Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow İrfan Mektebi Ramazân-ı Åžerif
İrfan Mektebi Ramazân-ı Şerif
2011 - Ağustos, Sayı: 306

Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun ki, bizleri yine mübârek Ramazanın uhrevî iklîmine kavuÅŸturdu. Ramazân-ı ÅŸerîf, ömür takvimi içerisinde müstesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı... Mü’minler için mânevî kıymetlerle dolu ilâhî bir hazîne… Nitekim bir hadîs-i ÅŸerîfte:

“EÄŸer kullar, Ramazanın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)

Bu mübârek ay, ilâhî affın âdeta tuÄŸyân ettiÄŸi bir arınma mevsimi… Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati ifâde sadedinde:

“Kim fazîletine inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiÅŸ günahları bağışlanır.” buyuruyor. (Buhârî, Savm, 6)

İlâhî rahmet ve maÄŸfiret pınarı olan Ramazana kavuÅŸup da onunla yıkanmadan, günah kirlerinden arınmadan geçen bedbahtlara ise; “rahmetten uzak olsunlar” buyruluyor. Bu hakîkati Efendimiz (s.a.v.) ÅŸöyle bildiriyor:

“Cebrâîl (a.s.) bana göründü ve; «Ramazana eriÅŸip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi. Ben de «Âmîn!» dedim...” (Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545)

GörüldüÄŸü üzere Ramazân-ı ÅŸerîfi ibadet ve amel-i sâlihlerle ihyâ edip ferdî ve ictimâî kulluk vazifelerimizi lâyıkıyla îfâ edebilirsek, Efendimiz (s.a.v.)’in müjdelediÄŸi ilâhî af vaadi bizleri bekliyor. Fakat bunun zıddına, bu ilâhî rahmet hazinesine bîgâne kalıp ihmâlkâr davranırsak, yine Efendimiz (s.a.v.)’in îkâz ettiÄŸi, ilâhî rahmetten mahrûmiyet tehlikesi mevcut… Yani bu kadar mühim, hassas ve kıymetli bir zaman dilimindeyiz.

RAMAZÂN-I ÅžERÎFİN

FAZÎLET

DERSLERİ:

Ramazân-ı ÅŸerîf, âdeta yoÄŸunlaÅŸtırılmış bir mânevî tekâmül mektebi... Öyle ki; gönülleri zenginleÅŸtiren, kalplere seviye kazandıran; oruç, iftar, sahur, terâvih, mukãbele, duâ-zikir, fitre-zekât, îtikâf, Kadir Gecesi ve bayram, bu mektebin temel dersleri... Bütün bu dersleri lâyıkıyla idrâk edip imtihanlarından yüksek not alabilmek ise, ilâhî af bayramına ererek ebedî kurtuluÅŸ berâtını alabilmenin en güzel yolu…

ORUÇ

Her ibadet, rûhun ayrı bir gıdâsıdır. Lâyıkıyla tutulan bir orucun verdiÄŸi feyiz ve rûhâniyet ise pek müstesnâdır. Orucun aslî hakîkati, onun mânevî, ahlâkî ve ictimâî kıymetlerinde gizlidir. Zira:

ü Oruç; nîmetlerin kadrini bildirerek gönüllerdeki ÅŸükran duygularını derinleÅŸtirir. Öyle ki, her gün rahatça yiyip içilen nîmetlerden günün belli bir kısmında mahrum kalmak bile, insana aczini hatırlatır. Her hâlükârda Rabbimize muhtaç olduÄŸumuzu, hakîkatte bir an bile O’nun lûtfuna sığınmaktan müstaÄŸnî kalamayacağımızı telkin eder. Cenâb-ı Hakk’ın lûtuflarına karşı, gönüllerdeki hamd ve ÅŸükür duygularını kuvvetlendirir.

ü Oruç; sabır tâlimidir. Nefsin isteklerini frenleyebilme irâdesinin kazanılmasıdır. İnsanın nefsine hâkim olabilmesi, ilâhî imtihanlardan muvaffakıyetle geçebilmenin en mühim sırrıdır. Öyle ki; öfkeyi yenebilmek, affedebilmek, fedâkârlık ve ferâgat gibi yüksek fazîletler de hep nefsin îtirazlarını susturabilmekle gerçekleÅŸebilir.

Oruçluyken bilhassa öfkeden sakınmak gerekir. Zira açlık asabîliÄŸi içinde birtakım nefsânî davranışlara sürüklenmek, orucun rûhâniyetini zedeler. Hadîs-i ÅŸerîfte buyrulur:

“Hiçbiriniz (bilhassa) oruçlu olduÄŸu gün, çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekiÅŸmesin. EÄŸer biri, kendisine söver veya çatarsa; «ben oruçluyum» desin.” (Buhârî, Savm, 9)

Sabır ayı olan Ramazân-ı ÅŸerîfte tutulan oruç, âdeta rûhun giydiÄŸi bir ihram gibidir. Nasıl ki ihramda refes, fısk ve cidâl yasaksa, tıpkı bunun gibi, ÅŸehevî arzular, fısk u fücûr, münâkaÅŸa ve bir gönle diken batırmak da orucun ecrini zâyî etmek demektir.

ü Oruç; nefsâniyeti dizginleyerek rûhâniyete seviye kazandırmaktır. İnsanda rûhâniyet ve nefsâniyet, bir terâzinin iki kefesine benzer. Biri hafiflediÄŸinde diÄŸeri ağırlık kazanır. Nefsin bitmek bilmeyen arzularını, azim ve irâdesiyle eritemeyen ham ruhlar, ne dünyada ne de ukbâda saâdete erebilirler. Oruç da; rûhâniyeti nefsâniyete, bâkîyi fânîye, takvâyı fücûra gâlip getirmek için, nefse karşı giriÅŸilen büyük bir cihaddır.

Oruç, bedenin alışıp ÅŸiddetle ihtiyaç duyduÄŸu fânî nîmetlerden el çekmek sûretinde gerçekleÅŸir. Bu vesîleyle de rûhu, nefsânî arzuların sıklet ve kasvetinden kurtarır. Dolayısıyla rûhun kuvvetlenmesine, duyguların ulvîleÅŸmesine, ilâhî nurların kalpte tecellîsine vesîle olur. Oruç tutan kimsede, nefsin tasallutundan kurtulan rûhun, mânevî fetihleri baÅŸlar. Bu bakımdan oruçlu, bir fazîlet mücâhidi demektir.

Ayrıca oruç sâyesinde, -belli bir süreliÄŸine de olsa- bâzı helâllerden bile el çekmek, haram ve ÅŸüphelilere karşı daha güçlü bir ÅŸekilde mukãvemet edebilecek, saÄŸlam bir irâdenin inÅŸâsına yardımcı olur.

ü Oruç; güzel ahlâk ve takvâ tâlimidir. Oruç, Kur’ân ahlâkından nasiplenmek ve âdeta meleklerin letâfetinden hisse almaktır. Bunun için orucun hem zâhiren hem de bâtınen bozulmaması gerekir. Bu ise, ibadetlerin rûhâniyetine zehir saçan nefsânî zaaflardan sakınmaya baÄŸlıdır. Zira makbul bir oruç, bütün uzuvların ve bilhassa kalbin iÅŸtirâk ettiÄŸi oruçtur. Allah ile beraberlik ÅŸuuru içinde tutulan oruçtur. Yüksek bir takvâ duygusuyla, insanı günahlardan alıkoyan bir oruçtur. Nitekim bir hadîs-i ÅŸerîfte:

“Kim yalan konuÅŸmayı ve yalan-dolanla iÅŸ yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini-içmesini bırakmasına kıymet vermez.” buyrulmaktadır.(Buhârî, Savm 8, Edeb 51)

Demek ki orucu, nefsânî zaaflarla zedelememek; bilhassa dili dedikodu, gıybet, yalan, iftirâ ve mâlâyânî mevzulardan muhâfaza etmek, yani çirkin konuÅŸmalara karşı ona da “sükût orucu” tutturabilmek gerekir.

ü Oruç; ihlâs tâlimidir. Her ibadette olduÄŸu gibi oruçta da yegâne niyet, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı olmalıdır. Bunun için de riyâ ve gösteriÅŸten sakınmak, ibadete fânî menfaatleri ortak etmemek gerekir.

Vaktiyle yahudî ve hristiyanların da bir ay oruçları vardı. Lâkin onlar, bu güzel ibadeti -tıpkı dinleri gibi- tahrif ederek aslî mecrâından çıkardılar. Ruhsuz, mâneviyatsız bir “perhiz” kılığına soktular. DiÄŸer ibadetler gibi oruç da, hakîkî mâhiyetini İslâm dîninde buldu.

Bu sebeple mîdeyi dinlendirmek, kilo vermek gibi maddî gâyelerle tutulan bir orucun ecri zâyî olur. Bedenî hareketleri için namaz kılmak, turistik gâye ile hac ve umre yolculuÄŸuna çıkmak da böyledir. İbadet, maddî faydası için deÄŸil, Allâh’ın emri olduÄŸu için yapılır. Orucuna dünyevî bir maksat karıştıranlar, ÅŸu nebevî îkâzın muhâtabı olmaktan kurtulamazlar:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan baÅŸka bir ÅŸey kalmaz!..” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21/1690) Yani orucun fazîletinden, feyiz ve rûhâniyetinden bir hisse alamazlar.

ü Oruç; zühd ve riyâzat tâlimidir. Bugün maalesef lüks, israf, oburluk, güç gösterisi ve nefsânî ihtirasların arttığı bir devredeyiz. Hâlbuki oruç ibadeti bizlere, fânî nîmetlerin bir gün tamamen elinden alınacağı bir âhiret yolcusu olduÄŸumuzu hatırlatarak, nefsânî zevklere takılıp kalmamayı, helâlleri bile asgarî seviyede kullanıp kifâyet miktârıyla yetinmeyi ve dünyevî imkânları âhiret sermâyesi kılma firâsetini telkin eder.

Bizlere örnek nesil olarak takdîm edilen Ashâb-ı kirâm’ın dünyaya karşı müstaÄŸnî duruÅŸlarını, bilhassa Ramazân-ı ÅŸerîfte daha derin bir ÅŸekilde tefekkür etmeliyiz. Onların âile hayatı nasıldı? Ticârî münâsebetleri, ictimâî muâmelâtları nasıldı? Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Medîne’ye hicret edip Ensâr ve Muhâcirleri birbirine kardeÅŸ kıldıktan sonra niçin ilk olarak Medîne çarşısını teftiÅŸ etti? Çünkü mü’minin iktisâdî noktadaki asıl derdi, çok kazanmak deÄŸil, az veya çok, fakat mutlaka “helâl” kazanmaktır. Kazanılan rızkın mânevî keyfiyeti çok mühimdir. Helâl lokmadan feyiz ve rûhâniyet doÄŸar. Helâl lokma, rûha zindelik veren bir vitamin gibidir. Haram ve ÅŸüpheli lokmalardan ise rûha hantallık ve gaflet sirâyet eder.

ü Oruç; diÄŸergâmlık tâlimidir. Yoksulların ve muhtaçların çektiÄŸi sıkıntılardan sadece biri olan açlığı fiilen yaÅŸatarak onların hâlinden anlamayı temin eder. Böylece gönüllerde merhamet, ÅŸefkat ve cömertlik tohumlarının filizlenmesini saÄŸlar.

Mısır’da ÅŸiddetli kıtlığın hüküm sürdüÄŸü günlerde Yûsuf (a.s.)’a:

“–Siz, devletin hazinelerine hükmeden bir idârecisiniz. Neden kendinizi aç bırakıyorsunuz?” diye sordular. O ise ÅŸu hikmetli cevabı verdi:

“–Karnım tok olursa açların hâlinden anlayamam diye korkuyorum!”

Din kardeÅŸlerini düÅŸünüp onların sıkıntılarını gidermek için gayret etmenin zarûretini, Efendimiz (s.a.v.) ÅŸöyle ifâde buyurmaktadır:

“Mü’min kardeÅŸinin derdiyle dertlenmeyen, bizden deÄŸildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

“KomÅŸusu açken tok yatan, (kâmil) mü’min deÄŸildir.” (Hâkim, II, 15)

“Hiçbiriniz kendi nefsi için istediÄŸini, mü’min kardeÅŸi için de istemedikçe kâmil mü’min olamaz.” (Buhârî, Îman, 7)

Ramazân-ı ÅŸerîfi diÄŸergâm bir ruhla deÄŸerlendirmek, hizmet ve infaklarla ihyâ etmek, kulun Rabbine olan muhabbetinin en güzel niÅŸânesidir. Zira muhabbetin kantarı; sevilen uÄŸrunda gösterilen fedâkârlıktır. İbadetlerin gâyesi, Cenâb-ı Hakk’a takarrub/yakınlaÅŸmaktır. İbadet vecdiyle ictimâî hizmetlere koÅŸmak, Yaratan’dan ötürü yaratılanlara ÅŸefkat ve merhamet göstermek de, Hakk’a yakınlığın en güzel vesîlelerinden biridir.

Bu itibarla Ramazân-ı ÅŸerîfin rûhâniyeti, merhametimizi inkiÅŸâf ettirerek gönüllerimizi âdeta bir rahmet dergâhı hâline getirmeli. Öyle bir dergâh ki, bütün mü’minler, hidâyet bekleyen insanlar, hattâ Allâh’ın insan için yarattığı bütün mahlûkat, onun ÅŸümûlünde olmalı…

Bugün dünya çapında insanlığın en büyük ihtiyacı, maddî açlıktan ziyâde mânevî açlıklarını giderebilmek, rûhî buhranlarına çâre bulabilmektir. Dolayısıyla bir mü’min, kendi kurtuluÅŸunun, baÅŸkalarının da kurtuluÅŸuna hizmet etmekten geçtiÄŸini unutmamalıdır. Îman nîmetinin ÅŸükrünü îfâ edebilmenin de, hidâyet bekleyenlere İslâm’ın hakîkat nidâsını iÅŸittirebilmek için gayret göstermeye baÄŸlı olduÄŸunu, hatırından çıkarmamalıdır.

Hazret-i Mevlânâ ve emsâli gönül sultanlarının, bütün insanlığı ÅŸefkatle kucaklayan; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel!..” dâveti de, bu ÅŸuurun bir tezâhürüdür. Bu dâvet, hidâyet arayanları gönül dergâhında tedâvî etmek; İslâm’ın güzellikleriyle tanıştırmak için yükselen bir gönül nidâsıdır.

Bugün bilhassa teknik imkânların artması, bizleri dünyanın öbür ucundaki din kardeÅŸlerimizle bile komÅŸu etti. Bütün İslâm coÄŸrafyasındaki mazlum, muzdarip, bîçâre kardeÅŸlerimizi düÅŸünebilmek, onların dert ortağı olabilmek, hepimizin vicdan borcu… Mevlânâ Hazretleri buyuruyor ki:

“Åžems -kuddise sirruh- bana bir ÅŸey öÄŸretti:

«Dünyada bir tek mü’min üÅŸüyorsa, ısınma hakkına sahip deÄŸilsin!»

Biliyorum ki yeryüzünde üÅŸüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”

Kâmil mü’minler, toplumlarının ve hattâ bütün dünyanın gidiÅŸâtından kendilerini mes’ûl gören, bütün mü’minleri kendilerine zimmetli hisseden hassas ruhlardır. Fakat maalesef günümüzde, uzak beldelerdeki muzdariplerin feryâdına gönül vermek bir yana, kapı komÅŸusunun bile derdine bîgâne kalan, en yakınlarına dahî rûhen uzak yaÅŸayan, yalnız kendi menfaatini düÅŸünen, nemelâzımcı ve egoist insan tipi çoÄŸalmaya baÅŸladı.

Hâlbuki İslâmî nezâket ve zarâfetin yaÅŸandığı mâzimizde, toplumdaki zengin-fakir bütün mü’minler, birbirlerine sıcak bir sığınak, müÅŸfik bir barınak, saÄŸlam bir dayanaktı. Zengin-fakir, ayrı sitelerde deÄŸil, aynı mahallede, iç içe, gönül gönüle yaÅŸardı. Mahalle; dul ve yetimin emniyet içinde olduÄŸu, kendini aslâ garip ve kimsesiz hissetmediÄŸi, huzurlu bir yuvaydı.

Ramazân-ı ÅŸerîfler de, toplumda unutulmaya yüz tutan bu kardeÅŸlik, dayanışma ve yardımlaÅŸma rûhunun yeniden ihyâsı, fazîletler medeniyetinin tekrar inÅŸâsı için, büyük bir fırsat mevsimi olarak deÄŸerlendirilmelidir.

İFTAR

İftar zamanı; duâların makbûl olduÄŸu ilâhî ikram vakitleridir. Orucu açarken bu vaktin kıymetini iyi idrâk etmek ve Allah ile beraberliÄŸin gönül huzuru içinde bulunmak gerekir. Zira Efendimiz (s.a.v.):

“Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç ânı vardır: Birisi, iftar ettiÄŸi zaman, diÄŸeri de orucunun sevâbıyla Rabbine kavuÅŸtuÄŸu andır.” buyurmuÅŸtur. (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

Ayrıca oruçluya iftar ettirmek, firâset sahibi mü’minlerin ihmâl edemeyeceÄŸi, büyük bir ecir vesîlesidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.):

“Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu onun günahlarının bağışlanmasına, cehennem azâbından kurtulmasına ve kendi mükâfâtından hiçbir ÅŸey eksilmeden bir oruç tutma sevâbına nâil olmasına vesîle olur.” buyurdular.Bunun üzerine sahâbîler:

“–Yâ Rasûlâllah! Hepimiz bir oruçluyu doyuracak kadar yiyeceÄŸe sahip deÄŸiliz.” dediklerinde, Rasûlullah (s.a.v.):

“–Kim bir oruçluyu bir hurma ile veya içecek su ile veya tadımlık bir süt ile iftar ettirirse, Allah ona bu sevâbı verir.” buyurdu. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, VIII, 477/23714)

Bugün maalesef bâzı iftar davetlerinde, ibadet rûhuna zıt tablolarla karşılaşılmaktadır. Varlıklı kimselerin yalnız kendi iktisâdî seviyelerindeki misafirleri dâvet ettiÄŸi, lüks, israf ve güç gösterisine kaçan, oburluÄŸu özendiren iftarlarında, ibadet iklîminin ruh ve mânâsından uzaklaşılmaktadır.

Hâlbuki İslâm ahlâkının yaÅŸandığı mâzimizde, zengin-fakir ayırt edilmeden herkese iftar vermek, büyük bir gönül hazzıydı. İftarlara gönlü rûhâniyetli ve aÄŸzı duâlı kimseler dâvet edilir; kimsesizler, yetimler, dullar ve fakirler, müstesnâ bir mânevî ganimet bilinerek bilhassa çaÄŸrılırdı.

İftarlar bir evin izzetiydi, ÅŸerefiydi, ayrı bir rûhâniyet vesîlesiydi. Âdeta bayramdan evvel yaÅŸanan bir bayramdı. Fakir âilelere iftardan sonra “diÅŸ kirâsı” adı altında, gönül alıcı ve zarif bir üslûb ile takdîm edilen hediyeler, apayrı bir saâdetti. İftarlar, ancak bu saâdet tablolarına döndüÄŸü zaman, gerçek mânâ ve rûhuna uygun bir sûrette idrâk edilmiÅŸ olacaktır.

TERÂVİH

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

“Allah Teâlâ, size Ramazanın orucunu farz kılmıştır; ben de onun kıyâmını, yani Ramazan gecelerindeki terâvih namazını sünnet kıldım. EÄŸer bir kimse, îmanlı bir gönülle ve sevâbına ermek emeliyle Ramazan orucunu tutar ve terâvih namazını kılarsa, (kul hakları ve borçları hâriç) anasından doÄŸduÄŸu gün gibi günahlarından kurtulur.” (İbn-i Mâce, Salât, 173)

Demek ki Ramazan gecelerinde terâvih namazlarını da ihmâl etmemek îcâb eder. Ayrıca çabuk kıldıran imamların deÄŸil, tâdil-i erkân ve huÅŸû ile kıldıran imamların ardında kılmaya gayret edilmelidir.

SAHUR

Ramazan geceleri, sahurlarıyla da müstesnâ bir rahmet iklîmidir. Ramazanda kazanılan sahur disiplini, aynı zamanda teheccüd ve seherleri ihyâ alışkanlığı kazanma eÄŸitimidir. Ramazan gecelerini ibadetlerle deÄŸerlendirmek, her türlü mâlâyânîden sakınarak duâ ve zikir ile dili; istiÄŸfar ve gözyaşıyla da kalbi yıkamak gerekir. Ramazan gecelerini ihyâ etmenin ehemmiyetini, Efendimiz (s.a.v.) ÅŸöyle haber vermektedir:

“Kim, inanarak ve sevâbını Allah’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse geçmiÅŸ günahları affolunur.” (Buhârî, Terâvih, 46)

Yine Efendimiz (s.a.v.), sahurun fazîletine de ÅŸöyle iÅŸâret buyurmuÅŸtur:

“Bir yudum su ile dahî olsa sahur yapınız.” (Abdurrazzâk, Musannef, IV, 227/7599)

“Sahur yemeÄŸi yiyin, zira sahurda bereket vardır.” (Buhârî, Savm, 20)

KUR’ÂN-I KERÎM İLE ÜNSİYET

Âyet-i kerîmede buyrulduÄŸu üzere; “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doÄŸrunun ve doÄŸruyu eÄŸriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiÄŸi aydır…” (el-Bakara, 185)

Bu mübârek ayda Kur’ân ile ünsiyetimizi daha da artırmamız, mümkünse mukãbeleye iÅŸtirâk etmemiz îcâb eder. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v.), bu ayda Cebrâil (a.s.) ile karşılıklı (mukãbele ile) Kur’ân okurlardı.

Bizler de Kur’ân’ı aynı ruh ve heyecan ile okumaya gayret etmeli, yalnızca tilâvet ve “mukãbele”siyle yetinmeyip “muâmele”siyle de meÅŸgul olmalıyız. Onun mânâ iklîmine girerek muktezâsınca amel etmeli, hâl ve davranışlarımızı ilâhî tâlimatlar önünde mîzân ederek eksiklerimizi telâfîye çalışmalıyız. Unutmayalım ki Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmet gününde bizler için ya ÅŸefaatçi ya da -Allah korusun- ÅŸikâyetçi olacaktır.

İNFAK (ZEKÂT-FİTRE)

Fakr u zarûret içinde kıvranan muhtaçların gözlerinde, en çok Ramazanın teÅŸrîfiyle ümit ışığı parlar. Zira zekât, fitre ve sadaka gibi mâlî ibadetler, tebessümü unutmuÅŸ nice yüzleri, bilhassa bu ayda sürûra kavuÅŸturur.

Efendimiz (s.a.v.), sâlih amellerin diÄŸer zamanlara göre daha fazîletli olduÄŸu Ramazanda, ibadet ve hayırlarını artırırdı. İbn-i Abbas (r.a.) ÅŸöyle der:

“Rasûlullah (s.a.v.) insanların en cömerdi idi. O’nun en cömert olduÄŸu zamanlar da Ramazanda Cebrâil (a.s.)’ın, kendisiyle buluÅŸtuÄŸu vakitlerdi. Cebrâil (a.s.), Ramazanın her gecesinde Peygamber Efendimiz’le buluÅŸur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.v.) Cebrâil ile buluÅŸtuÄŸunda, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7)

Bu mübârek ayda fitre/fıtır sadakası, ÅŸer’an zengin sayılan her mü’mine vâcip, hattâ bâzı mezheplere göre farzdır. Fitre, bayram namazına kadar verilirse makbul olur. Daha sonra ise, fitre dışında bir sadaka hükmüne girer.1 Efendimiz (s.a.v.), fakir mü’minlerin de bayrama huzurla girebilmeleri için, fitrelerin bayramdan önce verilmesini istemiÅŸ; “Onları bu (bayram) gününde aç dolaÅŸmaktan kurtarınız!” buyurmuÅŸtur. (İbn-i Sa’d, I, 248)

Efendimiz (s.a.v.)’in bu aydaki infak heyecanını, bizler de imkânımız ölçüsünde yaÅŸamalıyız. “Malda, zekâttan baÅŸka da hak vardır.”2 hakîkati mûcibince, maldan cömertliÄŸin asgarî ölçüsü olan zekâtların dışında da infâk etmeyi, bu ayda müstesnâ bir fırsat bilmeliyiz.

Unutmayalım ki, mülk Allâh’a âittir. Geçici bir süreliÄŸine emânet edilen malı sırf nefsine harcamak israf; kendine biriktirmekse cimriliktir. İkisi de ebedî âkıbeti felâkete çeviren çirkin vasıflardır. Mü’minin vazifesi; nîmetleri riyâzat hâlinde kullanmak, kifâyet miktarına kanaat etmek ve ihtiyacından fazlasını infâk etmektir. Fânî kazançları tutayım derken bâkî fırsatları elden kaçırmak, îman ÅŸuuruna aykırıdır.

KADİR GECESİ

Bu mübârek gece, ümmet-i Muhammed’e mahsus, muazzam bir ikrâm-ı ilâhîdir. Âyet-i kerîmede bu gecenin bin aydan hayırlı olduÄŸu beyân edilmiÅŸtir. Yani bu geceyi ihyâ edenlere 83 küsûr senenin ecri lûtfedilir. Rabbimizin, böylesine muhteÅŸem bir mânevî hazineyi ihsân etmesi, O’nun Habîb’ine olan engin muhabbetinin bir bereketidir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

“Kadir gecesini, fazîlet ve kudsiyyetine inanarak ve sevâbını yalnız Allah’tan bekleyerek ibadet ve tâatle geçiren kimsenin -kul hakkı hâriç- geçmiÅŸ günahları bağışlanır.” (Müslim, Müsâfirîn, 175/760)

Bu ilâhî hazîneden mahrum kalmamak için Kadir Gecesini, Ramazanın ilk gecesinden itibâren ve bilhassa yirmisinden sonraki tek gecelerde aramak gerekir. Kadir Gecesi, umûmî kanaate göre Ramazanın 27’nci gecesidir. Fakat baÅŸka zamanlara da denk gelebildiÄŸi için, bütün Ramazan gecelerine ayrı bir îtinâ göstermek gerekir. Nitekim Hazret-i ÂiÅŸe (r.anha) vâlidemiz:

“Rasûlullah (s.a.v.) Ramazanın son on gününde îtikâf buyururlardı.” demiÅŸtir. (Buhârî, Îtikâf, 6) Bilhassa Ramazanın son on gününde mühim bir sünnet olan îtikâf da, Kadir Gecesinin fazîletine ermenin en güzel yollarındandır.

BAYRAM

İrfan mektebi olan Ramazân-ı ÅŸerîfin son dersi bayramdır. Bayram imtihanını da güzelce geçebilmek için onu gaflet ve rehâvete kapılmadan, uyanık bir gönülle, tekbir, tehlil ve zikirle süslemek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek ve getirdiÄŸi ictimâî mes’ûliyetleri îfâ etmek gerekir.

Bayram, yanık yüreklere cennet serinliÄŸi veren ilâhî bir ziyâfettir. Yine bayram, belli bir kesimin şımarıkça yaÅŸadığı, israf çılgınlıklarıyla dolu tatil ve eÄŸlence gibi ÅŸahsî mutluluk günleri deÄŸildir. Bilâkis, sıla-ı rahimde bulunmak, geçmiÅŸlerimizin ruhlarını hayırlarla ÅŸâd etmek, îman kardeÅŸliÄŸini cemiyet plânında yaÅŸatmak, dargınlıkları-kırgınlıkları ortadan kaldırmak gibi nice ictimâî ibadetlerin îfâ edildiÄŸi, müÅŸterek sevinç günleridir.

Bayram sevincini hak edebilmek için, bu sevinci toplum sathına yayabilmek; kederli ve muzdarip mü’minlerin de gönüllerini ferahlatmak îcâb eder. Zira mü’minler, ferdî rahatlık ve menfaat düÅŸüncelerinden sıyrılmadıkça, yani nefislerini aşıp ictimâîleÅŸmedikçe kemâle ermiÅŸ sayılmazlar.

Kâmil bir mü’min, yalnız kendi evini aydınlatan bir kandil deÄŸil; bütün yeryüzünde, dünyası kararmışların başını cömert ziyâsıyla okÅŸayan, ruhları üÅŸümüÅŸ garipleri müÅŸfik sıcaklığıyla saran bir ÅŸefkat ve merhamet güneÅŸi hâlinde, insanlığın fazîlet semâsında parlamalıdır. Zira gerçek bayram saâdetinin seyredileceÄŸi en berrak ayna, bayram ettirilen kırık gönüllerdir.

Åžunu da unutmayalım ki, geçen Ramazanda hayatta olan dost ve akrabâmızdan bâzıları artık aramızda deÄŸiller. Geçen Ramazan, onların son Ramazanıydı. Bizler de bu gufrân ayını son Ramazanımız olabileceÄŸi ÅŸuuruyla deÄŸerlendirip ondan tertemiz çıkmaya gayret etmeliyiz. Zira hepimiz, ilâhî imtihan sahası olan bu cihan mektebinin talebeleriyiz. Tahsilimiz, ecel ile sona erecek, amellerimizle topraÄŸa gömüleceÄŸiz. Sonra ebedî bir hayat baÅŸlayacak. Orada dünya mektebinin karnesini alacağız. “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (İsrâ, 14) buyrulacak.

Bu sebeple zâhiren ne kadar uzun görünse de, ebedî hayat yanında bir aylık Ramazandan da kısa olan fânî ömrümüzü, ilâhî af ÅŸehâdetnâmesini alabilecek keyfiyette deÄŸerlendirmeye gayret edelim. Ramazan terbiyesi altında kazandığımız mânevî kıymetleri kaybetmeyelim. Îman ve amel-i sâlih hayatını belli günlere has bir merâsim zannetmeyelim.

Rabbimiz, gâfilleri uyandıracak, muzdaripleri sevindirecek, gerçek bayramın rûhâniyetine cümlemizi nâil eylesin. Dünyadaki her günümüzü Ramazân-ı ÅŸerîfin feyiz ve rûhâniyeti içinde yaÅŸamayı müyesser kılsın. Âhiret yurdunu da bizlere ebedî bir bayram sürûru eylesin…

Âmîn!

Dipnotlar: 1. Bkz. İbn-i Mâce, Zekât, 21. 2. Tirmizî, Zekât, 27/659-660. Ayrıca bkz. Bakara 2/177.

 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim