Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Hak Dostlarındn Hikmetler Şâh-ı NakÅŸibend –1-kuddise sirruh-
Hak Dostlarındn Hikmetler Şâh-ı Nakşibend –1-kuddise sirruh-
2011 Mayıs Sayı 303
Muhammed Bahâüddîn Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in gönül âleminden nasipli yüreklere aksede aksede günümüze kadar teselsül eden irÅŸad nûruna vâris olmuÅŸ, büyük bir Allah dostu… Üstelik Efendimiz (s.a.v.)’e nisbeti yalnızca mânen deÄŸil. O, aynı zamanda Seyyid, yani Efendimiz (s.a.v.)’in pâk nesebinden…
Kendisine kadar “Hâcegân”1 ismiyle tanınan tasavvuf yolunu, nakÅŸettiÄŸi silinmez mühürle “NakÅŸibendiyye” yapan büyük bir mürÅŸid…
O, Allah muhabbetini ve îman lezzetini kalplere nakÅŸeden bir gönül tabîbi…
Altın Silsile’nin on beÅŸinci mürÅŸid-i kâmili…
Uçsuz bucaksız bir mânevî tasarruf deryâsı, mârifetullah okyanusu…
Her türlü varlık ve benlik illetlerinden arınmış, tevâzu, hiçlik, diÄŸergâmlık ve mahviyet ÅŸâhikası…
O, velîler ordusunun serdârı...
Åžüphesiz ki bu muhteÅŸem mânevî makam, her ÅŸeyden evvel Cenâb-ı Hakk’ın çok müstesnâ bir lûtfu. Fakat o lûtfa mazhar olan kalbî istîdat, irâde kuvveti, azim ve iÅŸtiyak da, bir o kadar müstesnâ…
CANI PAHASINA…
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri, Allah yolunda çaÄŸlayanlar misâli coÅŸkun olan heyecan, azim ve gayretini daha da kuvvetlendiren bir ibret tablosunu ÅŸöyle naklediyor:
“Bir gün yolumda giderken, bir kumarhanenin önünden geçiyordum. İçeride bir topluluÄŸun, çok hırslı bir ÅŸekilde kumar oynamakta olduklarını gördüm. Hele içlerinden ikisi, kendilerini oyuna öyle kaptırmışlardı ki, hiçbir ÅŸeyin farkında deÄŸillerdi. Maddî-mânevî bütün güç ve varlıklarıyla kumara dalmışlar, sanki kumarın nefsânî lezzetinden sarhoÅŸ olmuÅŸ, kendilerinden geçmiÅŸlerdi.
Böylece ikisi, aralarında aldılar verdiler. Bir müddet sonra onlardan biri maÄŸlup oldu, ütüldü. Kaybettikçe kaybetti. Varını yoÄŸunu ortaya koydu. Neticede dünyalık olarak nesi varsa, rakibi hepsini elinden aldı.
DüÅŸmüÅŸ olduÄŸu o periÅŸan hâle raÄŸmen kumarbaz, ısrarla ve büyük bir gayretle oyunu sürdürüyordu. Yenildikçe de hırsı artıyordu. Bir ara, kendisini hep yenen rakibine dedi ki:
«–Bana bak! Malımı ve bütün servetimi deÄŸil, bu oyun için başımı bile vereceÄŸimi bilsem, yine de oynamaktan vazgeçmem! Hayatım pahasına da olsa oynayacağım. Öyle ki, benim düÅŸtüÄŸüm bu periÅŸan hâle sen düÅŸeceksin!»
Kumarbazın, kumarda her ÅŸeyinden, hattâ canından bile vazgeçebilecek derecedeki ısrar, kararlılık, hırs ve irâde kuvvetini görünce, bana da apayrı bir ÅŸevk ve gayret hâli geldi. Bu musîbet tablosundan ibret alarak kendi kendime düÅŸündüm:
Bir kumarbaz, bâtıl bir iÅŸte bile her ÅŸeyinden vazgeçecek kadar ısrarlı, hırslı ve kararlı davranırken, ben Hak yolunda nasıl bir azim, gayret ve fedâkârlık içinde olmalıyım? O günden beri Hak yolunu takip etmekteki azim ve isteÄŸim daha da arttı. Hamdolsun Rabbime, her geçen gün de artmaktadır.”2
GörüldüÄŸü üzere o Hak dostu, ÅŸâhid olduÄŸu müsbet veya menfî her manzaranın ibret ve hikmet dersini okuyabilecek bir gönül gözüne ve ruh hassâsiyetine sahipti. Demek ki bu kalbî kıvâma ulaşılınca; bir edepsizden bile edep öÄŸrenilebilir, müflis bir kumarbazın hâlinden bile Hakk’a vuslat yolunda elzem olan, azim, sebat ve irâdeye dâir büyük dersler çıkarılabilir.
Hakîkaten çok ibretlidir ki, boÅŸ hülyâlar ve gelgeç sevdâlar uÄŸruna nice insan, rahatından, malından, saÄŸlığından, hattâ canından olmayı göze almakta iken; günümüzün Ebû Cehilleri bâtıl dâvâlarını sürdürmek için canhıraÅŸ bir gayret ve fedâkârlık gösterirken; hak ve hakîkat bir dâvânın mensupları olan bizler, gayret-i dîniyyemizin seviyesini nasıl kâfî görebiliriz? Bu husustaki vicdan muhâsebesinden nasıl yüz aklığıyla çıkabiliriz?..
İşte her mü’minin kendi içinde çözmesi gereken bu gibi çetin sualler; büyük bir aÅŸk, vecd ve iÅŸtiyakla, gece-gündüz demeden, bezginlik ve yorgunluk nedir bilmeden, Allah yolunda gayret, himmet ve hizmeti zarûrî kılmaktadır.
HİZMET BASAMAKLARINDA…
Hakk’a vâsıl olan yüksek ÅŸahsiyetler, dâimâ hizmet yolundan giderek menzillerine ermiÅŸlerdir. Nitekim Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri’nin yürüdüÄŸü mânevî yolun daha ilk adımlarından itibâren bu gayret ve hizmetlerin ÅŸâheser numûnelerini görmekteyiz. Üstâdı Emir Külâl Hazretleri, derûnundaki nefsânî temâyüllerin ıslâhı ve rûhânî istîdatların inkiÅŸâfı için ona ÅŸu tavsiyede bulunmuÅŸtu:
“Gönül almaya bak; güçsüzlere hizmet et! Zayıfları, gönlü kırıkları koru! Onlar öyle kimselerdir ki, halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla beraber, onların birçoÄŸu tam bir kalp huzuru, tevâzu ve eziklik içinde kalıp giderler. Böyle kimseleri ara bul ve onlara hizmet et!”
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri, intisâbının ilk yıllarında, evvelâ gurur ve kibrin zıddı olan “hiçlik” hâline ulaÅŸmak için, hasta ve muzdarip insanlara, yaralı hayvanlara hizmet etmiÅŸ ve hattâ insanların geçeceÄŸi yolları temizleyerek uzun yıllar boyunca, kâ‘bına varılmaz bir hizmet hayatı yaÅŸamıştı.
Kendileri ÅŸöyle anlatıyorlar:
“Hocamın emrettiÄŸi yolda uzun süre çalıştım. Bütün hizmetleri îfâ ettim. BenliÄŸim o hâle geldi ki, yoldan geçerken, Allâh’ın herhangi bir mahlûku karşısında olduÄŸum yerde durur, önce onun geçip gitmesini beklerdim. Bu hâlim yedi sene devam etti. Bu hizmetime mukâbil bende öyle bir hâl tecellî etti ki, onların inilti sûretinde hazin hazin sesler çıkarıp Hakk’a ilticâ etmelerini hisseder hâle geldim.”
GörüldüÄŸü üzere mânevî olgunluk yolunda mesâfe alabilmek, sadece kitap okumak veya sohbet dinlemekle deÄŸil, okuyup dinlediklerinden kendine âdeta bir reçete çıkarıp onun gerektirdiÄŸi istikâmette yaÅŸamak ve Allah için hizmet etmekle mümkündür. Gönüllerin ilâhî sır ve hikmetlere âÅŸinâ olabilmesi, bu nevî gayretlere baÄŸlıdır. İşte Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri de, aldığı mânevî terbiye neticesinde, nefsine “hiçlik” ve “yokluk” tâcını taktıktan sonra asıl gönül feyzine, mânevî keÅŸif ve fütûhâta nâil olmuÅŸtur.
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Âlem buÄŸday ben saman,
Herkes yahÅŸi ben yaman!”
[Yani herkes iyidir, kötü olan benim… Allah dostlarını zirveleÅŸtiren sır, bu tevâzu hâlinde gizli. Necip Fâzıl’ın;
O erler ki gönül fezâsındalar
Toprakta sürünme ezâsındalar
Yıldızları tesbih tesbih çeker de
Namazda arka saf hizâsındalar…
mısrâları, bu hâlin tercümânı…
Büyük Allah dostu NakÅŸibend Hazretleri de, öyle bir tevâzu ve mahviyet içinde yaÅŸamıştı ki, mânâ fezâsındaki ulvî mevkiine raÄŸmen, kendisini dâimâ kapı eÅŸiÄŸinde görmüÅŸtü. Allah Teâlâ da onu bu tevâzuuna mukâbil yüceltmiÅŸ, insanlara sevdirmiÅŸ ve katında ulvî bir makam olan, irÅŸad ve terbiye vazifesine lâyık kılmıştı.
Bir baÅŸka ÅŸâir bu sırrı ne güzel hulâsa eder:
Mazhar-ı feyz olamaz düÅŸmeyicek hâke nebât,
Mütevâzı olanı rahmet-i Rahman büyütür…
“Tohum topraÄŸa düÅŸmedikçe yetiÅŸip geliÅŸme bereketine mazhar olamaz. Bunun gibi, nefsini yerle bir gören mütevâzı kullara da Allah rahmetiyle nazar kılıp onları büyütür, yüceltir.”]
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Hak Teâlâ’nın inâyetiyle, kendi hatalarını görerek temizlenme gayreti içinde olan ve nefsin hilelerini gereÄŸi gibi bilen kimsenin, nefsine muhâlefet etmesi gayet kolaydır…”
[Nefsin ne amansız bir düÅŸman olduÄŸunu bilmek ve onu tanımak, onunla mücâdeleye girip muvaffak olmanın birinci adımıdır. Nefsin tuzaklarından gâfil olanlar, onun verdiÄŸi zararları hissetmek bir yana, o fecî hâli âdeta tatlı bir mûsikî gibi normal karşılarlar. Yani onun ağırlığını, narkozlanmış ruhlarında hissedemezler. Dolayısıyla da hâllerini düzeltme yolunda bir gayrete yönelme ihtiyacı duymazlar.
Bu sebeple mü’min, öncelikle nefsinin tehlikelerini bilmeli ki ona gerekli tedbirlerle, yani takvâ ve amel-i sâlih zırhıyla mukâvemet edebilsin.
Yine bu hakîkatlerden dolayıdır ki; “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” buyrulmuÅŸtur.]
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Rasûlullah (s.a.v.) bir hadîs-i ÅŸerîfte; «Ezâ verecek ÅŸeyi yoldan kaldırınız.»3 buyurmuÅŸlardır. Hadîs-i ÅŸerîfte bahsedilen «ezâ verecek ÅŸey»den kastedilen; nefsânî arzulardır. «Yol»dan murâd ise «Hak yolu»dur.
Nefsine bas ve yüksel! Hakk’a kurbiyyet / yakınlık dâiresine girmek istersen, önce nefsânî arzularını terk et!”
[Nefs engeli, iki gözün önüne konulan iki parmak gibidir ki, kiÅŸiyi bütün hakîkatlere karşı âmâ eder. Bu sebeple kul, Rabbiyle arasındaki en büyük engel olan nefs perdesini aralamaya gayret etmelidir. Yani nefsinin arzularından vazgeçerek onu terbiye etmeli, onun taÅŸkınlıklarını dizginlemeli, onu âdeta ayağının altında bir basamak yapmak sûretiyle mânen yükselmeli, kalben seviye almalıdır.
Nefs, terbiye edilip sâlih amellere medâr olabilecek bir kıvâma ulaÅŸtırılmadığı takdirde, azgın bir attan farksızdır. Azgın bir at ise, sahibini menzil-i maksûda ulaÅŸtırmak yerine, uçurumlardan yuvarlayarak onun helâkine sebep olur. Fakat bir binek atı iyi terbiye edilip, güzelce dizginlenmiÅŸse, sahibini en tehlikeli yollardan bile selâmetle taşıyıp götürür.
Bunun içindir ki Hakk’ın dergâh-ı izzetine yol bulabilmek için evvelâ mânevî terbiye ile nefsin hevâ ve hevesini bertarâf etmek zarûrîdir. Nitekim bu hakîkati ifâde sadedinde; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.” denilmiÅŸtir.]
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Ehl-i bâtının/gönül ehlinin yolu; yaptığı sâlih ameli az görmek, tevâzu, hiçlik, yokluk, acz hâlinde bulunmak, amellerini kusurlu, hâllerini noksan bilmektir. Nefsin enâniyetinin kırılması husûsunda, kendini kusurlu görmek kadar faydalı bir ÅŸey yoktur. Peygamberlerin bile zelle, yani küçük hatalara düÅŸmelerinin hikmetlerinden biri de budur.”
[Günahlarının yükü altında nedâmet ve mahcûbiyetinden iki büklüm olmuÅŸ tevbekâr bir mücrimin hâli, amelinin zâhiren düzgün olmasına güvenerek maÄŸrur olan, hata ve kusurlarının farkında olmadığı için âkıbetinden eminmiÅŸ gibi rahat davranan bir kimsenin hâlinden kat kat üstündür. Zira namaz kılmak, oruç tutmak, infak etmek, kiÅŸiyi Allâh’a yaklaÅŸtıran yollardandır. Fakat asıl mühim olan, bütün bunları yaparken kendinde bir üstünlük görmemek, nîmet ve muvaffakıyeti Allah’tan bilmektir.
Lokman Hakîm ne güzel buyurur:
“İki ÅŸeyi unutma: Allah Teâlâ’yı ve ölümü.
İki ÅŸeyi de unut: BaÅŸkasına yaptığın iyiliÄŸi ve baÅŸkasının sana yaptığı kötülüÄŸü.”
Gurur, kibir ve ucba kapılarak nefsâniyete prim vermemek için, bir sâlih amel iÅŸledikten sonra onu hemen unutuvermek îcâb eder. EÄŸer namaz, oruç, infak, Allah yolunda gayret gibi hayırlar, nefsânî bir üstünlük hazzı veriyorsa, evvelâ, nefsin bu kötü huyu bertaraf edilmelidir. Bunun yolu da, nefsin tuzaklarından olan, hâl ve ameline güvenme gafletinden kurtulmak, Rabbimizin rahmetine nâil olabilmek için korku ve ümit duyguları içinde titreyen bir kalbî hassâsiyetle kullukta bulunmak ve neticede yine Rabbimizin rahmet ve maÄŸfiretine sığınmaktır.
Nitekim kulluktaki güzel hâl ve amelleriyle beÅŸeriyetin zirvesi olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.) duâlarında:
“Allâh’ım! Sen’in gazabından rızâna, azâbından affına ve Sen’den yine Sana sığınırım! Sen’i lâyık olduÄŸun ÅŸekilde medh ü senâdan âcizim! Sen kendini nasıl medh ü senâ etmiÅŸsen öylesin!”4 diyerek biz ümmetine örnek olmuÅŸtur.
Yani mü’minin Hakk’a yakınlığı arttıkça, O’na olan ibâdet, hamd, ÅŸükür, zikir, mârifet ve yakînindeki noksanlığını, hâlindeki kusurunu idrâk ediÅŸi de artar. Bunun içindir ki Hakk’ı en iyi bilen ârifler, O’nu lâyıkıyla bilemeyeceklerini kavramış olanlardır. Hakk’a en güzel kullukta bulunan âbidler, O’na lâyıkıyla ibâdet edebilmekten âciz olduklarını anlamış olanlardır…]
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Bir sâlik, kendi nefsini Fivarun’un nefsinden daha beter görmezse, o sâlik, yolumuzun ehli olamaz. Bu yolda varlık iddiâsından geçerek yokluÄŸa ermek, muazzam bir iÅŸtir. Nefsini noksan sıfatı ile görmek kolay deÄŸildir. Lâkin nefsin noksanlığını idrâk edebilmek, Hakk’a vuslat zaferinin ipucudur.
İşte ben de bu sıfatları tahsilde, nefsimi bütün varlıkların her tabakasıyla mukâyese ettim, onu kâinattan her zerre ile tarttım. Hakîkatte her ÅŸeyi, her varlığı, her yaratığı nefsimden daha iyi ve daha hoÅŸ gördüm. Nefsimi bu denli âciz ve zavallı görmek, içimdeki her türlü kiri-pası temizledi...”
[Bir insan, küfürde Firavun derecesinde ÅŸiddetli olsa bile, son nefesinden önce hidâyete nâil olarak bütün günahlarından arınma imkân ve ihtimâli vardır. Bu sebeple mü’min, kendisini hiç kimseden üstün görmemeli, “ibâdullâh’ı istihkâr”, yani “Allâh’ın kullarını hor görmek”ten, dolayısıyla da kendisinde bir üstünlük vehmetmekten titizlikle sakınmalıdır.
Bütün zulüm, haksızlık ve ihtirasların temelinde de, nefsini baÅŸkalarından daha deÄŸerli görme, kendini nîmete daha lâyık bilme huyu vardır. Bu kötü huydan kurtulabilmek için en tesirli ilâç, herkesi ve her varlığı kendinden deÄŸerli görmek sûretiyle nefse haddini bildirmek, onun azgınlık ve taÅŸkınlıklarına gem vurabilmektir.
Rivâyete göre, Muhyiddin İbn-i Arabî Hazretleri bir sâhilden geçerken, testiyi başına dikip ÅŸarap içen bir genç gördü. Aynı genç bir yandan da yanındaki bir kadına taÅŸkınlık ediyordu. Hazret içinden ÅŸöyle geçirdi:
“–İnsan, mahlûkât içinde kendisini en aÅŸağı bilmeli, mütevâzı olmalı. Ama ben herhâlde ÅŸu günahkâr gençten de kötü deÄŸilimdir. Åžarap içmiyorum, lâubâli hareketler ve ahlâksızlıklar da yapmıyorum.”
Tam o sırada denizden bir feryat duyuldu:
“–Batıyoruz, imdât!..”
Bu sesi duyan genç, elinden testiyi atarak kaÅŸla göz arasında denize atladı ve birkaç dakika içinde, boÄŸulmak üzere olan dört kiÅŸiyi kurtararak sâhile taşıdı. Olup biteni hayretler içinde izleyen İbn-i Arabî Hazretleri, biraz önce aklından geçen düÅŸüncelerden mahcup oldu ve kendi kendine:
“–Bak, o küçümsediÄŸin, günahkâr ve hakîr gördüÄŸün genç, dört kiÅŸiyi birden kurtardı. Ya sen ne yaptın!? Bir kiÅŸi bile kurtaramadın!..” dedi.
Nihâyet, gencin bu merhamet ve ÅŸefkati sebebiyle İbn-i Arabî Hazretleri ile aralarında bir muhabbet peydâ oldu. Genç, önceki hayat tarzını terk ederek İbn-i Arabî Hazretleri’nin dizi dibinde, nezih bir hayâtın tâlimine baÅŸladı, onun sâdık bir tâkipçisi oldu.
Demek ki, kendimizde bulunduÄŸunu düÅŸündüÄŸümüz fazîletlerin belki de daha üstünü, küçük gördüÄŸümüz nice kimsede de mevcut olabilir. Bu sebeple Allâh’ın kullarını hor görmek, hakîkatte kendimizi küçülten yanlış bir davranıştır.
İnsanlara ve hattâ bütün mahlûkâta bakışta bu mahviyet hâlini kazanabilmek, kulun Rabbine karşı sahip olması gereken kulluk edebini takviye eder. Zira kulun ilâhî kudret ve azamet karşısındaki hiçlik ve yokluÄŸunu kavraması, kulluk edebinin başıdır. Kul, hangi mânevî mertebeye ulaÅŸmış olursa olsun, kendisini ilâhî huzurda müflis bir sâil, yani dilenci olarak görmelidir. Bütün güzellikleri Hak’tan, bütün kusurları nefsinden bilmelidir. Bunun içindir ki ârif zâtlar; “KiÅŸi noksânını bilmek gibi irfân olmaz!” buyurmuÅŸlardır.
NakledildiÄŸine göre Åžeyh Ebu’l-Abbas Kassâb Hazretleri’ne:
“–Sizin cenâzeniz götürülürken önünüzde hangi âyeti okuyalım.” diye sorulmuÅŸ. Hazret de:
“–Âyet okumak büyüklere mahsustur, bizim için ÅŸöyle deyiniz.” dedikten sonra ÅŸu mânâya gelen bir beyit okumuÅŸ:
«Dostun, Dost’unun yanına veya SevdiÄŸi’nin katına ulaÅŸmasından daha güzel, âlemde ne vardır?»”
Velîler kutbu Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri bu kıssayı talebelerine naklettikten sonra, tevâzu ve mahviyet içerisinde buyurmuÅŸlar ki:
“–Bu beyti okumak da büyüklerin kârıdır. Benim cenâzemin önünde ÅŸu beyti okuyunuz:
Müflisânîm âmede der kûy-i tû,
Åžey’en lillâh ez-cemâl-i rûy-i tû…
«Müflis dilencileriz, Sen’in katına geldik. Allah aÅŸkına bize Cemâl’inin güzelliÄŸinden bir ÅŸey ihsân eyle!»”
İşte o büyük zâtlar, ulaÅŸtıkları mânâ zirvelerine ve eriÅŸtikleri keÅŸf ü kerâmete raÄŸmen, aslâ kendi hâl ve amellerinin yüceliÄŸine îtibâr etmemiÅŸlerdir. Bilâkis, Hak kapısının âciz dilencileri olduklarını, Hak’tan bir lûtuf eriÅŸmezse bir “hiç”ten ibâret kalacaklarını her fırsatta dile getirmiÅŸlerdir.
Yine bir gün müridleri, Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri’nden bir kerâmet göstermesini istemiÅŸlerdi. Hazret buyurdu ki:
“–Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne raÄŸmen hâlâ ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan büyük kerâmet mi olur?..”
Ardından, tasavvufta mühim olanın kerâmet deÄŸil, istikâmet olduÄŸunu hatırlatarak ÅŸöyle buyurdular:
“–Bir kimse bir bahçeye girse ve oradaki aÄŸaçların her bir yaprağının dile gelip; «Ey Allâh’ın velîsi merhabâ!» diye seslendiÄŸini duysa, gerek zâhiren gerek de bâtınen, bu sese aslâ îtibâr etmemelidir! Bilâkis kulluÄŸa olan gayret ve azmini daha da artırmalıdır.”
Bunun üzerine bâzı talebeleri:
“–Efendim, ne kadar üstünü örtseniz de, sizden de zaman zaman kerâmet zâhir olmakta!..” dediler.
O büyük tevâzu âbidesi, edep ve mahviyet hâlini muhâfaza için, kendisindeki mânevî tecellîleri müridlerine izâfe ederek:
“–O müÅŸâhede ettikleriniz, müridlerimin kerâmetleridir.” buyurdu.]
Rabbimiz, cümlemizi Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı sarılarak sırât-ı müstakîm üzere bir kulluk hayatı yaÅŸamaya muvaffak eylesin!
Âmîn…
Dipnotlar: 1. Hâcegân: “Hoca” kelimesinin çoÄŸulu olup din âlimi, ehl-i tarîk hocaefendiler demektir. NakÅŸibendiyye yolunun mürÅŸidleri ekseriyetle ilmiye sınıfından oldukları için, bilhassa NakÅŸibend Hazretleri’nden önceki dönemde bu isimle yâd edilmiÅŸlerdir. 2. Bkz. Ekrem SağıroÄŸlu, Åžâh-ı NakÅŸibend, Yasin Yayınevi, İstanbul 2001, sf. 99-100. 3. Buhârî, Cihâd, 18; Müslim, Zekât, 56; Tirmizî, Birr, 28. 4. Müslim, Salât, 222.
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim