Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow İsâr
İsâr
Yıl: 2001 - Ay: Mayıs - Sayı: 183
Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- bir seyahat esnâsında, bir hurma bahçesine uÄŸradı. Bahçenin hizmetçisi siyahî bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirmiÅŸlerdi. Bu sırada bir köpek geldi. Köle, ekmeklerden birini ona attı. Köpek ekmeÄŸi yedi. Öbürünü attı. Onu da yedi. Üçüncüyü de attı. Onu da yedi.

Bunun üzerine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- ile köle arasında ÅŸöyle bir konuÅŸma oldu:

"- Senin ücretin nedir?"

Siyahî köle:

"- İşte gördüÄŸünüz üç ekmek."

"- Niçin hepsini köpeÄŸe verdin?"

Köle:

"- Buralarda hiç köpek yoktu. Bu köpek uzak yerden gelmiÅŸtir. Aç durmasına gönlüm râzı olmadı." dedi.

Abdullah -radıyallâhu anh-:

"- Peki bugün sen ne yiyeceksin?"

Köle:

"- SabredeceÄŸim, günlük hakkımı Rabbimin bu aç mahlûkuna devrettim." dedi.

Abdullah -radıyallâhu anh-:

"- Sübhânallâh! Benim çok cömert olduÄŸumu söylerler. Bu köle benden daha cömertmiÅŸ!" buyurdu.

Ardından da o köleyi ve hurma bahçesini satın aldı ve köleyi azad edip, hurmalığı ona bağışladı. (Kimya-yı Seâdet)

Böyle müÅŸfik, merhametli ve derin duygulu ÅŸahsiyetler yetiÅŸtiren İslâm, ictimâî nizamda fakir ve zengin arasındaki husûmet ve hasedi izâle etmek, dengeyi muhâfaza ve muhabbeti temin etmek için zekâtı farz kılmıştır. İslâm kardeÅŸliÄŸini daha ileri bir seviyede gerçekleÅŸtirmek ve her mü'mini "ganî bir gönle sâhib kılmak" için vicdânî bir mecbûriyet olan infâkı teÅŸvîk etmiÅŸ ve onu da "îsâr" ile zirveleÅŸtirmiÅŸtir. Zîrâ dînin asıl gâyesi, Allâh'ın birliÄŸini tasdikten sonra güzel insan, zarif insan ve derin insan yetiÅŸtirebilmek sûretiyle cemiyete huzûru hâkim kılabilmektir.

Bu olgunlaÅŸma, ancak gönülde tezâhür eden ÅŸefkat ve merhamet hissi ve onun en güzel bir tezâhürü olarak da kendi imkânını paylaÅŸabilmek, hattâ bunun da ötesinde îsâr tâbir olunan ve kendi ihtiyâcına raÄŸmen sâhib olunan nîmetlerden vazgeçerek onları verebilmenin fazîlet ve seviyesine ulaÅŸabilmektir.

Merhamet, bir müslümanın kalbinde hiç sönmeyen bir ateÅŸtir. Merhamet, insanlığımızın bu âlemdeki en mûtenâ cevheridir ki kalb yoluyla bizi Hakk'ın vuslatına istikâmetlendirir. Merhametli mü'min, cömert, mütevâzî, hizmet ehli ve aynı zamanda rûhlara nizâm ve hayat aşısı yapan bir gönül doktorudur. Yine merhametli mü'min her sahadaki hizmetini sevgi ve ÅŸefkat ile yapmasını bilen ümit ve îmân kaynağı bir varlıktır. O, rûhlara huzur bahÅŸeden her gayretin ön safında bulunur. Yine o, sözü ile, yazısı ile, hâli ile her sefâlet, çile ve ızdırabın civârında yerini alır. O, dertlinin, muzdaribin yanında, sâhipsizlerin ve ümitsizlerin baÅŸ ucundadır. Zîrâ bir mü'minde îmânın ilk meyvesi rahmet ve merhamettir. İnsanlığın ahlâkı da Kur'ân ile tamamlanmıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'i açtığımızda karşımıza çıkan ilk sıfât-ı ilâhiyye Rahmân ve Rahîm'dir. Rabbimiz, yüce zâtını, "merhametlilerin en merhametlisi" olarak müjdeler ve kuluna kendisinin ahlâkıyla ahlâklanmasını emir buyurur. Dolayısıyla Hakk'a muhabbetle dolu bir mü'min yüreÄŸinin, Rabb'in bütün mahlukâtını ÅŸefkat ve merhametle kuÅŸatması îcâb eder. Rabb'i sevmenin netîcesi O'nun mahlûkâtına muhabbet ve merhametle yönelmektir. Seven, sevilene karşı sevdiÄŸi ölçüde fedâkârlık yapmayı bir zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Allâh'ın mahlûkâtına infak, Allâh'a muhabbet demektir.

Gerçekten Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın nev'i çoktur. Bunların zirvesi ise ifade ettiÄŸimiz gibi îsârdır. Bu, baÅŸkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercih etme fazîletidir. Bu ise her olgun mü'minin vicdânen mükellef bulunduÄŸu diÄŸergâmlık ve hassâsiyetin en yüksek noktadaki bir tezâhürüdür. Îsârın feyizli iklîmine girebilmek, ancak rakîk kalblerin ve ince rûhların kârıdır. Zîrâ asıl îsâr, fakirlikten korkmaksızın verebilmektir. Bu hâl, en güzel ve mükemmel sûrette peygamberler ve ehlullâhın hayatlarında sergilenmiÅŸtir. Elbette böyle bir zirveye çıkabilmek ve o yüce yıldızlara ulaÅŸbilmek herkesin harcı deÄŸildir. Ancak o ufuklara ne kadar yaklaÅŸabilirsek o kadar deÄŸerli nasîbler elde edeceÄŸimiz hakîkatine binâen îsâr hususunda en ufak bir adım dahî bizler için vazgeçilmez bir ebedî kârdır.

Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-'ın rivâyetine göre; bir adam Peygamber Efendimiz, -sallallâhu aleyhi ve sellem-'e gelerek:

"- Ey Allâh'ın Rasûlü! Ben açım." dedi.
 

Rasûlullâh Efendimiz, hanımlarından birine haber salarak yiyecek bir ÅŸeyler göndermesini istedi. Fakat mü'minlerin annesi:

"- Seni peygamber olarak gönderen Allâh'a yemin ederim ki, evde sudan baÅŸka bir ÅŸey yok." dedi.

DiÄŸer hanımlarının da aynı durumda olması üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashabına dönerek:

"- Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?" diye sordu.

Ensardan biri:

"- Ben misafir ederim, yâ Rasûlallâh!" diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:

"- Evde yiyecek bir şey var mı?" diye sordu. Hanımı:

"- Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceÄŸi kadar bir ÅŸey var." dedi. Sahabî:

"- Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafir içeri girince de lambayı söndür. Biz de sofrada yiyormuÅŸ gibi yapalım." dedi.

Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu; onlar da aç yattılar.

Sabahleyin o sahabî Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanına gitti. Onu gören Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- ÅŸöyle buyurdu:

"- Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allâh Teâlâ ziyâdesiyle memnun oldu." (Buharî, Menâkıbu'1-ensar, 10; Tefsîru sûre (59), 6; Müslim, EÅŸribe, 172)

Hak dostlarından RamazanoÄŸlu Mahmud Sâmî Hazretleri, Hukuk tahsili yapmış olmalarına raÄŸmen, bir kul hakkına girmek korku ve endiÅŸesiyle bu meslekle iÅŸtigâl etmeyip, Tahtakale'de bir iÅŸyerinin muhasebe defterini tutmayı tercih etmiÅŸlerdi. Hazret, iÅŸe gitmek için vapurla Karaköy'e geçerdi. Karaköy'den Tahtakale'ye kadar ise, dolmuÅŸa binmek yerine, bu ihtiyâcından fedâkârlık yaparak yürüyerek gider, o dolmuÅŸ parasını da infâk ederdi. Büyüklerin bu yüksek ahlâk ve hâlleri bizler için ne güzel bir nümûnedir.

Hakîkaten, ÅŸahsî rahat ve konfordan, evlerin dekorundan, günlük harcamalardan yapılacak küçük fedâkârlıklarla bile olsa, bu yüce ahlâktan herkes nasîbince hisse almaya çalışmalıdır.

Îsâr, cömertliÄŸin de zirvesidir. Zira cömertlik, malın fazlasından kendine lâzım olmayanı vermektir. Îsâr ise, muhtâc olduÄŸu bir ÅŸeyi kendisinden koparıp vermesidir. Îsârın mânevî mükâfâtı da kulun fedâkârlığı nisbetindedir. Cenâb-ı Hak, Mekkeli muhâcirlere imkânlarını devreden ve onların ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercihan gideren Ensâr-ı kirâmı ÅŸöylece methediyor:

"... Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları kendilerine tercih ederler (îsâr ederler). Kim nefsinin cimriliÄŸinden korunursa, iÅŸte onlar kurtuluÅŸa erenlerdir." (el-HaÅŸr, 9)

Yermuk Seferi'nde ÅŸehîd olmak üzere bulunan üç yaralı mücâhide ayrı ayrı verilmek istenen suyu her biri diÄŸerine havâle etmiÅŸ, neticede hiçbirine vefât etmeden yetiÅŸilip su verilememiÅŸ ve hepsi de son nefeslerinde bir yudum suya hasret kalarak ÅŸehîd olmuÅŸlardır.

Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-'ın Åžam'a gidiÅŸinde deveye binme sırası kölesine geldiÄŸinde ÅŸehrin kapısına varmış olmalarına raÄŸmen deveye ısrarla kölesini bindirmesi ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde olduÄŸu hâlde Åžam'a girmesi, kâ'bına varılmaz bir infâk tezâhürüdür. Buna göre infak her zaman mâlen olmaz. Böyle tavırlar da bir çeÅŸit infak demektir.

İnfâkın en yüksek derecesi olan îsâr, kendinden koparıp verme, kendi hakkını din kardeÅŸine devretme hâdisesidir. Peygamber, sahâbî, evliyâullâh ve sâlih kullara âid yüksek seviyede bir infak keyfiyetidir.

Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- ile Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-'nın ÅŸu hâlleri îsârın hakîkatini ne güzel ifâde eder.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-'ın bildirdiÄŸine göre Hazret-i Ali ve zevce-i tâhireleri Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhümâ-, evladları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'in hastalıktan selâmet bulmaları üzerine üç gün adak orucu tutuyorlardı. İlk gün iftarlık olarak arpa unundan bir yemek yapmışlardı. Tam iftar edecekleri sırada kapıları vuruldu. Gelen, aç ve yoksul biriydi. Mübârek âile, ellerindeki yemeÄŸi cân u gönülden Allâh için fakire ikram edip kendileri su ile iftar ettiler. İkinci gün olup iftar vakti geldiÄŸinde bu sefer kapıya bir yetim gelmiÅŸti. O günkü yiyeceÄŸini de yetime verip yine su ile iftar ettiler. Üçüncü gün ise iftar vakti bir esir yardım istemek için kendilerine mürâcaat edince büyük bir sabır ve diÄŸergâmlık örneÄŸi göstererek iftarlıklarını esire bağışladılar.


İnfaktaki bu ka'bına varılmaz cömertlik, baÅŸkalarını nefsine tercih ediÅŸ ve bu yüce ahlâk, gelen âyet-i kerîme ile ilâhî te'yîd ve tebrîke mazhar olmuÅŸtu.

Allâh Teâlâ buyurur:

"Kendileri istekli oldukları hâlde yemeklerini yoksula, öksüze ve esire verirler ve onlara: derler. Allâh da onları o günün fenâlığından korur. Yüzlerine parlaklık gönüllerine sevinç verir." (el-İnsan, 8-11)

Yaratılmışların hiçbiri, sehâvet, infak ve îsârda, Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile kıyaslanamaz. O, cömertliÄŸin her çeÅŸidinin en üst seviyesinde idi.

Allâh yolunda, O'nun dinini açıklamak, kulları doÄŸru yola istikâmetlendirmek, açları doyurmak, cahillere öÄŸüt vermek, ihtiyaç sahiblerinin hacetlerini görmek ve ağırlıklarına tahammül etmek gibi ilim, mal ve nefs cömertliÄŸinin hepsi kendisinde mevcud idi. (Altınoluk Sohbetleri, c. 3, s. 56)

KureyÅŸ müÅŸriklerinin ekâbirinden Safvan bin Ümeyye müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Taif gazalarında, Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in yanında bulunmuÅŸtu.

Cîrâne'de toplanan ganimet mallarını gezerken Safvan'ın bunlara büyük bir hayret içinde baktığını görmüÅŸ ve Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

"- Pek mi hoÅŸuna gitti?" diye sormuÅŸ.

"- Evet." cevabını alınca:

"- Al hepsi senin olsun!" buyurmuÅŸtur.

Bunun üzerine Safvan kendisini tutamayarak:

"- Peygamber kalbinden baÅŸka hiçbir kalb bu derece cömert olamaz." diyerek îman etmiÅŸ ve ÅŸehadet getirmiÅŸtir. (İslam Tarihi, sh. 474)

Gerçekten îsâr, ikrâmın en ihtiÅŸamlısıdır. DüÅŸünmelidir ki Rasûlullâh, sahâbe ve sâlih kulların böyle ikramları vesîlesiyle nice küfründe inad eden insan insafa gelmiÅŸ, nice düÅŸman dost olup hidâyet bulmuÅŸ ve nice mü'minin mü'min kardeÅŸine muhabbeti artmıştır.

Allâh Rasûlü hiçbir zaman, kendisinden istenen yapabileceÄŸi bir talebi geri çevirmezdi. Bir defa kendisine doksan bin dirhem isâbet etmiÅŸti. Bunu hasırın üzerine döktü. Her gelen muhtaca infâk ederek onu tamamen bitirdi.

BİRR

Kur'ân-ı Kerîm'de "birr" diye tâbir olunan, "sevdiklerinden infâk edebilmek" fazîleti de tıpkı îsâr gibi yüksek seviyedeki bir infâk keyfiyetidir.

Ahlâkî fazîletlerin hepsinde ideal bir nümûne olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiç ÅŸüphesiz bu hususta da kâbına varılmaz bir zirve ÅŸahsiyettir. O'nun küçücük bir ÅŸeyde bile mü'min kardeÅŸini kendi nefsine tercih etmek husûsundaki hassasiyetinden bir misal ÅŸöyledir.

Birgün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir misvak dalından iki misvak yaptı. Misvakların birisi eÄŸri, diÄŸeri düz ve güzel idi. Rasûl-i Ekrem, misvakların güzel olanını yanındaki sahabisine verdi ve eÄŸri olanını kendisine ayırdı. Sahabî: deyince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"Bir saat de olsa, bir kimse ile arkadaÅŸlık edene, arkadaÅŸlık hakkına riâyet edip etmediÄŸi sorulur." buyurdu ve bu hakkın îsâr ve birr anlayışı ile, yani mü'min kardeÅŸini kendi nefsine tercih edip sevdiÄŸinden infâk etmekle ödeneceÄŸini anlatmış oldu. (İhyau Ulûmiddîn, c. 2, s. 435)

AÅŸağıdaki ÅŸu kıssa da, bu keyfiyetteki bir infâkın fazîletine ne güzel bir misâldir:

Bir gün ashâb-ı kirâm, Mescid-i Nebî'de toplanmış, Rasûlullâh'ın feyizli sohbetini dinlemekteydiler. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ara ÅŸu âyet-i kerîmeyi tilâvet buyurdular:


"SevdiÄŸiniz ÅŸeylerden infâk etmedikçe aslâ "birr"e (yâni hayrın kemâline) eremezsiniz! Her ne infak ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir." (Âl-i İmrân, 92)

Derin bir vecd hâlinde Rasûlullâh'ı dinleyen ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîmeyi de kendi iç dünyalarının derinliklerinde hissedebilmenin ve bu nebevî dâvetin muhtevâsında ne varsa hepsini infak edebilmenin muhâsebesine dalmışlardı. Birden bir sahâbenin ayaÄŸa kalktığı görüldü. Yüzünde nûr-i ilâhî parlayan bu sahâbe Ebû Talha -radıyallâhu anh- idi. Ebû Talha'nın Mescid-i Seâdet'e yakın, içinde altı yüz hurma aÄŸacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı pek severdi. Sık sık davet ettiÄŸi Rasûlullâh'a ikramla da bahçesini bereketlendirirdi.

Ebû Talha ÅŸöyle dedi:

"-Yâ Rasûlallâh! Benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olan, iÅŸte ÅŸu ÅŸehrin içindeki sizin de bildiÄŸiniz bahçemdir. Bu andan itibâren Allâh rızâsı için onu Allâh'ın Rasûlü'ne bırakıyorum. İstediÄŸiniz gibi tasarruf eder, dilediÄŸiniz fakîre verebilirsiniz."

Sözlerinin ardından bu güzel kararını derhal tatbik etmek için bahçeye gitti. Ebû Talha, bahçeye vardığında hanımını bir aÄŸacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha bahçeye girmedi. Hanımı sordu:

"- Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!"

Ebû Talha:

"- Ben içeri giremem, sen de eÅŸyanı toplayıp çıkıver." dedi.

BeklemediÄŸi bu cevâb üzerine hanımı ÅŸaÅŸkınlıkla sordu:

"-Neden yâ Ebâ Talha! Bu bahçe bizim deÄŸil mi?"

Ebû Talha:

"-Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır." diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı fazîletli infâkı sevinç ve neÅŸ'e içinde anlattı.

Hanımının "İkimiz nâmına mı, yoksa ÅŸahsın için mi bağışladın?" suâline de "İkimiz nâmına" diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer hanımından huzur içinde ÅŸu sözleri dinledi:

"-Allâh senden râzı olsun Ebâ Talha. Etrâfımızdaki fakirleri gördükçe aynı ÅŸeyi düÅŸünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesâret edemezdim; Allâh hayrımızı kabul buyursun, iÅŸte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!"

Ebû Talha'ya bu fedâkârlığı yaptıran ahlâk-ı hamîdenin ruhlarda kökleÅŸmesi hâlinde ortaya çıkacak güzelliÄŸin insanlık sathında revaç bulmasıyla yeryüzünde nasıl bir asr-ı seâdet iklîminin oluÅŸacağını tahmin etmek hiç de zor deÄŸildir.

Allâh Rasûlü, hiçbir ÅŸeyi olmayanı dahi infâk seferberliÄŸine teÅŸvik ederdi. Meselâ Ebû Zer -radıyallâhu anh- ashâbın en fakirlerinden olduÄŸu hâlde onu bile infaka dâvet eder ve ÅŸöyle buyururdu:

"-Ey Ebû Zer! Çorba piÅŸirdiÄŸin zaman suyunu çok koy ve komÅŸularını gözet!" (Müslim, Birr, 142)

Mü'min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nûrlu, derin, hassas, rakîk, diÄŸergâm, cömert, merhamet ve ÅŸefkat sâhibi ve infak heyecânı içinde olmalıdır.

İktisâdî bunalıma girdiÄŸimiz günümüzde ciddî bir infâk ve îsâr seferberliÄŸine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Bu sebeple hasta, muzdarip, garip, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselere infâk ve îsârımız Rabbimize karşı bir ÅŸükür borcudur. Elimizdeki nîmetleri muhtaçlarla paylaÅŸalım ki, memnûn ve mesrûr ettiÄŸimiz gönüller, dünyâda rûhâniyetimiz, âhirette imdâdımız, cennette seâdetimiz olsun.

Yâ Rabbî! Merhametin bütün tezâhürleri, gönül hayâtımızın tükenmez hazînesi olsun! Rabbimiz! Âlemlerin Efendisi'nin ve onun izinden yürüyen İslâm büyüklerinin îsârla dolu hayatlarından bizlere de hisseler nasîb eyle! Âmîn!
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim