Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow İlm-i Nafi -Faydalı İlim-
İlm-i Nafi -Faydalı İlim-
Yıl: 2001 - Ay: Ağustos - Sayı: 186
Bir nahiv (dilbilgisi) âlimi gemiye binmiÅŸti. Sefer esnâsında ilmine maÄŸrur bir ÅŸekilde gemici ile sohbete koyuldu. Gemiciye zaman zaman muhtelif suâller sordu ve muhâtabından cevabını alınca da gemiciye karşı ilmiyle iftihâr etmek üzere:

"-Yazık! Ömrünün yarısını câhilliÄŸin yüzünden hebâ ve ziyân etmiÅŸsin." diyerek onunla istihzâ etti.

Temiz kalpli gemicinin, bu küçük düÅŸürücü davranışa gönlü kırıldı ise de olgunluk gösterip nahivciye cevap vermedi, sustu. Derken ÅŸiddetli bir fırtına çıktı ve gemiyi müthiÅŸ bir girdabın içine sürükledi. Herkesi büyük bir telaşın kapladığı o hengâmede gemici, nahivciye döndü ve:

"-Ey üstad, yüzme bilir misin?" diye sordu.

Nahivci, solmuş sararmış bir vaziyette titrek bir sesle kekeledi:

"-Hayır bilmem!.." dedi.

Bunun üzerinde gemici, mahzun bir edâ ile ÅŸu mukâbelede bulundu:

"-Nahiv bilmediÄŸim için benim yarı ömrüm mahvolmuÅŸtu, öyleyse ÅŸimdi senin bütün ömrün mahvoldu. Zîrâ gemimizin bu girdaptan kurtulma imkânı yoktur. Ey nahivci, bu deryâda nahivden ziyâde yüzme ilminin daha faydalı ve zarûrî olduÄŸunu bilmiyor muydunuz?.."

Bu kıssadaki nahiv ilminden murâd, bütün dünyevî ve zâhirî ilimlerdir. Faydalı ilim ise, ihtiyâca cevap veren ilimdir. BeÅŸerin en büyük ihtiyâcı, bedenle birlikte rûhun da ebedî seâdetini temin etmektir. Bu da, Allâh rızâsını kazanmaya baÄŸlıdır. Allâh'ın rızâsı ise, kâmil îmânla birlikte sâlih amellerle elde edilebilir.

Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fânî vücûd gemisi ölüm girdabında çırpınırken yâni dünyâya büyük vedâ ânı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyâca cevap vermeyen, yaÅŸanmayan, irfâna dönüÅŸmeyen, rûhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına hitab eden bilgiler fâide vermeyecektir.

Öyleyse ecel gelmeden önce bütün bilgileri Allâh rızâsını kazanmaya medâr olabilecek bir vasfa dönüÅŸtürmek îcâb eder. Çünkü vücûd gemisi ölüm ile çatırdarken, sırf topraÄŸa terk edilecek bedenin rahatına yarayan ilimlerden bir medet umulamaz. O anda "kalb-i selîm"e ihtiyaç vardır. Kalbinse ecel gelmeden önce, nefs engelini bertarâf etme netîcesinde bu vasfı kazanması gerekir. Bu merhaleye ulaÅŸamayanlar, açıldıkları bu engin deryâda helâk olmaktan kurtulamazlar. Fakat nefsini ölmüÅŸ sayılabilecek derecede gurur, kibir ve heveslerden kurtaranı, deryâ misâli bu yeni âlem başı üzerinde taşır, onu helâk olmaktan kurtarır. Bu keyfiyeti îzâh için buyrulmuÅŸ olan:

"Mûtû kable entemûtû"

yâni "ölmeden evvel ölünüz" nasîhatine gönül vererek iç dünyâmızdaki nefsânî temâyülleri en az seviyeye düÅŸürebilmeye gayret etmelidir. Nefsânî arzuları bertarâf için insanın zaman zaman kendini murâkabe etmesi lâzım geldiÄŸi husûsundaki:

"Hâsibû kable entuhâsebû"

yâni "İlâhî mahkemede hesâba çekilmeden evvel, nefsinizi hesaba çekiniz." îkâzını da hatırdan uzak tutmamalıdır.

***

Bilginin ÅŸahsîleÅŸip, selîm bir idrâkin derinliklerine kök salmasına, "irfân" denir. Ârif ise, bildiklerinin derûnundaki sır, hikmet ve ilâhî tecellîlere vâkıf olmuÅŸ yâni irfân sâhibi kimse demektir. Bu olgunluÄŸa eriÅŸememiÅŸ ilim sâhipleri hakkında; "Âlimdir, fakat ârif deÄŸildir." denir. Böyle kimselerin bilgileri, kitaplardaki gibi sâbit ve mahfûzdur. Bu durum, tıpkı ambardaki tohuma benzer. O tohum, ancak topraÄŸa kavuÅŸtuÄŸunda neÅŸv ü nemâ imkânı bularak inkiÅŸâf eder. Aksi hâlde böyle bilgiler, fikir îmâl etmeye ve zihinden kalbe inerek duyguları derinleÅŸtirmeye muvaffak olamaz. Bundan dolayı, böyle bilgilere kitâbî bilgi denir.

Yerinde ve doÄŸru olarak kullanıldığı taktirde her ilmin bir fayda saÄŸlayabileceÄŸi muhakkaktır. Ancak, insanın her iki cihân seâdet ve selâmeti için bu ilimlerin sırf zâhiren tahsîl edilmesi kâfî gelmez. Bu noksanlığın telâfîsi için de İslâm, ilimlerin doÄŸru ve hayırlı yerlerde kullanılmasını saÄŸlamak ve ÅŸerre âlet olmasına mânî olmak gâyesiyle "ilm-i nâfî" ile kalbî hayatı tezyîn eylemiÅŸtir.

Nitekim Merhum Mâhir İz Hocaefendi de kalbî derinlikten mahrûm bir ilmin noksan olduÄŸunu ve bu noksanlığı bertaraf etmenin yeÄŸâne çâresinin de mânevî irÅŸâd görmek olduÄŸunu ifâdeyle ÅŸöyle der:

"İlmin kîl ü kâlini dâimâ bir noktada toplamak mümkün olmadığından, hiçbir zaman ilmî tedkîkten geri kalmamakla berâber; asıl hakîkate vâkıf olmanın, ancak ehlinin irÅŸâdı sâyesinde mümkün olabileceÄŸine inanırım. İşte bu sebeptendir ki, yakaza dışı bir iÅŸâretle, irâde merdivenimi mârifet semâsına mîrâc için feyz-i Sâmî'ye rabteyledim." (Yılların İzi, s. 396)

Hakîkaten mânevî terbiye netîcesinde kazanılan kalbî olgunluk, insan idrâkini zâhirî ilmin üstünde bir ufka taşır ki buna "mârifet" denir. Bu ise ancak bâzı tasavvufî temrinler sâyesinde elde edilebilir. İnsan, bu görüÅŸ ufkuna ulaÅŸtığı zaman, ne kadar büyük bir âlim de olsa, acziyetini idrâk ederek ilmine maÄŸrûr olma hastalığından kurtulur. Sonsuz ve girift hakîkatler meÅŸherine doÄŸru açılan tefekkürü, hayret ve acz duygularıyla dolar. Akl-ı selîm ile düÅŸününce de anlar ki bilmek sâdece zâhiri seyretmek deÄŸil; bir sırrı çözmektir. Bilmek, hakîkatte büyük nizâmın muammâsını çözmek ve ilâhî sırlara âgâh olabilmektir.

Nitekim iblis, bu mânevî ufuk ve dirâyetten mahrûm olduÄŸu için aklına ve ilmine maÄŸrûr olmuÅŸ ve Âdem -aleyhisselâm-'a secde etmeyerek Allâh'a isyânda bulunmuÅŸtur. Mâlum olduÄŸu üzere ÅŸeytan, meleklere hocalık edecek derecede ilim sâhibi bir cinnî idi. Onun felâketini hazırlayan bu tavrı, bize ilmin tek başına ebedî seâdeti temin için kâfî gelmediÄŸi ve buna ilâveten bir de kalb tasfiye edilmedikçe ilimden hayır yerine ÅŸer hâsıl olabileceÄŸi gerçeÄŸini göstermektedir.

Âdem -aleyhisselâm- ise, Allâh Teâlâ'dan telâkkî ettiÄŸi bu ilimle, yâni ilm-i nâfî ile yücelmiÅŸ ve ardından gelen bütün peygamberler ve hattâ bütün Hak dostları, bu ilim sâyesinde insanlık semâsının parlak yıldızları olmuÅŸlardır.

Rivâyete göre bir âlim ÅŸöyle anlatır:

Yüzlerinde nûr ve hayrın açıkça görüldüÄŸü bir cemaat içinde İmâm Gazâlî'yi gördüm. Üzerinde yamalı elbise ve elinde bir ibrik vardı. Kendisine dedim ki:

"-Ey İmâm! BaÄŸdat'taki Nizâmiye Medresesi'nin baÅŸ müderrisliÄŸi bundan daha iyi deÄŸil miydi?

Bana derin derin baktı ve dedi ki:

"-Seâdet dolunayı müridlik semâsına doÄŸunca, akıl güneÅŸi vuslat yolunu gösterdiÄŸi için böyle yaptım." (Muhammed bin Abdullâh el-Hânî, Âdâb, s. 9)

Bu sebepledir ki insanı dünyâ ve âhırette seâdet ve selâmete ulaÅŸtırmakta en müessir ilim, Allâh'ı en güzel bir sûrette kalbde tanıyabilmek ve bu bilginin doÄŸurduÄŸu aklî, vicdânî ve kalbî bir mes'ûliyetle sâlih amelleri en mükemmel seviyede îfâ etmektir. Zîrâ bu duyuÅŸ, derinlik ve anlayış mevcûd olmadığı takdirde fayda hâsıl etmeye yarayan bütün ilimlerin maddî veya mânevî pek çok zararlı netîceleri bertaraf edilemez. Onun içindir ki ilm-i nâfî, hadd-i zâtında bir ufuk ve zihniyet meselesidir. Onsuz ilimlerdeki istifâde imkânları da kuvveden fiile çıkamaz. Aksine ÅŸerre âlet olurlar ki bu durumdan kurtulmanın yegâne çâresi, ilm-i nâfî dediÄŸimiz kalbî olgunluk ve hasletlerin kazanılmasıdır.

Nitekim ilm-i nâfî olgunluÄŸundan mahrûm bir kimse, faraza hukuk tahsili gördükten sonra hak ve adâlet tevzî edeceÄŸi yerde bir cellat; tıp tahsili yapmış bir kimse de ÅŸifâ dağıtacağı yerde bir insan kasabı kesilebilir. İlmî kâbiliyetine raÄŸmen, merhamet ve muhabbetten mahrûm bir idâreci ise emri altındakilere yalnız zehir saçar. Böyle kimseler, bir câhilin cehâletiyle yapamayacağı zararın daha beterini, ilim sâyesinde kolaylıkla irtikâb edebilirler.

Yûnus Hazretleri ne güzel söyler:

İlim okumaktan murâd,
Kişi Hakk'ı bilmektir,
Çün okudun bilmezsin,
Ha bir kuru emektir!..


Bu itibarla her insan, dünya ve âhıret iÅŸlerinde muvaffak olup maddî-mânevî terakkî edebilmek için muhtelif ilimlerle meÅŸgûl olurken her ÅŸeyden evvel ilm-i nâfî aydınlığına ve gönül derinliÄŸine muhtaçtır.

Gerçekten, insanı gurur ve kibire sevk eden, sonunda da helâk girdabında boÄŸan bir ilim, zahiren güzel ve faydalı ÅŸeylerden ibaret olsa bile hakîkatte vebâlden baÅŸka nedir ki? Bunun için Allâh Rasûlü -sallallâhü aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk'tan ilmi daimâ bu istikâmette talep etmiÅŸ ve:

"Yâ Rabbî! Senden ilm-i nâfî (faydalı ilim) istiyorum! Faydası olmayan ilimden sana sığınırım!.." (Müslim, Zikir, 73) diye niyâz eylemiÅŸtir.

Bu mânâ çerçevesinde tasavvuf ilminin de özü sayılabilecek olan ilm-i nâfî, kulu zühd, takvâ ve ihsân ile tezyîn etme gayretidir.

Hazret-i Mevlânâ ÅŸöyle der:

"Sırf zâhir âlimi olanlar, sahalarına göre geometri, astronomi, hekimlik ve felsefenin inceliklerini bilirler. Bilirler ama, bunlar hep göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçen ÅŸu fânî dünyaya ait bilgilerdir. Bunlar, insana yedinci kat göÄŸün üstüne, yani mîrâca çıkacak yolu göstermezler."

"Allâh yolunu ve o yolun varılacak menzillerinin bilgisini, nefislerine mahkûm gâfiller bilmezler! Allâh yolunun bilgilerini ancak, gönül ehli olan ârifler, akılları ile deÄŸil, gönülleri ile bilirler!"

İlm-i nâfîden yâni ilimdeki kalbî olgunluktan mahrûm kimseler, netîcede ne öÄŸrenirlerse öÄŸrensinler, en büyük hakîkat olan Hakk'a vuslattan mahrûm kalırlar. İlim, ancak kulak ve zihinden kalbe inip kalben de hazmedildiÄŸi takdirde, sâhibi için güzel tecellîler hâsıl eder. Ancak böyle bir ilim, sûretten sîrete yâni güzel ahlâk, amel-i sâlih ve Allâh korkusuna inkılâb eder.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede ÅŸöyle buyurmuÅŸtur:

"(Rasûlüm) De ki: Rabbim! Beni ilim bakımından artır!.." (Tâhâ, 114)

Bu artış, kulun takvâ ve haÅŸyet duygularının seviye kazanmasıdır. Zîrâ yine Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulduÄŸu üzere:

"... Kulları içinde ancak âlimler Allâh'tan (gereÄŸince) korkar..." (Fâtır, 28)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

"İçinizde Allâh'ı en çok bileniniz ve O'ndan en çok sakınanınız (en muttakî olanınız) benim." (Buhârî, Edeb, 72) buyurmuÅŸtur.

Demek ki ilim, gönle ulaÅŸmamış ve sâhibini Allâh sevgi ve korkusuna götürmemiÅŸse, sâhibine zâhiren âlim dense bile, Kur'ânî ifâdeyle o, kitap yüklü merkepten farksızdır.

İmâm Gazâlî -kuddise sirruh-, sırf dünyevî ilimlerle meÅŸgûl olup, bunların "kîl ü kâl"iyle ömrünü tüketerek Rabbini unutan kimselere ÅŸöyle hitâb eder:


"-Ey oÄŸul! Kelâm, mantık, belâgat, ÅŸiir, sarf, nahiv ve emsâli ilimleri irfâna geçirememiÅŸsen yazık sana! Allâh -celle celâlühû-'nun, kendisine ibâdet edesin diye vermiÅŸ olduÄŸu ömrü zâyi etmekten baÅŸka eline ne geçti." (Ey OÄŸul, İmâm Gazâlî)

Gerçekten de kulu Hak katında hüsrâna uÄŸratıp cennet ve cemâlullâha kavuÅŸmaya faydası olmayacak bir ilim neye yarar? İnsanı sonunda iblîs, Bel'am bin Baura ve Kârun'a benzeten ve onların gurur, kibir, kendini beÄŸenme, herkese tepeden bakma, nihayet Hakk'a isyân etme gibi kötü sıfatlarıyla dolduran bir ilme, ilim denilebilir mi? Aslâ! Bu bakımdan İslâm büyükleri ilim hakkında:

"İlim, idrâk etmektir. İdrâk gerçekleÅŸmeden ilim tahakkuk etmez. Bu idrâk ise mârifetullâhtır. Kısaca bütün ilimlerin özü mârifetullâh, diÄŸer bilgiler ise kabuk mesabesindedir. Öze bakmayıp kabukla iktifâ edenler, bir cevizin içi dururken kabuÄŸunu yemeye kalkarak diÅŸlerini kıran hamâkat sâhipleridir..." demiÅŸlerdir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"Hünerli ve bilgili kiÅŸi iyidir ama, iblisten ibret al da ona pek deÄŸer verme! Zîrâ ibliste de bilgi vardı. Ama o, Âdem'in topraktan yaratılışını, dış yüzünü gördü de, onun hakîkatini göremedi."

"Nice ilim, nice akıl, nice anlayış vardır ki, hakîkat yolcusuna gulyabâni kesilir, yolunu vurur. Onun için cennetliklerin ekserisi, filozofların ÅŸerlerinden korunabilmiÅŸ saf ve ehl-i kalb kimselerdir. Ey gâfil! Gururdan, kendini beÄŸenmekten kurtul ve lüzumsuz ÅŸeyleri üstünden at ki her an sana ilâhî rahmetler yaÄŸsın."

Hiçbir insan, sırf aklıyla hakîkate ulaÅŸamaz. Zîrâ kâinât, akılla tahlîl edildiÄŸinde sayısız muammâ ile karşılaşılır. Akıl, dünya iÅŸlerini görmekte faydalıdır ama ilâhî vahiyden feyizlenmediÄŸi takdîrde hakîkat yolunda kifâyetsizdir. Hakîkate ulaÅŸmak, akla ilâveten bir îman ve aÅŸk iÅŸidir. Vahiyle terbiye edilmiÅŸ selîm bir muhâkeme, hakîkat arayışında kulu bir noktaya ulaÅŸtırabilir. Onun ötesindeki sır ve hikmetlerin idrâkindeyse ancak gönül kanatları ile mesâfe alınabilir.

Hakîkatler ve sırlar âlemine açılmada aklın rolü, dar bir kapı gibidir. Buna raÄŸmen onsuz, irfâna ulaÅŸmak mümkün olmadığı gibi, hiçbir akılsız da "ârif" olamaz. Lâkin sırf akıl da sâhibini "irfân"a nâil kılamaz. Aklın sathında kalarak dîni kâmil mânâsıyla idrâk etmek, mümkün deÄŸildir. Zîrâ akıl, bir basamaktır. Ondan aÅŸka sıçrayış olmalıdır. Hazret-i Mevlânâ, bu merhaleleri kat edebilmek için:

"Mustafâ'nın önünde aklı kurbân et" buyurmuÅŸtur.

Hakk'a giden yolda, aklın nihâyetinden sonra gönül vecdine ihtiyaç vardır.

Cümle ehlullâh, bu varlık denizinden aÅŸk ile geçtiklerini ifâde ederler. Nitekim onlarda hakîkate vuslatın vecdinden fışkıran aÅŸk naÄŸmelerini bol bol duyarız. Onların nazarında bu vîrân dünyanın kıymeti yok olmuÅŸtur. İstiÄŸrak hâlindeki aÅŸkın neÅŸvesi onları sarmıştır. Bu sebeple dâimâ asıl gâyeye yönelirler. Allâh'ın velî kulları; birer ahlâk âbidesi olan peygamberlerin nefisleri terbiye etme vazîfelerini, insanlık içinde bizzat kendilerinde yaÅŸamak ve ardındakilere misâl teÅŸkîl etmek sûretiyle tamamlayan, rûh dünyâsının zirve ÅŸahsiyetleridir.

Kalp gözü açılan mü'min, her yerde Rabbin ilâhî tecellîlerini müÅŸâhede eder. Bu hâl, bir kerâmet deÄŸil, irfan ve mârifete dönüÅŸmüÅŸ bir ilimdir. Gönüldeki hakîkî aÅŸkın mahsûlüdür. Hak dostları ilâhî aÅŸkın verdiÄŸi bu görüÅŸ dirâyetiyle âlemi ilâhî kudret tecellîleri içinde müÅŸâhede ederler. İnsanı, eÅŸyâyı ve kâinâtı, kendi sır ve hakîkati ile görürler.

Hakîkaten bilgi, kalbe saplanan diken olursa, onun gâyesi olan gülden ne râyiha duyulabilir?! Rüzgarların, ırmakların, daÄŸların dilinden anlamayan; güllerden, aÄŸaçlardan, çiçeklerden, kurtlardan, kuÅŸlardan ibret almayanlar için hayatın ne tadı olabilir?! Onların telkîn ettiÄŸi ilâhî sanatı hissedememek kalbin yokluÄŸuna alâmettir.

Sâdî-i Åžîrâzî gönülleri hikmete yönlendirip, ilm-i nâfîye ÅŸöyle dâvet eder:

"Ayık kiÅŸiler nazarında aÄŸaçların yeÅŸil yaprakları bile bir dîvândır. Her zerre Cenâb-ı Hakk'ın ilâhî sanatını ifÅŸâ etmiyor mu?"

Kâinât, ilâhî neÅŸvenin menbaından taÅŸan tecellîler sergisidir. İnsan denilen meçhûl muammâ, ilâhî neÅŸvenin kâmil bir tecellîsidir. İnsanoÄŸlunu dünyâda kâmilleÅŸtiren, ulvî neÅŸveler taşıran bir yürek sâhibi olmasıdır. Hallâc, taÅŸlanırken dahî bir kalb aradı. Gül atana esef etti. Öylece gitti.


Zîrâ kâinâtta her zerre her an bize ilâhî neÅŸveden tâze bir haber ve selâm veriyor. Kundaktaki yavrunun gülüÅŸünden bir kelebeÄŸin kanat çırpışına, bülbüllerin feryâdından, bahârın renk ve râyiha cümbüÅŸüne kadar her ÅŸey ilâhî neÅŸvenin binbir tecellîsi deÄŸil de nedir? İşte ilm-i nâfînin en ihtiÅŸâmlı tezâhürü, kâinât kitâbını gönül gözüyle okumaktır. Âlemin hikmet, ibret ve ilâhî tecellîlerden ibâret olduÄŸunun idrâkine varmaktır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde:

"Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eÄŸlence olsun diye yaratmadık." (ed-Duhân, 38)

"Sizi abes yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzurumuza geri getirilmeyeceÄŸinizi mi sandınız?" (el-Mü'minûn, 115) buyurmaktadır.

Buna göre her ilim, insanı yaratılış gâyesi mûcibince ibret ve hikmete götürmeli, kâinâttaki ilâhî ihtiÅŸâmı temâÅŸa edip mutlak sanatkâra ulaÅŸtırmalıdır. Cenâb-ı Hak, tabiatı, rûha ferah râyihalar sunan rengârenk çiçeklerle tezyîn etmiÅŸtir. En abus bir surat bile bunları seyrederken rûhuna bir in'ikâs olur, yüzünde tebessümler açar. İşte nebâtâtı mevzu edinen bir botanik ilminde bile, nâfî ilim olgunluÄŸuna ermiÅŸ bir mü'minin kalbi, bütün beÅŸeriyyetin yüzünde tebessüm uyandıran bir çiçek bahçesi hâline gelir.

İlâhî sanatın teÅŸhîr edildiÄŸi diÄŸer bir sırlar hazînesi de insan vücûdudur. Bu hazîneyi keÅŸfederek ilmini nâfî hâle getiren bir doktor, ilâhî kudret karşısında duyacağı hayranlıkla, hastasına yaratıcısından ötürü tevâzû, ÅŸefkat ve hürmetle nazar edebilme fazîletine erer.

DiÄŸer taraftan bu ufka ulaÅŸamayan bir insan, ilim ve dünyevî mevkîlerde zirve noktada bile olsa yine de noksandır. Zîrâ bir ilmin kıymeti, dünyâ ve âhirette faydası olacak kalbî olgunluk ve ahlâkî mükemmellikle ölçülür.

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere ilm-i nâfînin yolu bâzı mânevî hasletlerin gönülde yer etmesinden geçmektedir. Yâni nefsin, riyâ, kibir, tamah, fahır, hubb-i riyâset vs. gibi bütün kötü sıfatlardan temizlenmesi; bunun netîcesinde de gönlün, takvâ, huÅŸû, merhamet, sabır, ÅŸükür, tevâzû, kanaat, zühd, verâ, Hakk'a tevekkül gibi ahlâk-ı Muhammediyye ile muttasıf olması zarûrîdir.

İlm-i nâfînin yeÅŸerdiÄŸi iklim ve çerçeveyi İmâm-ı Rabbânî Hazretleri kısaca ÅŸöyle beyân buyurur:

"Ey dîn kardeÅŸlerimiz! Hepimizin üzerine en önce gereken ÅŸey, îtikadımızı Kitab ve Sünnet'e göre doÄŸrultmaktır. Bid'at ve dalâlet ehli, kendi bâtıl hüküm ve îtikadlarını Kitab ve Sünnet'e uygun zannederler. Hâlbuki onların îtikadları hak ve hakîkatten fersah fersah uzaktır."

Bundan sonra da dînin hükümlerini, helâl ve haramı, farz, vacib ve sünnetleri bilmek ve bunları amel-i sâlihler sûretinde tatbik etmek lâzımdır. Ancak bütün bunların kâmil mânâda gerçekleÅŸmesi için de her dâim kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek zarûrîdir. Zîrâ itikad düzgün olmadığı takdirde dinî hükümleri bilmenin; dinî hükümler bilinmediÄŸi takdirde amel iÅŸlemenin; amel iÅŸlenmediÄŸi takdirde kalbi tasfiye ve nefsi tezkiyenin; tasfiye ve tezkiye gerçekleÅŸmediÄŸi takdirde de îtikad, amel ve ilmin hiçbir faydası olmaz...

İşte ancak bu temel esasların oluÅŸturduÄŸu bir zeminde yeÅŸerecek olan ilim ve davranışlar, ilm-i nâfî dairesine girmiÅŸ olur.

Ey Rabbimiz! Bizleri dâimâ ilm-i nâfî ile rızıklandırmanı niyâz eyler, faydası olmayan her türlü ilimden sana sığınırız!.. Bizleri sırtı kitap yüklü varlıklardan eyleme; ancak ilmi irfân kanatlarına yükleyip mârifetullâh semâlarına yükselerek mi'râcına vâsıl olan bahtiyarlardan eyle!..

Âmîn!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim