Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Havf ve Recâ
Havf ve Recâ
Yıl: 1999 - Ay: Ekim - Sayı: 164
"(Allâh'ım!) İçimizden birtakım beyinsizlerin iÅŸlediÄŸi (günâh) yüzünden hepimizi helâk edecek misin?" (el-A'râf, 155)

İnsan hayatı, havf ve recâ, yâni "korku" ve "ümid"lerin çalkantısı içinde seyreder. Bir mü'min gönlünde havf ve recânın karşılıklı bir âhenk ve denge içinde yaÅŸanabilmesi, zarûrîdir. Zîrâ korkunun ifratından "yeis", tefritinden ise "emniyet ve te'minat" hissi hâsıl olur. Bu itibarla Allâh'ın azâbından emîn olmak veya zıddı olan rahmetinden ümidsizliÄŸe düÅŸmek, menedilmiÅŸtir. Kâmil bir mü'min, bu iki hâli dengeli bir ÅŸekilde devam ettirendir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

"(O muttakî kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiÄŸfâr etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar.. RABBLERİNE, AZÂBINDAN KORKARAK VE RAHMETİNİ UMARAK DU EDERLER. Kendilerine verdiÄŸimiz rızıklardan da hayır yollarına infâk ederler. " (es-Secde, 16)

Mutlak yeis, yâni ümidden kesilme, insanın kendisini afv ve maÄŸfiretin dışında görme gafletidir. Neticede Allâh'ın rahmet tecelliyatını, kudret ve azametini inkâr etmektir.

Mutlak yeisin tam zıddı olan mutlak emniyet de, Cenâb-ı Hakk'ın esmâ-yi ilâhiyyesinden "Kahhâr" sıfatına karşı duyarsız kalmak veya azâbı küçümsemektir.

Hâsılı Allâh korkusunu mutlak yeis hududuna getirmemek ve aynı zamanda ümîdi de mutlak te'minat altına yaklaÅŸtırmayıp dengeyi muhâfaza etmek lâzımdır. YaÅŸadığımız deprem hâdisesi gibi fevkalâdelikler, bu dengeyi muhâfaza etmenin güçleÅŸmesi gibi bir netice doÄŸurur.

Bir mü'min "Cennete bir tek kiÅŸi girecek!" dense "Acaba ben miyim?"; "Cehenneme bir tek kiÅŸi girecek!" dense "Yoksa ben miyim?" hâlet-i ruhiyesinin içinde bulunmalıdır.

Allâh -celle celâlühu-, ilâhî korkuları kulların kalblerine iÅŸlemek ve onları hevâ-heveslere ve ÅŸehvetlere düÅŸmekten korumak için göklerden indirdiÄŸi, yerlerden infilâk ettirdiÄŸi birtakım âfet ve musîbetlerlerle de îkâz ve terbiye etmektedir. Bu âfetlerin geliÅŸi-güzel vukûa geldiÄŸini, bir tesâdüfün neticesi olduÄŸunu zannetmek, müthiÅŸ bir gaflet ve hüsrandır. Meçhul ufuklardan kopup gelen âfetlerin binlerce kiÅŸiyi ölüme ve yaralanmaya sürüklemesi, sayısız insanları bîçâre ve bîkes bırakması, hikmetsiz ve ibretsiz deÄŸildir. Aksi halde dünyâya geliÅŸ ve gidiÅŸin, ilâhî program ve hassasiyetin mantıkî mânâsını kabul ve îzâh etmek imkânsızlaşır. Bu âfetler, hiç ÅŸüphesiz aynı zamanda kâinatın hâlıkının azamet, kudret ve îkâz tecellîleridir.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"İçinde bulunduÄŸumuz cihân hududlu ve fânîdir. Aslolan ebedî ve sonsuz âhıret yurdudur. Aklını başına topla da bu cihanın soluk nakışlarını, bozulacak olan ÅŸekillerini ve eriyecek olan sûretlerini ebedî âleme karşı kalbinde bir perde hâline getirme!"

"Her ne kadar bu dünyâ, senin nazarında çok büyük ve nihayetsiz ise de bilesin ki, ilâhî kudret karşısında o bir zerre bile deÄŸildir. Gözünü aç da bir bak; bir zelzele, bir kasırga, bir sel felâketi dünyâyı ve içindekileri ne hâle getiriyor!"

İşte ülkemizde daha yeni yaÅŸanan ve "mahÅŸere küçük bir misâl olacak" dehÅŸetengiz sahneler! İşte yerle bir olmuÅŸ mâmûreler! İşte Hazret-i Peygamber'in bir kıyâmet alâmeti olarak zikrettiÄŸi ânî ve toplu ölümler!..

Bütün bunlarda bizler için sayısız ders ve ibretler vardır. Dolayısıyla yaÅŸanan âfetin zâhirî sebeplerden ziyâde mânevî bir perspektiften tahlîli ile ibret dolu büyük bir felâkete ilâhî takdîr yönünden bakmak ve onu materyalist bir dünyâ görüÅŸü ile deÄŸil, îmânî ve İslâmî ölçülerle deÄŸerlendirmek hususunda hatâya düÅŸülmemelidir.

Kâinât, mikro âlemden makro âleme, istikbaldeki normo âleme kadar ilâhî bir nizâm ve hassasiyet içinde programlanmıştır. GüneÅŸin ve semâdaki birçok cesîm kütlelerin hareketinden ve bir atomun içindeki en minimum varlıkların deveranından esrârlı ışınlara kadar hepsi idrâk ve hayâl ötesi kudret akışları içinde seyreder. İlâhî irâdenin programına her ÅŸey tâbî durumdadır. Bir îmânsız dahî güneÅŸin sür'atinin artması veya azalmasına, günün 24 saatin altına inmesi veya üstüne çıkmasına ihtimal vermez. Vicdanen ilâhî irâdenin gücünü takdir eder. Ancak nefsâniyeti îcâbı reddederek kâinatta nizâmın temel kanun ve kâidelerini "tabiat kanunları" tabiriyle kendinden müessir birer kuvvet ve kudret kaynağı ÅŸeklinde ifade gafletinde bulunur. Oysa bu kanun ve kaideler, kısaca "âdetullâh" veya "sünnetullâh" denilen hakîkatlerdir.

Hiç ÅŸüphesiz bu âlem, sebepler âlemidir. Sebeplerin müsebbibi olan Allâh -celle celâlühu-, her ÅŸeyin husule gelmesini diÄŸer bir sebebe baÄŸlamıştır. Zîrâ ilâhî irâde sebepsiz tecellî etmiÅŸ olsaydı, ne o tecellînin ÅŸiddetine tahammül olunabilir, ne de bu âlemin bir imtihan âlemi olma vasfı bâkî kalırdı. Dolayısıyla nur-i irfân sahipleri, sebeplere deÄŸil, müsebbib ve müessire baÄŸlanırlar. İlâhî müÅŸâhedeye nâil olmayanlar ise, sebepler içinde âvâre bir ÅŸekilde dolaşıp dururlar. Sadece fiziki sebeplere, yâni fay hatlarına takılı kalırlar.

Cenâb-ı Hakk, münkir ve zâlimleri cezâlandırmak için bazı tabiat hâdiselerini alışageldiÄŸimiz ilâhî programın dışında, yâni maddî ve mânevî azaplara baÄŸlı olarak tahakkuk ettirir. Yâni ateÅŸin, suyun, rüzgârın ve diÄŸer tabiî unsurların muhtevâsında müÅŸâhede olunagelen yapıcı vasfı, ikinci plana iterek tahrip edici bir kuvvet hâline getirir. Dolayısıyla tabiatta meydana gelen hâdiselerin temelindeki murâd-ı ilâhîyi veya çoÄŸu kere de izn-i ilâhîyi görmemek, kısır ve bazen de kör bir perspektife takılıp kalmak demektir. Bu gaflete düÅŸenleri îkâz sadedinde Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"Unutma ki bu dünyâ, ilâhî kudret önünde âdetâ bir saman çöpüne benzer. İlâhî irâde, bazen onu yükseltir, bazen alçaltır. Bazen saÄŸlam, bazen kırık dökük bir halde bulundurur. Onu bazen saÄŸa, bazen sola götürür. Bazen gül bahçesi hâline kor, bazen de diken hâline..."

Zîrâ Cenâb-ı Hakk, bu âlemin bir imtihan âlemi olmasını murad etmiÅŸ, bu sebeple âlemde "kahır" ve "lutuf" gibi iki zıd keyfiyeti içiçe tecellî ettirmiÅŸtir.

Lutuf tecellîsi, kulların istihkaklarına baÄŸlı olmamakla birlikte bazen samîmî duâ, niyaz, sadaka ve çeÅŸitli amel-i sâlihler vesîlesiyle de tahakkuk eder.

Kahır tecellî ise, evleviyetle haram, zulüm ve kitlevî azgınlıklar sebebiyle gerçekleÅŸir. Bununla beraber bazen de kulun sabır, tevekkül ve teslîmiyet imtihanını gerçekleÅŸtirmek ve bu sebeple onu yüceltmek maksadına baÄŸlı olarak tecellî eyler. Böylece Cenâb-ı Hakk, kullarını zaman zaman muhtelif ÅŸekillerde imtihân etmektedir. Bunu âyet-i kerîmede ÅŸöyle beyân buyurur:

"Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan ederiz... (Ey Rasûlüm!) Sabredenleri müjdele!.." (el-Bakara, 155)

Gerçekten de son günlerde yaÅŸadığımız ilâhî imtihan, âyette sayılanların hepsini muhtevî bir ÅŸekilde gerçekleÅŸmiÅŸtir. Rabbimiz cümlemizi sabrile müjdelenenlerden eylesin!

Peygamberlerin dahî, masumiyetlerine raÄŸmen çok büyük eziyetlerin çile çemberinden geçmeleri de bu hikmetlere mebnîdir. Eyyûb -aleyhisselâm-'ın bu husustaki imtihanı pek câlib-i dikkattir:

Cenâb-ı Hakk, bu ÅŸânı yüce peygamberini imtihan etmeyi murâd ile evvelâ mallarını elinden aldı. Bir sel ile koyunlarını, bir rüzgâr ile de ekinlerini mahvetti. Ardından büyük bir zelzele ile çocuklarını vefat ettirdi. Daha sonra da bütün bunlar karşısında telaÅŸesiz, sükûnet ve büyük bir tevekkülle rızâ hâlini yaÅŸayan Hazret-i Eyyûb'a da ağır bir hastalık verdi. Eyyûb -aleyhisselâm- bu hastalık hâlinde de ÅŸikâyet ve feryadda bulunmadı. Teslîmiyetini muhâfaza eyledi.

Onun bu dâsitânî sabrı ve teslîmiyeti neticesinde Allâh Teâlâ, kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdi ve ona âile efrâdını, ayrıca bunlarla birlikte eski hayatını misli ile iâde etti.

Bu misâl de gösteriyor ki, birtakım âfetlerde hükmen ÅŸehîd durumundaki masum çocukların, sâlih kimselerin ve bu iptilâ ile günâhları maÄŸfiret olunması istenen kulların bulunması da tabiîdir. Bu husustaki hadîs-i ÅŸerîflerde buyurulur:

"Bir kul için Allâh kendi katında bir derece takdir etmiÅŸ de o kul o dereceye ameli ile eriÅŸememiÅŸse, Allâh, dünyâda onu bazı musîbetlerle müptelâ kılar. Sonra da kendisine o belâya karşı sabır ihsân eder, ki o dereceye eriÅŸebilsin!" (Ramûz)

"Kulun Allâh indinde bir mevkîi vardır ki, ona ibâdetle eriÅŸemez. O mevkîe eriÅŸinceye kadar Allâh, ona hoÅŸuna gitmeyen ÅŸeyler (iptilâlar, musîbetler) verir." (Ramûz)

Hazret-i Mûsâ, Tûr-i Sînâ'ya giderken yolu üzerinde bir ÅŸahsa rastladı. O ÅŸahıs Hazret-i Musâ'ya:

"-Ey Kelîmullâh! Bir hâcetim var; ne olur, Tur-i Sînâ'da Rabbime niyaz eyle de kabul buyursun!.." dedi.

Hazret-i Musâ:

"-Hâcetin nedir? Söyle de ona göre duâ eyleyeyim_" deyince o kiÅŸi:

"-Ey Allâh'ın Peygamberi! Bu, benimle Rabbim arasında bir sırdır." dedi.

Vaktaki Mûsâ -aleyhisselâm- Tûr-i Sînâ'ya vardı, Rabbiyle konuÅŸtu ve o kiÅŸinin de hâceti için duâ eyledi. Cenâb-ı Hakk da bu duâyı kabul buyurduÄŸunu kendisine bildirdi. Buna sevinen Hazret-i Mûsâ, bu müjdeyi vermek için dönüÅŸte o kiÅŸiye rastladığı yere uÄŸradı. Bir de baktı ki, canavarlar onu öldürüp parçalamış! Bu hâle son derece teaccüb etti ve:

"Yâ Rabb! Bu nasıl bir sırdır? Onun hâcetini kabul eylemiÅŸtin?" diye niyazda bulundu.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, kendisine ÅŸöyle buyurdu:

"-Ey Mûsâ! O kulum benden öyle bir mânevî makam istedi ki, kendi gayret ve amelleriyle arzusuna nâil olması mümkün deÄŸildi. Bunun için ona görmüÅŸ olduÄŸun iptilâyı verdim. Böylece onu, bu iptilâ ile indimde arzu ettiÄŸi makama yükselttim."

Yine hadîs-i ÅŸerîfte buyurulur:

"Allâhü zü'l-celâl Hazretleri, bir kula bir musîbet veya daha fazlasını vermiÅŸse, ancak bu musîbet sebebiyle afvedeceÄŸi günâhı veya yine bu musîbet sebebiyle ulaÅŸtıracağı bir dereceyi vermek gibi iki haslet için vermiÅŸtir." (Ramûz)

Bunun içindir ki kahır tecellîsi, ümidsizliÄŸe; lutuf ise, mutlak bir emniyet ve itmi'nâna sebep olmamalıdır.

DiÄŸer taraftan belli bir periyoda baÄŸlanmamış birer sünnetullah olan zelzeleler, yangınlar, harpler, düÅŸman iÅŸgalleri, taunlar, kuraklıklar ve bunların zıddı olan rahmet ve bereketler, kulların kalbî yapısına göre ÅŸekillenirler. Kulların ekserîsi sırât-ı müstakîm üzereyse, yaÄŸmurlar bereket ve rahmet olarak iner, seâdet ve huzura vesile olur. Ancak cemiyetteki fertlerin ekseriyeti nefsânî temâyüllere meyletmiÅŸse ve galebe ÅŸerde ise, yâni vicdanlar kirlenmiÅŸse, kalblerde isyan hattı vukû bulur ki, bu da, rahmet olan yaÄŸmurların sel felâketine dönmesine veya tamamen kesilip kuraklık âfeti olmasına, bazen de zelzelelere zâhirî bir âmil olarak gösterilen altımızdaki fay hatlarının infilâkının zuhura gelmesine sebep olur. Bu tip acı hâdiseler, hiç ÅŸüphesiz insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir, yâni vicdanların kirlenmesiyle rûhlarda yaÅŸanan mânevî bir depremin ardından yeryüzünün felâketleri tahakkuk safhasına girer. Âyette buyurulur:

"Allâh Teâlâ, bir kavme verdiÄŸi nîmetini, onlar kalblerinde bulunanı deÄŸiÅŸtirmedikçe taÄŸyîr buyurmaz!" (er-Ra'd, 11)

Allâh -celle celâlühû-, hâÅŸâ zâlim deÄŸildir. Fakat bu felâketlerin âsî ve zâlim kulların hak etmesiyle zuhura geldiÄŸi bir gerçektir. İlâhî nizama ve kudsî esaslara karşı koyanların ilâhî intikamın acı tatbikatıyla karşılaÅŸmaları kaçınılmazdır. Allâh Teâlâ buyurur:

"... O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düÅŸmez. O, yerin karanlıkları içinde tek bir taneyi dahî bilir. YaÅŸ ve kuru ne varsa, apaçık bir kitaptadır." (el-En'âm, 59)

Allâh'ın izni olmadan bir yaprak dahî düÅŸmez iken koca bir ülkenin geliÅŸigüzel ve ÅŸuûrsuz bir ÅŸekilde sallandığını kabul etmek, idrâk ve iz'an dışıdır. Her ÅŸey bir hikmet ve sırra mebnîdir.

Bu felâket, elbette birtakım zâhirî sebeplerle vukûa gelmiÅŸ, binâların çürüklüÄŸünden kurtarmadaki kifâyetsizliÄŸe kadar çeÅŸitli müessirler, onun çapının teÅŸekkülünde rol oynamıştır. Bununla beraber görebildiÄŸimiz-göremediÄŸimiz, ÅŸahsını tayin edebildiÄŸimiz-edemediÄŸimiz pek çok insanın kalbî âleminden, yâni isyan ve itâat duygularından fiilî hareketlerine kadar mânevî birçok müessirin de rol oynadığı bir hakîkattir. Hâdisenin sırf akıl süzgecine takılan yönlerini görüp de bu mânevî müessirleri görmezden gelmek, pek azîm bir hatâdır. Hele bazı gâfillerin, isyanlarına nedâmet getirecekleri yerde âdetâ onu daha ÅŸiddetlendirmiÅŸ bir surette ortaya koymaktan çekinmemeleri, ne hazin bir aldanıştır. Üstelik musîbet, zâhirî ve bâtınî yönüyle henüz tamamen atlatılmış gözükmemekteyken...

Hazret-i Mevlânâ böyleleri için ne güzel buyurur:

"Dertlerine devâ olarak gelen ilâhî ihtarlardan gönle ÅŸifâ bir ilaç gibi istifade edecekken onu kendilerine can alıcı bir zehir hâline getirenlere çok yazık! İşte bu yüzdendir ki Cenâb-ı Hakk'ın öfke perdesi, onların gözlerindeki karanlığı artırmaktadır. Onlar, önlerinde kendilerini helâk için bekleyen ateÅŸ dolu cehennem çukurunu göremiyorlar! Vay hâllerine!.."

Gelen âfetler hususunda tedbire dikkat eylemek de elbette zarûrîdir. Îcâb eden beÅŸerî gayret ve tedbirlere riayet ettikten sonra Allâh'a tevekkül etmelidir. Aksi halde içi boÅŸ, kuru bir tevekkül doÄŸru deÄŸildir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, yıkılmak üzere olan bir duvarın yanından geçerken oradan hızlı bir ÅŸekilde âdetâ kaçarcasına geçmiÅŸti. Yanında bulunanlardan bazıları:

"-Ey mü'minlerin emîri! Allâh'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-:

"-Allâh'ın bir kaderinden diÄŸer bir kaderine sığınıyorum." buyurdu.

Ancak maddeci bir görüÅŸle bakanlar, tedbirin rolünü mübalaÄŸalandırırlar ve:

"Evler saÄŸlam yapılmış olsaydı, bu belâ başımıza gelmezdi." diye düÅŸünürler.

Halbuki oluÅŸ, ilâhî takdire dayanınca asıl müessir, tedbiri maÄŸlup eder, murâd-ı ilâhî yine gerçekleÅŸirdi. Yâni deprem, 7.4 ÅŸiddetinde olmaz, farazâ 11.4 ÅŸiddetinde olur veya baÅŸka bir müessir âmil zuhur ederdi. Bunun günümüzdeki misâli Japonya'daki Kobe depremidir. Orada her türlü tedbir alınmıştı. Evler ahÅŸap olarak inÅŸâ edilmiÅŸti. Ama ne yazık ki, deprem felâketiyle birlikte gaz boruları infilâk etti, büyük bir yangın çıktı ve altı bin insanın yanarak ölmesi engellenemedi. Hâsılı Kobe'deki yirmi saniye, insanların yıllardır biriktirdikleri her ÅŸeyi yok etmeye kâfî geldi.

Demek ki biz kuluz. Tedbirle mükellefiz. Fakat bilmelidir ki tedbir, takdire raÄŸmen bir netice veremez. Takdirin paralelinde bulunduÄŸu müddetçe ondan bir netice hasıl olur. Bu hakîkatin tersine hareket, Semud kavminin düÅŸtüÄŸü helâk çukuruna yuvarlanmak demektir.

Semûdlular, kendilerinden önce isyanları ve azgınlıkları sebebiyle gazaba dûçâr olan Âd kavminin helâkini, azâb-ı ilâhîden baÅŸka bir sebebe baÄŸlayarak gaflet mahmurluÄŸu içinde:

"Âd kavmi, saÄŸlam binâlar yapmadığı için helâk oldular. Zîrâ onlar, evleri kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise saÄŸlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalardan herhangi bir zarar görmeyiz.." demiÅŸler ve yüksek yerlere kayaları oymak suretiyle kendilerine ustaca evler yapmışlardı.

Ancak onlar da, Âd kavmi gibi Rabblerine âsî olarak sapıklığa düÅŸtüklerinden azâba uÄŸratıldılar. Altlarından gelen ÅŸiddetli bir sayha, onları helâk eyledi. Allâh Teâlâ buyurur:

"Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çökekaldılar."

"Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rabblerini inkâr ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi (Allâh'ın rahmetinden) uzak kılındı." (Hûd, 67-68)

Bu hakîkat çerçevesinde düÅŸündüÄŸümüz zaman birkısım âfetlerden kurtulmanın çâreleri olarak sırf saÄŸlam binâlar ve emîn mekânlar edinmeyi ön plana almanın kâfî olmadığı açıkça görülür. Zîrâ yeryüzünde fesad, fitne, nankörlük, isyan, günah ve azgınlık gibi Cenâb-ı Hakk'ın gazabını mucib durumların artması, azâb-ı ilâhînin tuÄŸyan etmesine sebep olur. Karada ve denizde düzen bozulur, felâketler ardarda gelir. Bu hakîkat âyet-i kerîmede ÅŸöyle bildirilir:

"İnsanların bizzat kendi iÅŸledikleri yüzünden karada ve denizde fesat belirir (düzen ve âhenk bozulur, âfetler zuhûr eder) ki Allâh (insanların) yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler_" (er-Rûm, 41)

Âyet-i kerîmede kulların azgınlıklarına dünyâda verilen cezâ hususunda "bir kısmı" ifâdesi kullanılmakta ve asıl azâbın âhırette olduÄŸuna iÅŸaret edilmektedir. Ayrıca bu cezânın bir tenbih ve îkâz mâhiyeti taşıyıp kulların azgınlıklarını terbiye vasfında olduÄŸu da beyan edilmektedir.

Dolayısıyla böyle hâdiselerin vukû bulduÄŸu zamanlarda diÄŸer vakitlerde olduÄŸundan daha ziyâde Cenâb-ı Hakk'a sığınmalı ve istiÄŸfârı dilden düÅŸürmemelidir. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, âyet-i kerîmede:

"...Onlar istiÄŸfâr ettikleri takdirde Allâh kendilerine azâb edecek deÄŸildir..." (el-Enfâl, 33) buyuruyor.

İstiÄŸfârla birlikte belâların def'i, hayırların celbi için iki rek'at hâcet namazı kılıp Rahmân olan Allâh Teâlâ'nın merhamet ve ÅŸefkatine ilticâ etmeliyiz. Allâh buyurur:

"Ey îmân edenler! Sabır ve namaz ile Allâh'dan yardım isteyin!" (el-Bakara, 153)

Ayrıca hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan:

"Bir kimse bir musîbet-zedeyi tâziye ederse (yâni maddî ve mânevî gönlünü hoÅŸ ederse), onun ecrinin bir misli ona da verilir." (Ramûz) beyânındaki sırrı yaÅŸamalıyız.

Zîrâ bizler, o musîbet-zedelerin yerinde olabilirdik; onlar da bizim yerimizde olabilirdi. Dolayısıyla içinde bulunduÄŸumuz ahvâlin ÅŸükrü sadedinde onlara karşı bir infak seferberliÄŸine girmemiz zarûrîdir. Âfet bölgelerindeki o mahrum, maÄŸmum, yaralı ve yorgun insanlara "ÅŸefkat li-halkıllâh" ÅŸuûruyla ellerimizi ve gönüllerimizi uzatmalı, imkânlarımız ölçüsünde acı ve ızdıraplarına merhem olmalıyız.

DiÄŸer taraftan Hazret-i Mevlânâ'nın:

"Böyle durumda sen Allâh'a yalvarmaya bak! AÄŸlayıp inle, tesbîhe sarıl, amel-i sâlihleri artır!" buyurduÄŸu gibi amel-i sâlihleri artırmalıyız.

Çünkü bizler, binlerce kulun ölümüyle neticelenen elîm bir âfetten sonra tekrar dünyâya döndürülmüÅŸ ve kendilerine amel-i sâlih için mühlet verilmiÅŸ kimseler durumundayız. Artık âdetâ yeniden bağışlanmış bir hayatı yaşıyoruz. Öyle ki, bu durumda mahÅŸer günü demeye de mâzeretimiz kalmamıştır. O halde yaÅŸanan acı ve îkâz dolu hâdiseler bizler için ciddî bir intibaha vesîle olmalı ve derin bir tefekkür-i mevt iklîmine girerek "Ölmeden evvel ölünüz!" sırrı ile hayatımızı rızâ-yı ilâhî istikametinde yeniden tanzim etmeliyiz. Hususiyle Hakk'a tevekkül ve rızânın sekînet ve muvâzene ufkunda gönlümüzü sabır, teslîmiyyet, istikâmet ve duâlar ile yoÄŸurmalıyız.

Mûsâ -aleyhisselâm-'ın Tûr-i Sînâ'da yaÅŸanan deprem üzerine Cenâb-ı Hakk'a ilticâsını ihtivâ eden ÅŸu âyet-i kerîme ne güzel bir ibret, istikamet ve duâ talimidir:

"Mûsâ tayin ettiÄŸimiz vakitte kavminden yetmiÅŸ kiÅŸi seçti. Onları o müthiÅŸ deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: " (el-A'râf, 155)

GörüldüÄŸü üzre peygamberler dahî ilâhî imtihandan berî olmamış ve muhtelif ÅŸekillerde belâ ve musîbetlerle tevekkül, teslîmiyet, rızâ, Allâh korku ve muhabbeti gibi hususlarda âdetâ gönül kontrolünden geçmiÅŸlerdir. Neticede hepsi de dâimâ "havf ve recâ" hâlini muhâfaza etmiÅŸler ve Cenâb-ı Hakk'ın takdîr, tebcîl ve taltîf buyurduÄŸu seçkinler zümresinin birer sertâcı olmuÅŸlardır. O halde bizlere gereken de her hâlükârda, yâni rahatlık ve geniÅŸ zamanlarda da, sıkıntı ve darlık zamanlarında da "havf ve recâ" dengesini muhâfaza edip Cenâb-ı Hakk'ın rızâsı istikametinde yaÅŸayabilmektir.

Yâ Rabb! Ümmet-i Muhammed'i her türlü belâ, âfet, musîbet, azap ve gazabından muhâfaza eyle! Rahatlık ve geniÅŸlik zamanlarında cümlemizi havf ve recâ hâlinde sabredip ilâhî mükâfatlarına nâil olan bahtiyarlar zümresinden kıl! Gönüllerimize sükûn ve sekînet bahÅŸeyle! Hem îmân ve irfân, hem de gazap ve belâ bakımından karanlık geceler gibi geçen ÅŸu günleri nûrlu, bereketli ve müjdeli sabahlara inkılâb eyle!

Âmîn!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim