılarıdır. (İmtihan mâhiyetindeki) dünyânın acıları ise âhıretin lezzetleridir." buyurmuÅŸtur.

DiÄŸer bir hadîs-i ÅŸerîfte ise:

"Dünyâ tatlıdır ve manzarası hoÅŸtur. Åžüphesiz ki Allâh, dünyânın idâresini size verecek ve nasıl davranacağınıza, ne gibi iÅŸler yapacağınıza bakacaktır. O hâlde dünyâdan sakının..." (Müslim, Zikir, 99) buyurmuÅŸtur.

***

Birgün sabah namazı için evden çıkmak üzere iken dışarıda iki kedinin canhıraÅŸ feryatlarını duydum. Merak ettim ve bahçeye çıktığımda onlara dikkat ettim. Gördüm ki, iki kedi karşı karşıya duruyor ve saldırmaya hazır birer küçük kaplan gibi hırlayarak hiç kıpırdamadan birbirlerine çakmak çakmak bakıyorlardı. Tüyleri diken diken olmuÅŸtu. En ufak bir hamlede yek diÄŸerini parçalamak azminde idiler. Bu kadar aşırı hasımlaÅŸmanın sebebi nedir acaba diye düÅŸünürken gördüm ki, ortada bir fare var, ölmüÅŸ küçük bir fare. MeÄŸer kediler o fare leÅŸini elde etmek için bunca mücadeleye giriÅŸmiÅŸler. MeÄŸer yekdiÄŸerini hırpalama veya hırpalanma pahasına birbirlerine karşı göze aldıkları zararın sebebi ortadaki küçük bir fare lâÅŸesi imiÅŸ!..

Bu tablo aslında büyük bir ibret sergiliyordu. Bir lâÅŸeden müstaÄŸnî kalamayışın dûçâr ettiÄŸi ve edeceÄŸi kötü neticeleri aksettiriyordu. Bir bakıma dünyaya râm olanların boÅŸ ihtirasları uÄŸruna âhıret hüsranını tercih etmelerini tedâî ettiriyordu. Nice gaflet erbabının sımsıkı sarılıp peÅŸine düÅŸtüÄŸü fânî heves, istek ve meyiller ile geçici makam, mevkî ve riyâset davalarının bir lâÅŸeden ibaret olduÄŸunu anlatıyor ve bunların ebedî bir saltanatı hebâ etmeye deÄŸmeyeceÄŸine iÅŸarette bulunuyordu. İşte bu hebâ ediÅŸin altında kulun istiÄŸnâyı ve raÄŸbeti yanlış yere yöneltmesi vardır. Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak ÅŸöyle buyurur:

"İnsanoÄŸlu kendini müstaÄŸni sayarak azgınlık eder. (Oysa ey insanoÄŸlu!) DönüÅŸ, ÅŸüphesiz ki Rabbinedir." (el-Alak, 6-8)

Mânen ham bir insan, dünya menfaatleri peÅŸinde hırsla çırpınır durur. Bir ÅŸey elde edince de, gaflet sarhoÅŸluÄŸuna dalar. Åžâyet elde edemezse bu sefer kedere boÄŸulur. Mal, mevkî ve rızık için gereÄŸinden fazla endiÅŸelenmek, kalbi dünyâya râm ederek ona köle hâline getirir. Dünyâ, kul ile Rabbi arasında perde olunca da, kulu mânen helâke sürükler. Bu gaflet devâm ettikçe kul o hâle gelir ki, zâhiren ifâde etmese bile hakîkatte Allâh Rasûlü'nün buyurduÄŸu gibi:

"... Onların ÅŸerefleri servetleridir, dînleri paralarıdır, kıbleleri de kadınlarıdır. Onlar mahlûkâtın en ÅŸerlileridir..." (Deylemî, Kitâbu'l-Fiten) hükmünün muhtevâsına sürüklenir. Rabbimiz cümlemizi muhâfaza buyursun!

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

"... Allâh'a yemîn ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiÄŸi gibi dünyânın sizin de önünüze serilip onların dünyâ için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyânın onları helâk ettiÄŸi gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum." (Buhârî, Rikak, 7) buyurmuÅŸtur.

Bu sebeple dünyâya lâyık olduÄŸu kadar ehemmiyet vermeli ve kalbi onunla fazlaca meÅŸgûl etmekten sakınmalıdır.

Dünyâ, bütünüyle âlemlerin Rabbinin mülkünden bir damladır. Âhıret hayâtına kıyas edildiÄŸinde dünyâ hayatı da -nebevî tâbirle- deryâya parmağını daldırıp çıkaran birinin parmağında kalan su kadar bile deÄŸildir.3 Yüce Rabbimiz:

"Bu dünya hayatı bir eÄŸlenmeden, bir oyundan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Ahıret yurduna gelince; ÅŸüphe yok ki o, hayatın ta kendisidir, bunu bilmiÅŸ olsalardı." (el-Ankebût, 64) buyurmuÅŸtur.

Hakîkaten bunu bilenlerin gönül gözünde dünyâ bir hiçten ibârettir. Onların yegâne arzusu Allâh rızâsıdır. Yûnus Emre ne güzel söyler:

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluÄŸa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana Seni gerek Seni

Gafil insanların gözlerini kamaÅŸtırarak çoÄŸu kere kulu dalâlete düÅŸüren dünyanın para, pul, ÅŸan, ÅŸöhret ve ÅŸehvetleri, selîm bir kalbe sahip olanlar için aslâ bir kıymet ifâde etmez. Evliyâullâh ve sâlih mü'minler, dâimâ Hakk'ın rızâsını gözetirler ve istikâmetlerinden zerre kadar ayrılmazlar. Onlar dünyânın aldatmacalarına karşı dâimî bir uyanıklık hâlindedirler.

Yahyâ b. Muâz -rahmetullâhi aleyh- ÅŸöyle der:

"Ârif, âhıreti saÄŸ eline, dünyayı sol eline almış, gönlünü de Hakk'a çevirmiÅŸtir. Artık hiçbir ÅŸey onu Hakk'tan baÅŸkasıyla meÅŸgul edemez."

Hazret-i Mevlânâ Mesnevî'sinde ÅŸöyle der:

"Dünya, Allâh'tan gâfil olmaktır. Yoksa para, kumaÅŸ, kadın ve evlâd sahibi olmak deÄŸildir. Seni oyalayıp Hak'tan gâfil kılan ne varsa senin dünyan odur."

Yâni istiÄŸnâ, sadece mal-mülk ve servete karşı deÄŸildir. Kulu Rabbinden gâfil kılan bütün varlık ve meÅŸgûliyetlerden kalben sakınmak îcâb eder.

Kalbleri Allâh'tan gâfil bırakan en güçlü müessirlerden biri de "hubb-i riyâset, liderlik ve saltanat arzusu"dur. Dünya târihi, hırsla saltanat sâhibi olmak isteyen veya liderlik mevkiini korumak için nice zulumler iÅŸleyen zâlimlerle doludur. Ancak İslâm târihinde gönlü Hakk'a baÄŸlı olup saltanat arzusuna esîr olmayan ve gerektiÄŸinde elindeki güç ve otoriteyi kendi arzu ve irâdesiyle devredebilme olgunluÄŸuna ermiÅŸ âbide ÅŸahsiyetler mevcuddur. Özellikle târihte üç ÅŸahıs vardır ki bunlar, İslâm birliÄŸi uÄŸruna kâ'bına varılmaz bir ferâgat örneÄŸi sergileyerek arkalarından serâpâ hayır ve fazîlet hâtırâları bırakmışlardır.

Bunların ilki peygamber torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-'tır. Hasan -radıyallâhu anh-, devletin bölünmemesi uÄŸruna halîfeliÄŸi altı ay îfâ ettikten sonra bunu büyük bir kalbî olgunlukla Muâviye'ye devrederek siyâsî çekiÅŸmelerin önüne geçmiÅŸ ve büyük kitlelerin birbirleriyle çarpışarak kardeÅŸ kanının seller misâli akmasına mânî olmuÅŸtur.

İkincisi de doÄŸu illerini büyük bir sevgi seli hâlinde, hiç kılıç kullanılmadan Osmanlı'ya baÄŸlayan İdrîs-i Bitlisî Hazretleri'dir.

Üçüncüsü ise Barbaros Hayreddîn PaÅŸa'dır ki, koca Cezâyir'in ve daha nice yerlerin sultanı durumunda iken, emri altındaki memleketi birlik ve bütünlük için Osmanlı sultanına baÄŸlı bir eyâlet hâline getirmiÅŸ ve kendisi de o büyük devletin me'mûru olmayı bir ülkenin hükümdarlığına tercih etmiÅŸtir.

Süleyman -aleyhisselâm-, mal-mülk ve saltanat sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için kendisini fakir addederdi. Sabahleyin kalkınca, fakir ve garip kimselerin yanına gider, büyük bir tevâzû ile onlarla oturur:

"Fakir, fakirlere yakışır." derdi.

Hülâsa, dünyâda hiç kimseye muhtaç olmamak için çalışıp, helâlinden mal-mülk edinmek kusur deÄŸil bilakis:

"Herhangi birinizin iplerini alıp daÄŸa gitmesi ve sırtına bir baÄŸ odun yüklenip onu satması ve Allâh'ın bu sebeple onun ÅŸerefini koruması, verseler de vermeseler de insanlardan bir ÅŸeyler dilenmesinden daha hayırlıdır." (Buhârî, Zekat, 50-53; Nesâî, Zekât, 85) hadîs-i ÅŸerîfi mûcibince bir meziyettir. Zîrâ varlıklı ve kuvvetli bir mü'min daha fazla infak eder, daha çok insana iÅŸ imkânı hazırlar, hayır iÅŸlerine koÅŸar ve netîcede "İnsanların hayırlısı, insanlara hayırlı olandır." hadîsinin sırrına mazhar olur. Yanlış olan; dünyadan nasîbini aramak deÄŸil, ona gönlü kaptırmak, dinî ve vicdânî vazifeleri ihmâl etmek, cimrilik edip dünyâya esîr olmaktır. Unutmamalı ki paranın yeri kasa ve kesedir, gönül deÄŸildir!

O hâlde bu hususta da riâyet etmemiz gereken nebevî ölçü ÅŸudur:

"Dünyâya gönül baÄŸlama ki Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki halk seni sevsin." (İbn-i Mâce, Zühd, 1)

Cenâb-ı Hak cümlemizi sevip sevdirdiklerinden eylesin! Kendinden gayriye, yâni mâsivaya karşı gönlümüze nebevî bir istiÄŸnâ ihsân buyurup bütün raÄŸbet, alâka ve baÄŸlılığımızı yüce aÅŸkına ve emr u femânına tahsîs kılsın!

Âmin...
Dipnotlar: 1. Bkz. Müslim, Zühd, 36 2. Åžehbender-zâde Ahmed Hilmi, Târih-i İslâm, c. I, s. 367 3. Bkz. Müslim, Cennet, 55
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim