Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow II. Abdülhamîd Han
II. Abdülhamîd Han
Yıl: 1997 - Ay: Kasım - Sayı: 141
Osmanlı pâdiÅŸâhlarının otuzdördüncüsü, İslâm halîfelerinin doksandokuzuncusudur. Sultan Abdülmecîd'in ikinci oÄŸlu olup 1842'de dünyâya gelmiÅŸtir.

Genç yaÅŸta dînî ve fennî ilimleri mükemmel bir ÅŸekilde ikmâl etti. Åžâzeliyye tarîkati ÅŸeyhi Mehmed Zâfir Efendi ve Kâdiriyye tarîkati ÅŸeyhi Ebu'l-hüdâ Efendi'den feyz alarak zâhirdeki dirâyetini, mânevî bir kemâl ile de tâçlandırmıştır.

Daha genç yaÅŸta zekâsı ve siyâsî kâbiliyetleriyle temâyüz etmiÅŸ bulunduÄŸundan amcası Sultân Abdülazîz Han, Mısır ve Avrupa seyâhatlerinde O'nu da yanında götürmüÅŸtü.

Çok nâzik idi. Herkesin gönlünü almasını bilirdi. Fevkalâde bir zekâ ve hâfızaya sâhibdi. Bir defa gördüÄŸü veya sesini iÅŸittiÄŸi kiÅŸiyi aslâ unutmadığına dâir kaynaklarda sayısız misâller vardır. Alman birliÄŸini kurmuÅŸ olan Prens Bismark rivâyete nazaran:

"Dünyâda yüz gram akıl varsa, bunun doksan gramı Abdülhamîd Han'da, beÅŸ gramı bende, kalan beÅŸ gramı da diÄŸer dünyâ siyâsîlerindedir..." demiÅŸtir.

O'nun en büyük talihsizliÄŸi, devleti çok kötü ÅŸartlar altında eline almış olmasıdır. Buna raÄŸmen hiç yılmadan, bıkmadan müthiÅŸ bir zekâ, sabır ve büyük bir mahâretle devleti, otuzüç sene ciddî bir kayba uÄŸratmadan idâre etmiÅŸtir.

Sultân Abdülazîz merhûm gibi büyük masrafları ve dış borçlanmayı mûcib olan harpçı bir siyâset takibi yerine, geliÅŸen sanayî hareketleri dolayısıyla batıda temâyüz etmiÅŸ bulunan iki devleti karşı karşıya getirmek ve onların menfaat çatışmalarını tahrîk ederek ülkeyi -âdetâ- bir sırat köprüsü üzerinde yürütmek, O'nun siyâsetinin temel esası olmuÅŸtur.

Bu sulhçu siyâsetin neticesinde yeni askerî yatırımların masrafından kat'an nazar dış borçların 300 milyon altından, 30 milyona indirilmesi saÄŸlanmıştır. Abdülhamîd'in Almanlar'ı İngiliz siyâsî emellerine karşı mâhirâne bir sûrette kullanmasının çok çeÅŸitli ve parlak tezâhürleri vardır. Medîne demiryolu imtiyâzının Almanlar'a verilmesi ve stratejik bir mevkî olan Akabe'nin onların yardımıyla İngilizler'den kurtarılması, bunun târihte en tipik bir misâlidir.

Abdülhamîd Han, 93 Harbi felâketinden aldığı dersle gayr-i mütecânis ve devleti parçalamaya sürükleyebilecek cereyanların müÅŸâhede edildiÄŸi Meclis-i Mebûsân'ı böyle bir felâkete mânî olabilmek için 1878'de süresiz olarak kapatmıştır.

Mithat PaÅŸa ve avanesinin sebep olduÄŸu 93 Harbi felâketinin neticesinde Rumeli'de kaybedilen topraklardan pek çok müslüman ahâli, muhâcir olarak İstanbul'a gelmiÅŸ bulunuyordu. Bunların maÄŸdûriyetlerini istismâr ederek toplayabildiÄŸi bir kısım iÅŸsiz-güçsüz takımıyla ÇıraÄŸan Sarayı'na yürüyen Ali Suâvî, Sultân Abdülhamîd'i devirerek, bu sarayda mahbus bulunan V. Murad'ı tekrar tahta geçirmeye teÅŸebbüs etti. Sultan V. Murad, mason Mithat PaÅŸa ve avanesi tarafından tâ ÅŸehzadeliÄŸinden beri hususî bir sûrette yetiÅŸtirilmiÅŸti. O da, akıl hocası Mithat PaÅŸa gibi otuzüç dereceden bir masondu. Fakat hiç ÅŸüphesiz bu teÅŸkîlata onun gerçek hüviyetini bilmeden girmiÅŸti. Bununla beraber ÅŸerîrler, kendisi pâdiÅŸâh olsa menfûr emellerine daha kolay ulaÅŸacaklarını düÅŸünüyorlardı. Ali Suâvî ise, Sulltan Abdülhamîd Han tarafından Galatasaray Lisesi müdürlüÄŸünden bozuk siyâsî düÅŸünceleri sebebiyle azledilmiÅŸ bulunmanın iÄŸbirârı (gücenikliliÄŸi) ile haraket ediyordu. Gerçekten de Ali Suâvî, yavaÅŸ yavaÅŸ yahûdî siyâsî emellerinin hâkim olmasıyla Osmanlı aleyhtarlığına meyleden İngiliz siyâsetinin kör bir âleti durumundaydı.

BeÅŸiktaÅŸ muhâfızı yedi-sekiz Hasan PaÅŸa'nın kafasına indirdiÄŸi bir sopa ile Ali Suâvî'nin can vermesi bu ihtilâl teÅŸebbüsünün akîm kalmasını saÄŸlamıştır. Ancak Sultân Abdülhamîd, bu ve benzerî vak'alar dolayısıyle mâruz bulunduÄŸu büyük tehlikeyi kavramış, devrinin sözde münevverlerinin hamâkat ve ihânetlerine ilâveten rum, ermeni ve yahûdîlerin kaynattıkları fitne kazanı sebebiyle muârızlarının "istibdâd" diye adlandırageldikleri sıkı bir dâhilî siyâset tâkıbine mecbûr kalmıştır.

Abdülhamîd Han, bu karışık iç bünyeye raÄŸmen halkın huzûru ve ülkenin selâmetini saÄŸlayabilmek için bugünkü modern devletlere bile örnek olabilecek derecede ÅŸumüllü bir istihbarat teÅŸkilatı kurmuÅŸtur. Bu teÅŸkilâtta kendisine karşı bombalı bir suikasti gerçekleÅŸtirmiÅŸ bulunan ermeni asıllı Jorris'i dahi bir istihbârât elemanı olarak kullanması, ÅŸâyân-ı dikkattir. Hattâ İngilizler'in Madrit büyükelçileri vefât ettiÄŸinde, onun açılan çelik kasalarında Sultân Abdülhamîd'le muhâbere hâlinde bulunduÄŸuna dâir vesâikın ortaya çıkması, İngilizler'i bu istihbârâtın kuvvet ve ÅŸumülü hakkında dehÅŸete sevketmiÅŸtir. Kendisi tahttan indirildikten sonra azılı muhâlifleri tarafından ÇıraÄŸan Sarayı'nın yakılmış bulunması da, O'nun bu müthiÅŸ istihbârât teÅŸkilâtı ile alâkalıdır. Zîrâ bu sarayın bodrum katları, lebâleb Sultân Abdülhamîd'e verilmiÅŸ jurnallerle doluydu ve hiç ÅŸüphesiz ki saray, onları yok etmek için yakılmıştı. Çünkü bu jurnaller, İttihat ve Terakkî'nin ileri gelenlerini birbirine düÅŸürecek mâhiyetteydi. Sathî bir nazarla bakıldığında, bunların birbirleri aleyhine Sultân Abdülhamîd Han'a jurnallik ettikleri ortaya çıkmaktadır.

Bu jurnal keyfiyeti dolayısıyle de Sultân Abdülhamîd, muârızları tarafından haksız ve çirkin bir sûrette itham edilegelmiÅŸtir. Gûyâ ulu orta verilmiÅŸ saçma-sapan jurnallere istinâden birçok insanı sürgüne gönderdiÄŸi pek çok yazılıp söylenmiÅŸtir. Bu hususdaki gerçeÄŸin lâyıkıyle kavranabilmesi ve merhûmun dirâyet, liyâkat ve hassasiyyetinin anlaşılabilmesi için bir tek misâl zikredelim:

Birgün yüksek seviyede bir me'mûrun ÇıraÄŸan Sarayı önünden geçerken gûyâ:

"-Âh Sultân Murâd Efendimiz!.. Sen başımızda olsaydın, böyle mi olurdu?!."

meâlinde bir söz söylemiÅŸ olduÄŸu yolunda bir jurnal alınmış ve bundan dolayı da o me'mûrun Fizan'a sürgün edilmesi hususunda irâde-i seniyye sâdır olmuÅŸtu. Buna îtiraz eden Sadrazam Saîd PaÅŸa:

"-Efendimiz, bu ne hâldir, anlayamıyorum?!. Bu me'mûrun takriben altı ay önce ihtilâs (rüÅŸvet) cürmü sâbit olduÄŸu halde onu afvetmiÅŸtiniz.. Åžimdi ise, enti-püften bir jurnale istinâden onu sürgüne gönderiyorsunuz?!." demesi üzerine, o koca Sultân Sadrazam'a ÅŸu cevâbı vermiÅŸtir:

"-Hayır PaÅŸa Hazretleri, ben onu bu jurnalden dolayı sürgüne göndermiyorum! Asıl sebep, o zikrettiÄŸiniz ihtilâs cürmüdür. Esâsen bu jurnali de kasden kendim verdirttim. Lâkin onu, altı ay evvel böyle bir tertibe baÅŸ vurmadan cezâlandırsaydım, yalnız kendisini deÄŸil, çoluk-çocuk ve akrabâlarını da cezâlandırmış olurdum. Onlar da eÅŸ ve dostlarına karşı mahcûb olurlardı. Åžimdi ise, bu adamı gûyâ benim istibdâdıma karşı çıkmış bir insan sıfatıyla kahraman telâkkî edecekler. Böyle olmasını tercih ettim!.."

Bu öyle bir hâdisedir ki, O'nun devri için sürüp gelen haklı-haksız tenkîdlerin deÄŸerlendirilmesinde bize büyük bir ışık tutar.

Sultân Abdülhamîd'in kalbî rikkatini kavramaya yarayacak bir hâdise de ÅŸudur:

Sultan Abdülazîz'in ÅŸehîd edilmesinden beÅŸ sene geçmesine raÄŸmen halk, bu menfûr hâdiseyi unutmamıştı. Kâtillerin yakalanıp cezâlandırılmasını istiyordu. Bu umûmî arzu üzerine Yıldız'da hususî bir mahkeme kuruldu. Bu mahkemede Mithat PaÅŸa, Hüseyin Avni PaÅŸa ve daha bazılarının Abdülazîz Han'ın kâtili oldukları sâbit oldu. Mahkeme bunlar hakkında îdam cezâsı verdi. Ayrıca Plevne kahramanı Gâzî Osman PaÅŸa ve Ahmed Cevdet PaÅŸa gibi ÅŸahsiyetlerin dâhil olduÄŸu kırk kiÅŸilik mûteber bir hey'ete de bu karar bir kere daha tedkîk ettirildi. Onlar da, müttefikan karârı isâbetli gördüklerini beyân ettiler. Buna raÄŸmen Sultân Abdülhamîd Han, îdâm cezâlarını sürgüne tahvîl etti. Fazladan olarak da suçunu îtiraf etmiÅŸ bulunan Mithat PaÅŸa'nın cebine sürgüne giderken 800 altın harçlık koydu. İnsan, hâdiselerin içyüzüne vâkıf olunca, bu büyük merhametli pâdiÅŸâha karşı dil uzatanları aslâ afvedip hoÅŸ göremez!..

Sultân Abdülhamîd Han'ın Dünyâ çapında ithâmına vesîle olan sebeplerden biri de, devrinde baÅŸgösteren ermeni mes'lesidir. Ermeniler, ülkemizde yaÅŸayan gayr-i müslim teb'a arasında bizim örf ve âdetlerimizi benimsemek yönünden müstesnâ bir durumda idiler. Asırlarca "teb'a-i sâdıka" olarak yâdedilmiÅŸlerdi. Fakat günün birinde kendilerini kullanarak siyâsî emellerine ulaÅŸmak isteyen Ruslar'ın propagandalarına muhâtab olarak sadâkatten ayrıldılar. İlk önce Rus tahrikıyla baÅŸlayan ermeni kıpırdanışları, sonradan bütün hıristiyan batı devletlerinin alâkasını celbetmiÅŸ ve onlar da bu ihtilâfa dâhil olmuÅŸlardır.

Bu maksadla ermenileri silâhlandıran Ruslar'ın faâliyetini ve bunun nihâî gâyesini görmekte gecikmeyen dâhî Sultân Abdülhamîd Han, ermenileri toplu oldukları bölgelerden saÄŸa sola cebrî bir sûrette göç ettirmek gibi bir tedbire baÅŸ vurmuÅŸtur. Fakat bu kadar mâsumâne bir hareket, yahûdî desteÄŸi ile de beslenerek onun aleyhinde beynelmilel bir propaganda tezgahlanmasını intâc etmiÅŸtir. Neticede kendisine Viyana'da îmâl edilerek gönderilmiÅŸ bir kupa arabasına îmâlât esnasında uzun bir zamana ayarlanmış saatli bir bomba yerleÅŸtirilmiÅŸ ve bu bomba, kendisinin ÅŸeyhulislâm ile Cum'a namazı hıtâmında mûtâd hârici üç-beÅŸ dakika ayaküstü konuÅŸması sebebiyle o daha arabaya binmeden Yildız Câmî-i Åžerîfi önünde infilâk etmiÅŸ, asker, sivil bir çok insan ölmüÅŸ ve yaralanmıştır. Herkesin telâÅŸa kapıldığı o hengâmede Sultân Abdülhamîd Han, sükûnetini muhâfaza ederek:

"Korkmayın, korkmayın!.."

diye bağırmış ve arabanın seyis mahalline oturarak ecnebî sefirlerin alkışları arasında atları kırbaçlayıp sarayına avdet etmiÅŸtir.

Devrinin sözde münevverlerinin gafletine bakınız ki, Belçikalı ermeni Jorris'in tertibi eseri olan bu suikati alkışlayanlar görülmüÅŸtür. Hattâ zamanın gözde ÅŸâiri Tevfik Fikret, bu hâdiseyi anlatan 'bir anlık gecikme' anlamındaki "Bir Lahza-i Teaahur" isimli ÅŸiirinde suikastçiyi 'ÅŸanlı avcı' diyerek tebcil etmekte ve suikasdin muvaffakıyetsizlikle neticelenmesinden doÄŸan teessürlerini terennüm etmekteydi. Buna raÄŸmen Sultân Abdülhamîd'in kendisine karşı en küçük bir mukâbelesini tarihler kaydetmemektedir.

Sultân Abdülhamîd devrinin gâilelerinden biri de o sıralarda filizlenmeye baÅŸlayan yahûdî mes'lesidir. 1982 yılında İsviçre'nin Bazel ÅŸehrinde 'ilk siyonist kongresini' toplamış olan Teodor Hertzel, daha önce yazdığı "Yahûdî Devleti" isimli kitâbıyla dünyâ yahûdîlerinin Filistin'de yeniden toplanmaları gerektiÄŸi yolunda teÅŸebbüse geçmiÅŸ ve bu gâye için o gün dünyânın en büyük zengini olan yahûdî Roçilt âilesinin desteÄŸini saÄŸlamıştı. Onun namına iki kere Türkiye'ye gelen ve yahûdîlerin Filistin'e avdet edip orada ikâmet eylemeleri mukâbilinde Osmanlı Devleti'nin dış borçlarını ödemek teklifini Roçilt namına Sultân Abdülhamîd'e arzetmiÅŸ olan Hertzel'in, O'nun çelik gibi sert irâdesine çarparak redde mahkûm olması sebebiyle, yahûdîler tarafından bütün dünyâda o büyük hükümdar için bir karalama kampanyası baÅŸlatılmıştır.

Bu kampanya sebebiyledir ki, otuzüç senelik saltanatı boyunca hiç kimsenin burnunu kanatmamış, ancak ana ve babasını öldürmüÅŸ olan bir cânî dışında normal mahkemelerce verilen îdâm cezâlarını bile tenfiz ettirmemiÅŸ, kendisine suikast yapan bir haremaÄŸasını ve hattâ ermeni Jorris'i dahî afvetmiÅŸ bulunan Sultân Abdülhamîd Han için haksız ve mesnedsiz bir sûrette 'kızıl sultan' lakabı, meÅŸhur ve harcıâlem bir hâle getirilmiÅŸtir. Hayfâ ki, yahûdîlerin îcâd edip ermenilere armaÄŸan ettikleri bu iftirâ, böyle ecnebî kimselerden ziyâde vatanın o gün bugündür bir çok talihsiz Türk asıllı nesilleri arasında da revaç bulmuÅŸtur.

Filistin'e göç edip yerleÅŸmek gibi ilk nazarda mâsumâne görünen arzularının Sultân Abdülhamîd tarafından mutlak bir sûrette redde mahkûm olduÄŸunu gören yahûdîler, o mübârek ÅŸahsiyeti bertaraf etmedikçe emellerine ulaÅŸamayacaklarını anlamakta gecikmediler. Bundan dolayıdır ki, önce İstanbul'da ve sonra da yahûdî muhiti Selânik'te temerküz eden İttihat ve Terakkî cemiyetini kurdurarak vatanın bir kısım bedbaht evlâdlarını bir propaganda sisinde boÄŸdular.

Tehlikeyi gören Sultân Abdülhamîd, yahûdîlerin Filistin'de toprak satın almalarını yasakladığı gibi, onların bu emellerine muvâzaa yoluyla ulaÅŸmalarını engellemek için de, her arâzîsini satmak isteyenin yerini ÅŸahsî parasıyla satın alarak "emlâk-i ÅŸâhâne" hâline getirmiÅŸtir. Filistin Çiflikât-ı Åžâhânesi böylece vücûda gelmiÅŸtir. Sultan Abdülhamîd bunlara ilâveten oradaki müslüman nüfûsu da artırma yoluna gitmiÅŸtir.

O sırada Rus tahrikıyle teÅŸekkül etmiÅŸ çeteler, Balkanlar'ı cadı kazanı hâline getirmiÅŸ bulunuyordu. Bunlarla mücâdele eden birliklerin birtakım subayları, İttihat ve Terakkî ve onun arkasındaki yahûdîlerce iÄŸfâl edilmiÅŸlerdi. Bunlar isyân ederek Abdülhamîd Han'ı II. MeÅŸrûtiyet'in ilânına zorladılar.

Abdülhamîd Han, yeni bir kânûn-i esâsî hazırlatıp tatbik etmeyi düÅŸünüyordu. Fakat gayet buhranlı ve ihtilâl hazırlıklarının yapıldığı karışık bir ahvâl içinde buna fırsat bulamamıştı. Mecbûren eski kânûn-i esâsîyi yürürlüÄŸe koydu.

Meclis-i Meb'ûsân 17 Aralık 1908'de toplandı. En azılı Osmanlı düÅŸmanları dahi meb'ûs seçilerek meclise girmiÅŸti. Hatta ne hazîndir ki, mecliste azınlıkların te'sîri müslüman meb'ûslardan daha çoktu.

İttihat ve Terakkî iktidarı, kısa zamanda halkın umûmî sûrette nefretini kazandı. KarşılaÅŸtığı tenkîdleri ÅŸiddetle bastırıyor ve muhâliflerini gazeteci veya fikir adamı demeden suikastlerle yok ediyorlardı. Bu durum, zuhûr eden nefreti had safhaya çıkarınca, kendi iktidarlarını korumak için sâdık adamları sandıkları avcı taburlarını Rumeli'den getirip TaÅŸkışla'ya yerleÅŸtirdiler. Ancak bunların baÅŸlarındaki subaylar, kısa zamanda BeyoÄŸlu âlemleriyle siyâset girdabına sürüklenip askerleriyle alâkalarını kestiler. Serbest kalan avcı taburları efrâdı, halkla temas edince, İttihat ve Terakkî'nin irtikâb ettiÄŸi mel'ûnâne zulüm ve hıyâyetlerini öÄŸrenerek kendilerini korumaya me'mur oldukları bu kadroya karşı ayaklandılar. İstanbul'da birkaç gün terör hâkim oldu. Bazı İttihat ve Terakkî milletvekilleri sokak ortasında katledildi. İşte 31 Mart Vak'ası denilen hâdise budur. Bu ayaklanma sebebiyle iktidarlarını tehlikede gören İttihat ve Terakkî, Rumeli'den "Hareket Ordusu" denilen çoÄŸu rum, ermeni ve yahûdî çapulcusu onbeÅŸ bin kiÅŸilik bir kuvveti İstanbul üzerine sevk ettiler.

Sultân Abdülhamîd, bu gürûha karşı -maalesef- aşırı merhameti sebebiyle hareketsiz kaldı. Halbuki sarayının etrafında iyi tâlim ve terbiye görmüÅŸ otuz bin asker vardı. Neticede tâc ve tahtı için ÅŸu hengâmede bile kan dökmeye râzı olmayan Sultân Abdülhamîd, Hareket Ordusu'na arkalanan İttihat ve Terakkî hükûmetince hal' olunarak tahttan indirildi. Usûlen tanzîm edilen fetvâ da, tamamen haksız ve mesnedsizdi. Kendisine bulunabilen kusur, "kütüb-i mu'tebere-i dîniyyeyi cem' u ihrâk", yâni mûteber dînî kitapları toplatıp yaktırmaktı.

Bu bühtanın aslı ÅŸudur: O zaman Kur'ân-ı Kerîm'in ÅŸahıslarca basım ve yayını yasaktı. Kur'ân-ı Kerîm'i devlet bastırır ve parasız dağıtırdı. Åžahısların Kur'ân-ı Kerîm tab'ında gereken ihtimâmı gösteremeyecekleri düÅŸüncesiyle konulmuÅŸ bulunan bu yasaÄŸa raÄŸmen Kur'ân-ı Kerîm tab' olursa, bunlar müsâdere edilip ihrâk olunur (yakılır), külleri de îtinâ ile çiÄŸnenmeyecek bir topraÄŸa gömülürdü.

DiÄŸer taraftan, hal' fetvâsı âid olduÄŸu makamdan sâdır olmamıştır. Bu maksadla parlementoya celbedilen ve kendisine baskı tatbik edilen fetvâ emîni Hacı Nûrî Efendi, PâdiÅŸâh'ın hal'i için kâfî bir ÅŸer'î sebep mevcûd olmadığını beyândan sonra:

"Hal' meÅŸ'ûmdur (uÄŸursuzdur)! Sultân Abdülazîz hal' edildi. Arkasından koca Rumeli elden gitti. Rumeli'den milyonlarca muhâcir İstanbul'a geldi. Medrese ve câmîler, lebâleb bunlarla doldu. Ben o zaman medrese talebesiydim. Yetîm çocukları sırtımda taşımaktan omuzlarım çürümüÅŸtü. Mâdem ki ille de PâdiÅŸâh'ın hal'ini arzu ediyorsunuz, kendisine arzediniz; O, kendi kendisini azletsin!.." dedi.

Bu münâkaÅŸaya ÅŸâhid olan Talat PaÅŸa, ipin ucunun elinden kaçacağını anlayınca, ulemâdan olan milletvekillerine istenilen fetvâyı vermeleri için baskı yaptı. Bu baskı neticesinde tefsir sâhibi Elmalılı Hamdi Efendi'nin takrîri (söyleyip yazdırması) ile Sultân Abdülhamîd Han hakkındaki mâhut hal' fetvâsı ortaya çıktı.

Hazindir ki, bu keyfiyeti Sultân Abdülhamîd'e tebliÄŸ için parlementoca seçilmiÅŸ bulunan dört kiÅŸilik hey'ete ısrarla Selânik meb'ûsu yahûdî Emanuel Karassou Efendi kendisini de dâhil ettirmiÅŸti. O koca Sultân, bu hey'ette ÅŸu yahûdî çıfıtı da görünce, diÄŸerlerine dönüp:

"-Sizler müslümansınız! Beni halîfe olarak görüp görmemeyi arzu etmek hakkınızdır. Lâkin bu yahûdînin aranızda iÅŸi ne?!." demekten kendini alamadı.

Onlar da, bu söz üzerine baÅŸlarını önlerine eÄŸdiler. O zaman Sultân, bütün bu olanların mukadderât îcâbı olduÄŸunu düÅŸünerek:

"Bu, azîz ve alîm olan Allâh'ın takdîridir..." meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim