Cenâb-ı Hakk, insanın idrâkini, ancak zıdlıklarla kavrayabilen bir yapıya sâhib kılmıştır. Bu sebepledir ki âlemde, zıdlık asıldır. Dolayısıyla zıdlık ne kadar tam olursa, idrâk o kadar berraklaşır. Muhabbet nefretle, güzel çirkinle, hayır ÅŸer ile, akıllılık ahmaklıkla, sürûr ızdırabla, dünyâ âhıret ile, ÅŸehâdet olan asîl ölüm, süflîsi ile ilh kavranır.
İnsan, hayatın akışı içinde yaÅŸama sevinci ile ölümden ürperiÅŸ gibi iki müthiÅŸ zıdlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış hâlinde olan hayât ve ölümün hakîkî mânâları idrâk edilmeden, yaradılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mâhiyeti de kavranamaz.
Selîm bir muhâkeme sâhibi düÅŸünmez mi ki; kâinâtta her ÅŸey, bir tek çekirdeÄŸin çatlamasından bahâr ÅŸenliÄŸine, doÄŸumlardan ölümlere ve mikro âlemden makro âleme, zerrelerden kürrelere kadar lâyıkıyle kavranması imkânsız bir nizâm ve intizâm ile takdîr edilmiÅŸ bir âheng içinde devâm edip gider. Peki, bu âhengin ve bu nizâmın san'atkârı ve hâlıkı kimdir? Kâinâtta insan idrâkini âciz bırakan bu mükemmellik, hikmet ve ibretler manzûmesi deÄŸil midir? Bu suâllerin cevâbı, en güzel bir ÅŸekilde Kur'ân-ı Kerîm'de mevcûddur. Allâh Teâlâ buyurur:
"Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eÄŸlence olsun diye yaratmadık." (ed-Duhân, 38)
"Sizi sadece boÅŸ yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceÄŸinizi mi sandınız?" (el-Mü'minûn, 115)
"İnsan başıboÅŸ bırakılacağını mı zannediyor?!." (el-Kıyâme, 36)
İnsanın yaradılış hikmeti, kendi istidâd ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk'ı bilebilmek, bu bilgiyi irfân ile mücehhez kılarak amel-i sâlih ile Hakk'ı tekrîm etmektir. Biz buna kısaca kulluk diyoruz. Bu kulluk keyfiyetinin hedefi de, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye ede ede Rabbe kavuÅŸabilmektir. Vâsıl-ı ilâllâh olabilmektir. Bu da, nübüvvetten sonra en yüce bir derece ile Rabbe ulaÅŸmayı ifâde eden velâyette kemâl bulur.
Velâyet, nefsânî ölçülerin üstüne çıkılması, benliÄŸin asgarî seviyeye düÅŸürülerek mânen Rabbe ulaşılmasıdır ki, bu yüksek dereceye -makâm itibârıyle- fenâ fillâh denir. Bu da, bir akarsuyun denize vâsıl olduktan sonra kendi hüviyetini kaybedip denizde yok olması veya yediklerimizin vücûdumuza dâhil olduktan sonra hâriçteki mâhiyetlerini kaybetmesi gibidir.
Bu makama ulaÅŸtıktan sonra gelen bir ölüm, hakîkî mânâsıyla bir vuslat-ı ilâhiyyedir. "Mûtû kable en temûtû" (Ölmeden evvel ölünüz!) hadîsi, bu hâlin en güzel ifâdesidir. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-:
"Dirilmek istiyorsanız, ölünüz!.." buyurur ki, kasdettiÄŸi; bu mânevî ölümdür. Bâkî hayâta doÄŸuÅŸ, bir baÅŸka âlemde diriliÅŸtir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, tevhîd ve mârifetullâh neÅŸ'esi içinde nefsini yok ederek böyle ölebilenleri müjdeler ve taltîf eder.
Bunun içindir ki Hazret-i Mevlânâ, fânî âlemden kurtulup da bâkî hayata doÄŸuÅŸa {_F feeb-i arûs} (düÄŸün gecesi» der. Beyitlerinde ÅŸöyle buyurur:
"ÖldüÄŸüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünyâ derdi var sanma!"
"Benim için aÄŸlama, yazık, {REF vâh, vâh!} deme! Beni topraÄŸa verdiklerinde de {REF vedâ, vedâ!} (ayrılık, ayrılık) deme!"
"Mezar bir perdedir ki, onun ardında cennetin huzûru vardır!"
"(Bilin ki ben), ölü idim; dirildim... Gözyaşı idim; tebessüm oldum... AÅŸk deryâsına daldım; nihâyet bâkî olan devlete eriÅŸdim..."
Åžüphesiz ki, istisnâsız her hayât seyyâhının başına gelecek olan ölüm, idrâk sahibi olan bütün varlıkların çözmeye mecbûr bulunduÄŸu bir muammâdır.
Enbiyâ Sûresi'nin 35. âyetinde:
"Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da ÅŸerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz..." buyurulur.
Mülk Sûresi'nin 2. âyetinde de:
"O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölüm ve hayâtı yaratmıştır." buyurulmaktadır.
Ölümün bilinen bir dili yoktur. Lâkin o, derîn bir sükûta ne korkunç mânâlar gömmüÅŸtür. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
"Size iki nasîhatçı bıraktım. Biri susar, diÄŸeri konuÅŸur. Susan nasîhatçı ölüm, konuÅŸan ise Kur'ân-ı Kerîm'dir."
Ölümler, sessiz ve kelimesiz derslerdir ki, alıcı, hassas insanlara en salâhiyetli ağızlardan daha mükemmel ibret, âkıbet ve hakîkat beyân eder.
Ölümün ürkütücü ağırlığını, kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidârlar sona erer ve erir.
Gel-geç sevdâlar, çılgın arzular, soluk zevk u safâlar ve insanları çıkmaz sokaklarda perîÅŸân eden sakat felsefeler, ölümün önünde solgun sonbahar yapraklarından daha fecî bir sürünme edâsı içinde âciz kalırlar!
Kabristanlar, fânî hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akrabâ, dost ve arkadaÅŸ adresleri ile doludur. Dünyâ hayâtı, ister sarayda isterse saman üzerinde yaÅŸansın, bütün yolların ve kıvrımların mecbûrî çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulunulacak ne bir zaman, ne de bir mekân vardır.
Hadîs-i ÅŸerîfde:
"Bütün dünyevî zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayın!" buyurulur.
Âyet-i kerîmede de:
"O gün (kıyâmet günü) insan: (Kaçacak yer neresi?) der." (el-Kıyâme, 10) buyurulur.
DüÅŸünmelidir ki, ne dünyâda ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyâmetin ÅŸiddetinden sığınacak bir barınak vardır...
Allâh'ın emirlerine tâbî olup olmamak bakımından tasnîf edilen davranışlarımızla ÅŸekillenecek olan kabir hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"Ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur..." tâbirini kullanmakla ölümle hayatın sıkı râbıta ve alâkasına iÅŸâret buyurmuÅŸlardır.
Kalb gözü açık olan Ebû Derdâ -radıyallâhü anh- bir kabir başında durup:
"Ey kabir! Dışın ne kadar sessiz, fakat için ne dehÅŸet verici korkularla doludur!.." demiÅŸ ve hüngür hüngür aÄŸlamıştır.
Bir sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e sordu:
"-Akıllı insan kimdir yâ Rasûlallâh?"
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdular:
"-Ölümü çok düÅŸünen ve ona karşı hazırlığını tamamlamakla meÅŸgul olan kimsedir. İşte onlar zekî insanlardır..."
Nefsine maÄŸlûb gâfil insanların dünyâlık evleri, âdetâ yaÅŸayan ölülerin âile kabristanıdır. DüÅŸünmezler ki ölüm, ne gecinden ne de erkeninden gelir. Ancak ve ancak vaktinde gelir.
Ölümden kaçmak isteyenlere Kur'ân-ı Kerîm ÅŸöyle buyurur:
"(Ey Rasûlüm!) De ki: Kaçmakta olduÄŸunuz ölüm size eriÅŸecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh'ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir." (el-Cum'a 8)
İnsan, kendi zâtî varlığı ile birlikte bütün bir kâinâtın yaradılış hikmetine ulaÅŸamaz ise, süfliyyat onu yutar. Dünyâya geliÅŸ ve dünyâdan gidiÅŸ idrâk ve tefekkürüne vâkıf olamayan insan, kendi varlığının hakîkatinden bile gâfil demektir!. İnsan, hikmetsiz bir mâcerânın tesâdüfü deÄŸildir...
Bu gerçeÄŸe ulaÅŸan mü'minler için ölüm, beÅŸerî nasîblerin en büyüÄŸü olan ilâhî vuslatın ilk merhalesidir.
Kur'ân-ı Kerîm'de "Allâh" lafza-i celâlinden sonra en çok zikredilen lafızlardan biri de takvâdır. Takvâ, kalbin korunması, vikâye edilmesi, kiÅŸinin nefsine ve benliÄŸine hükmetmesidir. İnsan rûhunun zirveleÅŸerek kemâle ermesidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
"Sizin en deÄŸerliniz, Allâh'dan en çok korkanınız (takvâca en üstün olanınız) dır." (el-Hucurât, 13)
Takvâ ve zühd ile ameller kemâl bularak "amel-i sâlih" vasfını kazanır. Amel-i sâlih sahipleri için de Allâh Teâlâ buyurur:
"Îmân edip amel-i sâlih iÅŸleyenleri, içinde ebedî kalmak üzere, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyacağız..." (en-Nisâ, 122)
Zühd, takvâ ve amel-i sâlih, gönülde hassasiyet, vicdanda nûr, rûhda huzûr ve ahlâkda kemâldir.
Rûh, dünyânın aldatıcılığından uzaklaÅŸma ve seraplara aldanmama neticesinde öyle bir seviye kazanır ki, ancak maddî ve mânevî zaferlere onunla erilir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bir hadîs-i ÅŸerîflerinde meâlen:
"Zaferlerin zaferi, kiÅŸinin nefsine hâkim olmasıdır." buyurmuÅŸlardır.
Muttâkî ve zâhid mü'min, derin bir hayât idrâki, rûhânî bir ahlâk ÅŸuûru içinde aklını Hakk'a, kalbini hayra, âzâlarını güzel ve hayırlı iÅŸlere istikâmetlendirir ki, bu hâllerle "amel-i sâlihler" oluÅŸur.
Bir mü'min, amel-i sâlihler içinde Hakk'ın rızâsına nâil olup Hakk'da fânîleÅŸirken, aÅŸkı ile bâkî kalma bahtiyarlığına erer.
Åžair, bir gönül ehlinin dünyâdaki huzûr hayatının kabir âleminde de devam edeceÄŸini ne güzel ifâde eder:
Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.
Ancak bu hâl, kalbin durumuna göre seviye kazanır. Bu da zikrullâh ve neticesi muhabbet ile mümkündür. Kâinâtı; ÅŸuûr, duygu, vicdan ürperiÅŸleri ve îmânî heyecanlar zâviyesinden seyretmek, ilâhî muhabbet gözlüÄŸü ile temâÅŸâ etmek îcâb eder. Rabbin nûru ile parlayan yürekler baÅŸka bir hâle girer. O'nun ile gören gözler ve açılan kulaklar, bambaÅŸka ihtizâzlarla duyarlık kazanır. O'nun ile geniÅŸleyen kalbler ve idrâkler, varlıkdaki hikmet ve ibretlere âÅŸinâlık kesbeder.
Seâdetli bir ölüm, îmân ve Kur'ân nûrları, gönül feyzleri altında geçen bir hayatın mükâfâtıdır.
Dünyâyı, çirkin amellerle bir rezâlet meydânına çevirmek, ne acı bir aldanıştır!
Lâkin gözlerden akan nedâmet ÅŸebnemleri ile gufrân iklîmine ulaÅŸmak, Äžaffâr olan Rabbin insana yüce bir ikrâmıdır!
BeÅŸer tefekkürü ile lâyıkıyle kavranmasına imkân bulunmayan ölüm gerçeÄŸine ulaÅŸabilmek, peygamberler ve evliyâullâhın örnek yaÅŸayışlarından ve onların gönül iklîmlerinden hisse almakla mümkündür. Aksi hâlde ölüm, müthiÅŸ bir felâketin ilk ve acı bir tecellîsi olur!.. Zîrâ bütün zıdlıklar gibi, ölümün de, beÅŸerî idrâk ve vasfa göre birbirine zıd iki tezâhür ve tecellî ÅŸekli vardır.
Ölüm mes'elesi, peygamberlerin irÅŸâdlarına raÄŸmen öteden beri beÅŸeriyyeti çok meÅŸgûl etmiÅŸtir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz'âç halkaları ile kımıldanan bu dehÅŸetli handikap, türlü nefsânî ifâdelerle susturulmak istenmiÅŸtir.
Herkesi hayat mevzûunda daha üstün ve ateÅŸli girdap hâlinde saracak olan ölüm, istisnâsız baÅŸlara çökecek en çetin bir istikbâl endîÅŸesi ve musîbeti veya rahmetidir... BeÅŸer tefekkürü ile lâyıkıyla kavranmasına imkân bulunmayan bu istikbâl düÄŸümünü çözebilmek, nefs engelini aşıp, vahyin sesine kulak verip, peygamberlerin ve evliyâullâhın gönül iklîminin aÅŸk, vecd ve istiÄŸrâkından nasîb ve feyz alabilmekle kâbildir..
Zaman ÅŸeridinden düÅŸen her ânın bizi hakîkat sabahına yaklaÅŸtırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:
"Kime uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliÄŸini ve güzelliÄŸini) bozar, beli bükük hâle getiririz. O kimseler bunu idrâk etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?)" (Yâsîn, 68)
İlâhî! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiÄŸin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl!..
Âmîn!.. |