Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Hidâyet ve Rahmet Üslûbu
Hidâyet ve Rahmet Üslûbu
Yıl: 2001 - Ay: Nisan - Sayı: 182
Ramazan-ı Åžerîfte va'z u nasîhat için Erzurum'un bir köyüne davet edilen İbrahim Hakkı Hazretleri'ni alıp köye getirmek üzere bu iÅŸleri yapan Ermeni bir hizmetçi ile bir at gönderilmiÅŸti. Yola çıkıldı. Fakat binit bir tane olduÄŸundan İbrahim Hakkı Hazretleri, Ömer -radıyallâhü anh-'ın Kudüs'e giderken kölesiyle beraber nöbetleÅŸe deveye binmesi hususundaki ahlâk-ı hamîdeyi tatbik etti. Ermeni hizmetçi buna her ne kadar:

"-Köylüler bu durumu iÅŸitirlerse, beni azarlarlar; ücretimi de vermezler!" diye itiraz etti ise de, Hazret:

"-Evladım, son nefeste hâlimizin ne olacağı meçhul! Sen köylülerin seni azarlamasından endiÅŸelisin, ben ise Allâh huzurunda verilecek olan büyük hesaptan korkuyorum!.." buyurup ata binme iÅŸini sıraya koydu.

Hikmet-i ilâhî tam köye girecekleri esnada aynen Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-'in misâlinde olduÄŸu gibi sıra Ermeni hizmetçiye geldi. Köylülerden korkan adamcağız, hakkından feragat ettiÄŸini, ata Hazret'in binmesini ısrarla istediyse de İbrahim Hakkı Hazretleri:

"-Sıra senindir!" dedi ve atın önünde yürüyerek köye girdi.

Halk bu hâli görünce, hemen Ermeni hizmetçinin etrafını sardı ve:

"-Vay densiz! GençliÄŸine bakmadan ata kurulmuÅŸ, ak sakallı ÅŸu ihtiyar üstadı yürütmektesin ha! Bu mu senin sadakatin? Biz böyle mi tembih ettik sana?!." ÅŸeklinde muhtelif ifadelerle azarlamaya baÅŸladı.

Durum bu minvâldeyken İbrahim Hakkı Hazretlerinin mes'eleyi îzâh etmesi üzerine azardan vazgeçtiler. Bu esnada uyanık köylülerden biri Ermeni hizmetçiye seslendi:

"-Be adam! Bu kadar fazileti gördün ve yaÅŸadın! Bari müslüman ol!" dedi.

Ermeni hizmetçi, birkaç dakikalık sükuttan sonra oradakilere ÅŸu ibretli cümleyi söyledi:

"-EÄŸer sizin dîninize davet ediyorsanız, aslâ! Ama ÅŸu mübârek zâtın dînine dâvet ediyorsanız, o dîne daha yoldayken îmân ettim bile!.."

Gönlü engin bir Hakk dostu tarafından sergilenen bu misâl, bir hidâyet ve rahmet üslûbudur. İnsana, daha ziyade onun özüne bakarak davranmak, bir mânâda yaratılana, Yaratanın nazarıyla bakabilmektir. Bunun için sâlih gönüller, insana Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzündeki "halîfe"si olma ÅŸerefi bahÅŸ edilmiÅŸ bulunduÄŸunu ve ona âyetteki ifadesiyle Rabbin: "Kendi kudretinden bir sır üflemiÅŸ" olduÄŸunu düÅŸünürler ve kul, günahlarla ne kadar kirlenmiÅŸ bulunursa bulunsun, özündeki mükemmelliÄŸe bakarak ona sırtlarını dönmezler. İnsandan kolay kolay ümîd kesmez, ayrıca onun da ümidini yitirmemesini saÄŸlarlar. Bu, gerçekten inkâr olunamayacak aklî ve hissî bir sebeptir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'de bize en çok "Rahmân ve Rahîm" esmâsını telkîn etmiÅŸ ve "er-Rahmân" (kâfir-mü'min bütün insanlara merhamet edici) isimli bir sûre inzal buyurarak ilk âyetini de "er-Rahmân" diye baÅŸlatmıştır.

Bu bakımdan insana bu gönül penceresinden, yâni hidâyet ve rahmet üslûbu noktainazarından yaklaÅŸmak, ilâhî rızâya en muvafık ve netice bakımından da son derece bereketli ve insanda meknuz olan ulvî güzellikleri yeÅŸertici bir hususiyet ihtiva eder. Çünkü bu üslûp, hem tatbik edene, hem tatbik edilene, yâni her iki tarafa da ayrı bir letâfet, olgunluk, muhabbet ve Hakk'a raÄŸbet hasletleri kazandırıcı bir vasıftadır. Bu üslûp, Yûnusları Yûnus, Mevlânâları Mevlânâ yapan bir iksîr ve mânen ölmekte olan nice hasta rûhlara da bir âb-ı hayât gibidir.

Onun için tasavvufun gerek muhtevâsı ve gerekse de İslâmî teblîÄŸde ona âid üslûbun kullanılması, her zaman büyük bir ehemmiyet arz etmiÅŸtir. Târihî bir gerçektir ki, Anadolu'nun ictimâî nizâmının MoÄŸol istilâlarıyla sarsıldığı devirde yetiÅŸen Mevlânâ ve Yûnus Emre Hazretleri gibi büyük mutasavvıflar, âdeta birer sulh, sükûn ve huzûr pınarları olmuÅŸ, bunalan kitlelere, kanayan yaralara ve yorgun gönüllere ÅŸifâ ve tesellî sunmuÅŸlardır. Onlar, nice gafilleri, kurtarılmayı bekleyen birer hasta olarak telakkî etmiÅŸler ve muâmelelerinde "kin ve nefret"ten daima uzak yaÅŸamışlardır. Yûnus ne güzel söyler:

Ben gelmedim dâvî için
Benim iÅŸim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim...

Bu büyük ÅŸahsiyetler gönül yapmaya geldiklerinden insanlara bakışları hep gönül penceresinden olmuÅŸ, etraflarına daima muhabbet ve ÅŸefkat tevziinde bulunarak nicelerinin hidayetine vesile olmuÅŸlardır. EÄŸer onlar, bu güzel ve firasetli davranışların aksine hareket etselerdi, netice, arada uçurum bulunan insanlarla olan irtibâtın tamamen koparılması ve nihayet bu gibi kimselere Hakk'ı tebliÄŸ etme imkânının zâyî olması ÅŸeklinde gerçekleÅŸirdi. Bu da, ilâhî murada ters düÅŸerdi. Zîrâ Cenab-ı Hakk, kullarının içine düÅŸtüÄŸü bataklıktan kurtulmasını istemektedir. Ki, bunun için insanlık tarihi boyunca binlerce peygamber ve veli göndermiÅŸ, onların, en güzel üslûplarla gönülleri tezkiye etmelerini emir buyurmuÅŸtur. Böylece nice dikenleÅŸmiÅŸ ruhlar güle dönmüÅŸ ve zindan gibi sîneler nûra gark olmuÅŸtur. Bu hakîkate iÅŸaretle Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, gerek inançsız, gerek günahkâr olsun insanları doÄŸru yola istikametlendirmenin lüzum ve ehemmiyetini ve bu husustaki üslûbu ÅŸöyle telkin buyurur:

"Demir; kapkara ve nûrsuz olmakla beraber, silinip cilâlandığı zaman ondaki pas gider! Bir ayna, demirden de olsa, cilâlanınca, yüzü parlar ve güzelleÅŸir; orada ÅŸekiller, sûretler görülür."

"Gönül ÅŸehrinin suyunu bulandırma ki, orada ay ve yıldızları dolaşır halde göresin! Çünkü insanlar, ırmağın suyuna benzerler; su bulanınca, dibini göremezsin! Irmağın dibini ara; dibi mücevherlerle, incilerle dolu!"

Hazret-i Mevlânâ'nın buyurduÄŸu gibi insanın rûhu, berrak bir su gibidir. Fakat kötü iÅŸler ve günahlarla bulanınca hiçbir ÅŸey görünmez olur. Bu durumda maneviyat incilerini ve hakîkat nûrlarını görebilmek için o suyu durultmak lâzımdır. Dolayısıyla tasavvufun gâyesi, bencil ve nefsânî duyguları terbiye edip, fertleri ve netîcede toplumları sulh, sükûn ve huzûra kavuÅŸturmaktır. Zira Cenâb-ı Hak insanı, incelik, zerâfet ve ulvî derinliklerle tezyîn etmiÅŸtir. İnsanın asıl kıymeti de bu meziyetleri kalb âleminde yeÅŸertip geliÅŸtirdiÄŸi nisbettedir. Rûhâniyet dolu kalpler, güzel ahlâk, amel-i sâlih ve mânevî hâllerin tezâhürüne mazhardır. Bu ÅŸekilde kul, en güzel sûrette, yani "ahsen-i takvîm" olarak yaratılmış olmanın îcâbını gerçekleÅŸtirmiÅŸ olur.

Bu itibarla küfür, ÅŸirk ve günahta ne kadar ileri gitmiÅŸ olursa olsun hiçbir "insan" hidâyet dâvetine muhâtab olmaktan mahrûm bırakılamaz. Bunun asr-ı seâdetteki sayısız misâlinden biri de ÅŸöyledir. Allâh Rasûlü, amcası Hazret-i Hamza'yı ÅŸehîd ederek kendisini derîn bir teessüre gark eden VahÅŸî'yi, İslâm'a dâvet etmesi için ashâbından birini gönderdi. VahÅŸî ise Rasûlullâh'a cevâben:

"-Yâ Muhammed! Sen, diye Allâh'ın hükmünü beyân etmiÅŸ iken beni nasıl İslâm'a dâvet ediyorsun? Ben ki bu çirkinliklerin hepsini yaptım. Benim için nerede bir kurtuluÅŸ yolu olacak ki?" dedi.

Allâh Teâlâ:

"De ki: Ey nefislerine zulüm etmekte ileri giden kullarım! Allâh'ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Çünkü Allâh bütün günahları afv eder. Muhakkak o Gafûr ve Rahîm'dir." (ez-Zümer, 53) âyetini inzâl etti.

Nihâyet VahÅŸî âyet-i kerîmedeki müjde ile ferahladı ve:

"-Rahmetin ne kadar da büyük ey Rabbim!" diyerek ve tevbe-i nasûhta bulunarak arkadaÅŸlarıyla birlikte müslüman oldu.

Hazret-i Hamza'yı Uhud'da ÅŸehîd eden VahÅŸî, artık Hazret-i VahÅŸî -radıyallâhu anh- idi. Ve bu hidâyet ve maÄŸfiretin mânevî hazzı içinde kendisini afvettirebilmek ümîdiyle Hazret-i Hamza'ya diyet olarak, peygamberlik iddiâsındaki yalancılardan Müseylemetü'l-Kezzâb'ı bütün tehlikesini göze alıp katletti ve bir fitneye son verdi.

Rasûl-i Ekrem'in yanındaki sahâbîler:

"-Yâ Rasûlallâh! Bu afv ve merhamet sâdece VahÅŸî'ye mi mahsûsdur, yoksa bütün müslümanlara mı? diye suâl ettiklerinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"-Bütün müslümanlar içindir." buyurdular. (Rûhu'l-Beyân, c. 8, sf. 124)

Tevbe-i nasûha yönelen gönüller, bu rivayette de görüldüÄŸü gibi gerçek ve kâmil mânâdaki merhamet ve muhabbetin en tesirli naÄŸmelerini Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den duymuÅŸtur. Ezcümle bütün insanlık âlemi, tesellî, ÅŸifâ ve ferahlık veren terennümleri O'nun mübârek dudaklarından iÅŸitmiÅŸtir. Uçsuz bucaksız afv ü kerem denizini ve onun ümit sâhilini yine "Varlık Nûru"nun keremiyle görmüÅŸtür. Bütün günahlara raÄŸmen "Ey benim kullarım!" ÅŸeklindeki müÅŸfikâne hitâb-ı ilâhîye de yine o Fahr-i Kâinât'ın yüzü suyu hürmetine nâil olmuÅŸtur.

Bu bakımdan hayat ve kâinâtı Allâh'ın rahmet ve merhametini ön plana çıkararak ümit verici bir üslûp ile telkîn etmek, zamanımızda -menfî materyalist tesirlerle- batıdakine benzer bir mânevî buhrân içinde kalan cemiyetimiz için fevkalâde ehemmiyetlidir. İnsanları akıl kavgalarına sürüklemek deÄŸil, hissen kazanmak, daha gerçekçi bir yoldur. Zîrâ birçokları, aklen yanlış bir ÅŸekilde ÅŸartlandırılmış olabilirler. Onun için "cedel ve münâkaÅŸa" ile iknâ edilip kazanılmaları çoÄŸunlukla imkân dâhilinde olmaz. Çünkü menfî ÅŸartlanmalar, aklî delilleri kabul etmez. Kalblerin hakîkatle ülfet edebilmesi için evvelâ müsâmaha ile yaklaşılıp içlerdeki yüce temâyüllerin yeÅŸermesine çalışmak, daha randıman verecek bir metoddur.

Hatâ, isyân ve günahlara batmış bir insan, tenkit, târiz veyâ tekliflere muhatap kılınmadan evvel, öncelikle onun kalbi kazanılmalıdır. Bunun için ÅŸahsî yakınlık ve telkînin tesir zemînini oluÅŸturacak muhabbetli bir alâka tesisine çalışılmalıdır. Muhâtabın kalbi böylece hazır bir hâle getirildikten sonra hatâlar yavaÅŸ yavaÅŸ düzeltilebilir. Ayrıca, maddî ve mânevî ikrâm ve iltifatların muhatapta uyandıracağı rûhî alâkanın bereketli semeresini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu hususta Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in günah dumanlarıyla boÄŸulmuÅŸ gönüllere semâvî bir pencere açıp da taze nefesler sunucu bir ikrâm sadedinde buyurduÄŸu:

"Ümmetimden büyük günah iÅŸlemiÅŸ olanlar için de ÅŸefaatim vardır." beyanındaki inceliÄŸi kavramak lâzımdır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in günahkârlara karşı bu tavır ve ifadesini Hazret-i Mevlânâ ne güzel îzâh eder:

"İlaç, iyileÅŸtirmek için, hasta ve yaralı kimseler arar. Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Nerede alçak ve çukur yer varsa, su oraya akar."

"Sana rahmet ve merhamet suyu gerekse, sen de böyle yap!"

Ancak elbette ki ilâcın tesiri için hasta veya yaraların önce mikroplardan kurtulması icap eder. Bu da, hasta gönüllerin günah mikrobundan temizlenmesi, yâni tevbe suyuyla yıkanması demektir. İlaç, yâni ÅŸefâat, bundan sonra gerçekleÅŸir. Nitekim diÄŸer bir hadîs-i ÅŸerîfteki:

"Günahlarına (nedâmetle) tevbe eden, hiç günah iÅŸlememiÅŸ gibi olur!" beyanı, bir taraftan müjde, diÄŸer taraftan da bu müjdenin ÅŸartını ifade edici bir mahiyette bir merhamet tezâhürüdür...

Bu ölçü çerçevesinde hidâyet ve rahmet üslûbundaki ulvî inceliÄŸe bütün peygamberler riayet ettiÄŸi gibi onların izinden giden evliyâullâh da hassasiyetle riayet etmiÅŸtir. Buna binâen îmânın ilk meyvesi merhamet olarak telakkî edilmiÅŸ ve kulluk kısaca ÅŸu iki ölçü çerçevesinde tarif buyurulmuÅŸtur:

a- Tâzim li-emrillâh, yâni Allâh'ın emirlerini ihtiram ile yerine getirmek.

b- Åžefkat li-halkillâh, yâni Yaratan'dan ötürü yaratılanlara ÅŸefkat ve merhamet göstermek.

Allâh dostlarından Fudayl bin Iyâd'ın hâli, bu ölçülerle yaÅŸayan mü'min gönlüne ne güzel bir misâldir:

Kendisini aÄŸlarken gördüler:

"-Niçin aÄŸlıyorsun?" dediler.

O da:

"-Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüÄŸümden aÄŸlıyorum! Bütün kederim, onun kıyamette rezil olmasındandır..." buyurdu.

Bu kâmil insanları, böylesi bir rahmet ve merhamete sevkeden hususu îzâh sadedinde Hazret-i Mevlânâ ÅŸöyle buyurur:

"Rahmet denizleri coÅŸunca, taÅŸlar bile âb-ı hayat içer. Yüz yıllık ölü mezarından çıkar, ÅŸeytan ruhlu kara sîmâlar, hurilerin bile kıskanacakları güzel bir melek olur."

NakledildiÄŸine göre İbrahim bin Ethem Hazretleri, bir sarhoÅŸun pis kokulu ve bulaşık aÄŸzını yıkamış, bunu niçin yaptığını soranlara da:

"-EÄŸer yüce Allâh'ın adını zikretmek için yaratılan dil ve aÄŸzı bulaşık olarak bırakırsam, hürmetsizlik olur..." demiÅŸti.

Adam ayıldığında ona:

"-Horasan zâhidi İbrahim bin Ethem aÄŸzını yıkadı..." dediler.

Bu durumdan mahcup olan sarhoÅŸun gönlü de uyandı ve:

"-Öyleyse ben de tevbe ettim..." dedi.

Böyle bir hâle vesîle olan İbrahim bin Ethem Hazretlerine rü'yâsında Hakk katından ÅŸöyle buyuruldu:

"-Sen bizim için onun aÄŸzını yıkadın! Biz de senin için onun kalbini yıkadık!.."

Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ve onun ÅŸahsında bütün ümmete buyurur:

"Sen (daima) afv yolunu tut, iyiliÄŸi emret..." (el-A'raf, 199)

Bu emri tatbik hususunda hiç ÅŸüphesiz ki Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bizler için en güzel ve mükemmel bir örnektir ve O'nun serdettiÄŸi güzel ahlâk, merhamet ve afv tezahürleri âdeta melekleri dahî imrendirecek bir yücelik ve eriÅŸilmezliktedir. İşte bunlardan bir tanesi:

Mekke'nin fethi günü Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, umûmî bir afv ve eman ilân etmiÅŸti. Yıllardır zulüm ve düÅŸmanlıktan baÅŸka bir ÅŸeye ÅŸahid olmayan Mekke, o gün sergilenen büyük bir afv bayramıyla tarifsiz bir muhabbet ve merhamet tecellîleri yaşıyordu. Ancak Mekkelilerden Fudala isimli bir ÅŸahıs bu güzelliÄŸe gölge düÅŸürmek istercesine Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i öldürmek kastıyla mübarek yanlarına sokuldu. Onu ve niyetini farkeden Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, hiçbir telâÅŸ ve kızgınlık göstermeyip yine ÅŸefkat ve rahmet kanatlarını açarak Fudala'ya sükûnetle:

"-Sen Fudala mısın?" diye sordu.

Fudala:

"-Evet!" dedi.

Ardından O Rahmeten li'l-âlemîn:

"-Ey Fudala! Zihninde kurduÄŸun ÅŸeyden tevbe ve istiÄŸfar et!" buyurdu ve mübarek ellerini Fudala'nın göÄŸsüne koydu.

Böylece daha o anda zihnindeki öldürme düÅŸüncesi giden Fudala'nın kalbi îmân nuru ile doldu ve Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir anda kendisi için yaratılanların en sevgilisi hâline geldi.

Hiç ÅŸüphesiz ki bu hâl, "Seni öldürmeye gelen sende dirilsin!" ÅŸeklinde ifade edilen çok üstün bir davranış ve olgunluktur ki, İslâm tarihi, bunun kâ'bına varılmaz sayısız misâlleriyle doludur. Nitekim baÅŸta Hazret-i Ömer ve daha niceleri hep bu güzel üslûbun kıymetli birer meyveleri olmuÅŸlardır. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"Allâh'ın rahmetinin kemâli ve kerem deryasının dalgalanması neticesinde her çorak yere yaÄŸmur yağıyor, her susuz yer su buluyor!"

"Ey hidâyete çağıran! Bilesin ki, kem gözün ilacı, iyi gözdür! İyi göz ve güzel bakış, kem gözü ayağı altında ezip yok eder. İyi göz ve temiz nazar; Allah'ın rahmetinin, kahrından daha üstün oluÅŸundandır. Rahmettendir. Kem göz ise, kahırdan, yâni lanetten ileri gelir. Dolayısıyla güzel bakış Hakk'ın rahmetinden olduÄŸu için, kem göze galip olur. Bu hâl, hadîs-i kudsîdeki: beyanının bir tecellîsidir. Hem bilesin ki, Allah'ın rahmeti, her zaman kahrından üstündür. Bu bakımdan her peygamber, zıttı bulunan düÅŸmanlarına üstün gelmiÅŸtir. Çünkü o, rahmetin neticesidir. Zıttı olan çirkin suratlı ise, kahrın neticesidir."

"Öyleyse belayı gidermenin çaresi, sitem etmek, zulüm etmek deÄŸildir. Onun çaresi affetmek, bağışlamak ve kerem eylemektir. ikazı seni uyandırsın. Artık hastalık ve belâları tedavi usûlünü iyi anla!.."

"Ancak ÅŸunu da unutma ki, zalimleri affetmek, mazlumlara zulmetmektir! Hırsızlara ve her türlü kötü insanlara acımak; zayıf insanları dövmek, onlara merhamet etmemektir! (Bu dengeyi güzel ayarla!.. Bil ki, Allâh, ÄŸafûru'r-rahîm, yâni çok bağışlayıcı bir merhamet sahibi olmakla birlikte, azîzün zü'n-tikâm, yâni zulüm ve haksızlık zebûnu hâlinde insanlara ve hakka mütecâviz olanlara karşı da intikam alıcı bir izzet sahibidir.)"

Onun için Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bir hadîs-i ÅŸerîflerinde:

"-Kavga eden iki kardeÅŸinizi gördüÄŸünüz zaman zâlime de mazlûma da yardım ediniz." buyurmuÅŸlar ve sahâbenin:

"-Yâ Rasûlallâh! Mazlûmu anladık da zâlime nasıl yardım edeceÄŸiz?" suâline mukâbil:

"-Onun da zulmüne mani olarak..." cevabını vermiÅŸlerdir.

Hâsılı söylemek istediÄŸimiz ÅŸudur ki, bugün dünyâ ile birlikte ülkemiz insanları da îmânî ve İslâmî bakımdan birer yaralı kuÅŸ gibidirler. Dikkatli ve hassas bir ÅŸekilde onların yaralarını sarmak, bunun için de merhamet ve muhabbetle yaklaÅŸmak zarûrîdir. Bu da, elbette ki yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız üslûp ve muhtevâ içerisinde gerçekleÅŸebilecek bir keyfiyettir.

Rabbimiz, bizleri sırrı çerçevesinde hareket ile daima afv yolunu tutarak hidayet rehberi olan sâlihler zümresine ilhak eylesin!

Âmîn
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim