Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Hak Dostlarından Hikmetler -Åžeyh Sâdî (kuddise sirruh) 3-
Hak Dostlarından Hikmetler -Şeyh Sâdî (kuddise sirruh) 3-
2011 Mart Sayı 301
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“DüÅŸman, her hileye baÅŸvurup âciz kalarak bir ÅŸey elde edemeyince dostluk göstermeye baÅŸlar. Ondan sonra da dostluk adı altında öyle ÅŸeyler yapar ki, düÅŸman yapamaz.”
[İnsanın en büyük iki düÅŸmanı vardır. Biri iblis, diÄŸeri ise kendi içindeki nefsidir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde ÅŸöyle buyurmaktadır:
“Sakın ÅŸeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düÅŸmandır.” (ez-Zuhruf, 62)
“…Åžüphesiz ki nefis, aşırı ÅŸekilde kötülüÄŸe sevk eder...” (Yûsuf, 53)
Nefs ve ÅŸeytan, hak yoldan saptırmak, günah ve isyanlara sürüklemek için bir mü’mini kandıramayınca, taktik deÄŸiÅŸtirerek bu defa sûret-i haktan görünürler. Nitekim ÅŸu âyet-i kerîme, İblis’in Cenâb-ı Hakk’a bir hitâbını ÅŸöyle haber vermektedir.
“…Andolsun onları (insanoÄŸlunu) saptırmak için Sen’in sırât-ı müstakîminin (dosdoÄŸru yolunun) üstüne oturacağım.” (el-A’râf, 16)
Yani İblis, sadece bozuk ve yanlış yollarda deÄŸil, sırât-ı müstakîm üzerinde de saptırma vazifesini icrâ eder.
Meselâ, bir câmi veya hayır müessesesi yaptırmasına mânî olamadığı kimseye bu defa, o esere kendi ismini verdirmeyi telkin eder. Böylece ihlâsı zedeleyerek yapılan hayrın ecrini, riyâ, ÅŸöhret ve kibirle yok etmeye çalışır.
Meselâ, namazdan alıkoyamadığı birine de; “Sen ne kadar da güzel kılıyorsun, senin namazın kabul edilmezse kiminki kabul edilir, hâlbuki baksana baÅŸkaları nasıl da gâfilâne kılıyor…” gibi vesveseler vererek kendini üstün görmeye, gurur ve kibre sürükler. Yahut mü’mini namazda öyle dünyevî düÅŸüncelerle meÅŸgul eder ki neticede ibâdetini ifsâd eder, geriye ancak kuru bir ÅŸekil kalıverir. Yahut da, kıldığı namazın makbul olmadığına dâir vesvese vererek kulu yes’e düÅŸürmeye, reddedilen bir namazı kılmaktansa hiç kılmamak gibi ÅŸeytânî bir düÅŸünceyi kabûl ettirmeye uÄŸraşır. Böylece onu adım adım ibâdetten uzaklaÅŸtırmak için her yönden hamle eder.
Îman basîretine sahip bir mü’min ise, kendi vazîfesinin, emr-i ilâhîyi elinden geldiÄŸi kadar kusursuz bir ÅŸekilde yerine getirmek olduÄŸuna inanır. İbâdetinin kabul olup olmayacağı hususunu, tamamen Rabbinin takdîrine bırakır. Bu hususta kendi kendine hüküm vermeye kalkışmanın, haddini aÅŸarak kendini Rabbinin yerine koymak gibi bir cür’et mânâsına geldiÄŸinin farkında olur. Bu sebeple aslâ Rabbinin rahmetinden ümit kesmez. Havf ve recâ (korku ile ümit) arasında bir gönül kıvamıyla yaÅŸar.
Hazret-i Mevlânâ bu hususla ilgili olarak bir kıssa nakleder:
“Adamın biri her zaman «Allah Allah» diye zikreder, bu zikirden aÄŸzı bal yemiÅŸ gibi tatlanırdı. Bir gün ÅŸeytan gelip:
«–Ne diye durmadan “Allah Allah” deyip duruyorsun. Bunca zamandır “Allah” demene karşılık bir kerecik olsun Allah sana; “Buyur kulum, ne istiyorsun?” dedi mi? Sende hiç utanma sıkılma yok mu? Daha ne kadar “Allah” deyip duracaksın?» dedi.
Bunun üzerine Allâh’ın adını dilinden düÅŸürmeyen adam utanıp sıkıldı ve zikri bıraktı. Gönlü kırık bir hâlde yattı, uyudu. Rüyâsında Hızır (a.s.)’ı gördü. Hazret-i Hızır ona, neden zikri bıraktığını sordu. Adam:
«–Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. Hak katından; “Buyur kulum!” sesi gelmedi. O’nun kapısından kovulmaktan korktum.» dedi. Bunun üzerine Hızır (a.s.), adama ÅŸu hikmetli karşılığı verdi.
«–Ey Allâh’ın kulu! Senin “Allah” demen, Allâh’ın; “Buyur kulum!” demesidir. Allah, isminin zikrini herkese nasip eder mi? Senin “Allah” diyebilmen, Allâh’ın sana duyduÄŸu sevginin iÅŸâretidir.»
Bunu duyan adam kalkıp istiÄŸfarda bulundu ve tekrar Allâh’ı zikre devam etti.”
İşte nefs ve ÅŸeytanın bunun gibi sayısız hileleri vardır. Mü’min, bu düÅŸmanlarının tuzaklarından firâset ve basîretle korunmalı ve dâimâ Rabbine sığınmalıdır.
Unutmamak gerekir ki, görünen dış düÅŸmana karşı tedbir almak kolaydır. Asıl mühim olan ise, içteki dost maskeli düÅŸmanlardan gâfil kalmamaktır. Zira kaleler daha çok içten yıkılır.]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Babam, rûhunu teslim ederken, bana ÅŸu nasihatte bulundu: «OÄŸlum! Åžehvet bir ateÅŸtir, ondan sakın. Cehennem ateÅŸini kendin için harlandırma. O ateÅŸte yanmaya tâkatin yoksa bugünden sabır ile o ateÅŸe su dök.»”
[Åžehvet; nefsin her türlü ÅŸiddetli arzu ve ihtiraslarıdır. Mal, makam, mevkî, ÅŸöhret ve karşı cinse duyulan haddinden fazla ve aşırı düÅŸkünlük gibi bütün azgınlık ve taÅŸkınlıklar, ÅŸehvet cümlesindendir. Bunlar gâfil insanları asıl maksadından ve insanlık haysiyetinden uzaklaÅŸtıran mühim imtihanlardır. Bu tür imtihanlar karşısında sabredememek ve nefse yenik düÅŸmek; gelgeç zevkler ve fânî menfaatler uÄŸruna ebedî bir hayatı elîm bir azâba çevirmekten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
Behlül Dânâ Hazretleri, hikmetli nasihatleriyle devrinin insanlarını ve bilhassa Halîfe Hârun ReÅŸid’i nefse uyarak gaflete düÅŸmekten îkaz etmeye çalışırdı. Halîfe de onun bu samimî hâlini sever, saraya girip çıkmasına müsâade ederdi. Fakat Behlül Dânâ bir müddet ortadan kayboldu. Uzun bir süre saraya uÄŸramadı. KarşılaÅŸtıklarında Hârun ReÅŸid merakla sordu:
“–Behlül, çoktandır görünmedin, nerelerdeydin?”
Behlül:
“–Bana cehennemi gösterdiler, oradaki vaziyeti seyrettirdiler.” diye cevap verdi.
Hârun ReÅŸid bu cevâba ÅŸaşırarak:
“–Nasıl girdin oraya, ateÅŸ seni yakmadı mı?” dedi.
Behlül Dânâ, halîfeyi dehÅŸete düÅŸüren ÅŸu cevabı verdi.
“–Hayır, orada hiç ateÅŸ görmedim. Çünkü herkes ateÅŸini dünyadan kendisi getiriyormuÅŸ!..”
İşte hayatımızı kendimiz için bir ebedî azap deÄŸil de sonsuz bir saâdet sermâyesi kılabilmemiz için en baÅŸta nefislerimizin aşırı arzularına dur diyebilecek bir sabır ve dirâyeti son nefese kadar elden bırakmamak îcâb eder.]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Her insanda bir kalıp ve kıyafet görüyorsun. İnsanlık, o kalıp ve kisve ile deÄŸildir. İnsanlık; âlicenaplık ve diÄŸergâmlıkladır. Sûret yeterli deÄŸil, asıl sîret (yani gönül âlemi) lâzımdır. İnsan; mârifet, fazîlet, (ince anlayış ve hassas gönül) sahibi olmalıdır. Bunlar olmadıktan sonra kırmızı-mavi boyalarla duvarlara yapılan sûretlere de adam demek îcâb eder. Bir insanda mârifet, fazîlet, merhamet, kerem ve ihsan olmadıktan sonra o adamla duvarlardaki resimler arasında ne fark vardır?”
[İnsanı insan yapan, onun zâhirî görünüÅŸü deÄŸil, insanlık ÅŸeref ve haysiyetine yaraşır bir karakter ve ÅŸahsiyet sergileyebilmesidir. İnsan, hâl ve davranışlarıyla meleklerden üstün bir dereceye çıkabileceÄŸi gibi, bunun aksine hayvanlardan aÅŸağı bir duruma da düÅŸebilir. Bunun içindir ki hadîs-i ÅŸerîfte ÅŸöyle buyrulmuÅŸtur:
“Allah, sizin sûretlerinize (dış görüntünüze) ve mallarınıza bakmaz! Fakat sizin (ihlâs ve takvâ bakımından) kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34)
Yine Cenâb-ı Hak, kullarına zâhirî ve maddî durumlarına göre deÄŸil, mânevî hâllerine göre bir kıymet verdiÄŸini ÅŸöyle beyan etmektedir:
“…Muhakkak ki Allah katında en deÄŸerli olanınız, O’na karşı en çok takvâ sahibi olanınızdır…” (el-Hucurât, 13)
Takvâ ise bedene deÄŸil, kalbe âit bir keyfiyettir. Bu bakımdan dış görünüÅŸe ehemmiyet verip varlık, makam ve mevkîye sığınmak, rûhâniyeti zaafa uÄŸratarak nefsi palazlandırmaktır. Hâlbuki insan, iç âlemini takvâ ile, davranışlarını güzel ahlâk ve sâlih amellerle tezyîn edebildiÄŸi nisbette Hak katında bir kıymet kazanır.
İslâm’ı lâyıkıyla hazmetmeden, rûhî incelik ve derinliÄŸe varamadan, dindarlığı yalnız kılık kıyafet ve ÅŸekle hasredenler için Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:
DerviÅŸlik dedikleri hırka ile taç deÄŸil,
Gönlün derviÅŸ eyleyen, hırkaya muhtaç deÄŸil!..]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Bulut, âb-ı hayat yaÄŸdırsa, yine de söÄŸüt aÄŸacından bir yemiÅŸ yiyemezsin. Çünkü söÄŸüt aÄŸacının meyvesi yoktur. (Kalp gözleri âmâ olmuÅŸ) alçak ve bozuk tabiatlı kimse ile vakit geçirme. Çünkü hasır kamışından ÅŸeker yiyemezsin.”
[Kalp körlüÄŸü içinde olanların, ilâhî hikmetlerden nasip almaları ve bu nasibi sâlih amellere dönüÅŸtürebilmeleri mümkün deÄŸildir. İki gözünü iki parmağıyla kapatmış olan bir kimse, nasıl ki hiçbir ÅŸey göremezse, nefsânî bir ÅŸartlanma ve inatla, kalbi karanlık bir zindana dönmüÅŸ bir kimse de, en fecî idrak körlüÄŸüne dûçâr olmuÅŸ demektir.
Bunun içindir ki ilâhî hakîkatler ışığında kendine bir istikâmet verebilmek, rûhunda bir cevher olanların kârıdır. Gökten âb-ı hayat yaÄŸsa, rûhâniyet mahrumlarına bir damla bile nasip olmaz. Tıpkı sert bir kayanın, üzerine düÅŸen yaÄŸmur damlalarından istifâde edemeyiÅŸi gibi…]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Mide derdi olmasaydı hiçbir kuÅŸ tuzaÄŸa düÅŸmezdi.”
[BaÅŸa gelen felâketlerin en büyük sebeplerinden biri de “ihtiras”tır. Mevlânâ Hazretleri de bu hakîkati ÅŸu teÅŸbihle îzah eder:
“Nice balık vardır ki, su içinde her ÅŸeyden eminken boÄŸazının hırsı yüzünden oltaya tutulmuÅŸtur.”
Dünya imtihanında insan da tıpkı bu misaldeki gibi pek çok olta ucundaki yemlere muhâtaptır. Yemi görüp içindeki tuzağı unutan gâfil ve muhteris kimseler, o yemin bir anlık lezzeti için kendini helâke sürükleyen balık gibidirler. Nefsânî arzularının esiri olup Rabbini unutan bir kul da bu hâldedir.
Velhâsıl nefsânî ihtiraslar, kalp gözünü perdeleyerek insanın hem dünyasına hem de âhiretine zehir saçar.]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Yeni yetiÅŸen üzümün tadı ekÅŸi olur, ama birkaç gün sabredilince tatlılaşır.”
“Sabır, önceleri insana zehir gibi görünür, fakat bunu huy edinirsen bal olur.”
[Sabır, büyük ve çetin bir imtihan mevzuudur. Sabrın dünyevî tarafı acı, fakat uhrevî tarafı ilâhî mükâfatlarla doludur. Cenâb-ı Hak en sevdiÄŸi kullarını âdeta çile çemberinden geçirmiÅŸtir. En ağır imtihanlara tâbî tutulanlar, peygamberler ve Hakk’a yakınlık derecelerine göre sâlih mü’minlerdir. Nitekim Allâh’ın Habîbi Efendimiz (s.a.v.);
“...Allah yolunda hiç kimsenin görmediÄŸi eziyetlere mâruz kaldım...” buyurmuÅŸtur. (Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472)
Hakîkaten, Efendimiz (s.a.v.) Kâbe’de namaz kılarken üzerine bedbaht müÅŸrikler tarafından ağır deve iÅŸkembeleri atılmış, Tâif’te taÅŸlanmış, yedi evlâdından altısını saÄŸlığındayken kaybetmiÅŸ ve daha nice çilelere mâruz kalmıştır. Fakat Efendimiz (s.a.v.) bütün bunları büyük bir sabır, rızâ ve tevekkülle karşılamış, ümmetine bu hususta da en güzel örnek olmuÅŸtur.
Velhâsıl, kulun Rabbine yakınlığı arttığı nisbette, ilâhî imtihan tecellîlerine sabredebilme dirâyeti de artar. Hattâ Allah için çekilen bütün acılar tatlanır; külfetler nîmete, zahmetler rahmete dönüÅŸüverir.]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Kısmetine râzı olmayan kuldan Cenâb-ı Hak da râzı olmaz.”
[Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına ermek istiyorsak, evvelâ O’nun hakkımızdaki takdîrine râzı olmayı bilmeliyiz. Rabbimizle huzur bulmalı, O’nun beraberlik ve dostluÄŸuyla mutmain bir gönle kavuÅŸmalıyız. Hikem-i Atâiyye’de buyrulan:
“Yâ Rabbî! Sen’i bulan neyi kaybetti? Sen’i kaybeden neyi buldu?” hikmetini kalplerimize nakÅŸetmeliyiz.
Zira gerçek bir kulluk:
–Hakk’ın takdîrinden memnun olabilme sanatıdır.
–Her zaman ve mekânda Allah ile dost kalabilme mahâretidir.
–Hayatın med-cezirleri, deÄŸiÅŸen ÅŸartları ve sürprizleri karşısında muvâzeneyi bozmayıp ÅŸikâyet ve sızlanmayı unutabilme hüneridir.
Nitekim, çile ve ıztırapları âdeta “hoÅŸ geldin” dercesine karşılayan Eyyûb (a.s.)’a Cenâb-ı Hak; “O ne güzel kuldu.” buyurmuÅŸtur.1
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…Sizin için daha hayırlı olduÄŸu hâlde bir ÅŸeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduÄŸu hâlde bir ÅŸeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 216)
Gaybı bilen, yalnız Cenâb-ı Hak’tır. Bizler, hâdiselerin derûnuna vâkıf olamadığımız için, zâhiren musîbet gibi görünen hâdiselerde de Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ve teslîmiyet göstermeliyiz. Zira Cenâb-ı Hakk’ın sevip râzı olduÄŸu kullar, her hâlükârda ilâhî takdîre râzı olabilen sâlih kullardır.
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz ÅŸöyle buyurmuÅŸtur:
“Kim akÅŸam olunca (samimiyetle); «Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, nebî olarak Muhammed (s.a.v.)’den râzı oldum.» derse, Allah Teâlâ Hazretleri’nin o kulunu râzı etmesi üzerine bir hak olur.” (Tirmizî, Deavât, 13/3389)]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Avamdan bir zarar görürsen incinme. Çünkü onlar, ne mihnet, ne de rahat vermeye güç yetirebilirler. Dostun dostluÄŸunu ve düÅŸmanın düÅŸmanlığını Allah’tan bil. Zira her ikisinin de kalbi, O’nun tasarruf elindedir. Her ne kadar atılan ok yaydan çıkarsa da, akıllı insan oku yaydan bilmez, yayı tutan kimseden görür ve öyle bilir.”
[Îman esaslarından biri de, hayır ve ÅŸerrin Allah Teâlâ’dan olduÄŸuna inanmaktır. Cenâb-ı Hak ile kalbî irtibâtı saÄŸlam olanlar, baÅŸlarına gelen müsbet-menfî her ÅŸeyin aslında ilâhî bir imtihan tecellîsi olduÄŸunu bilirler. O tecellîlerde vâsıta olan sebeplere takılıp kalmazlar. Sebepten Müsebbib’e, fâilden Fâil-i Mutlak’a kalben intikâl ederler. Her oluÅŸtaki murâd-ı ilâhî’ye dikkat kesilirler.
Åžâir ne güzel söyler:
Ne kahrı dest-i âdâdan, ne lûtfu âÅŸinâdan bil,
Umûrun Hakk’a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ’dan bil!
“Ne kahrı düÅŸman elinden, ne de lûtfu dostlarından bil! Sen iÅŸlerini Allâh’a havâle et ve her ÅŸeyin Cenâb-ı Kibriyâ’dan geldiÄŸini bil!..”
Dolayısıyla baÅŸa gelen ilâhî takdîr tecellîlerinden aslâ ÅŸikâyetçi olmamak îcâb eder. Kâmil bir îman ÅŸuuruna sahip olanlar, ne zorlukta bedbin olurlar ne de varlıkta şımarırlar. Bilâkis dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın imtihan tecellîlerine sabrederek ve ÅŸükrederek her durumdan mânen kazançlı çıkmasını bilirler.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) muhtelif vesîlelerle sık sık; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayâtıdır.” buyurmuÅŸtur. (Buhârî, Rikak, 1) Böylece -kahır veya lûtuf- hangi tecellî ile karşılaşırsa karşılaÅŸsın, bunun kazanılması gereken ilâhî bir imtihan olduÄŸuna dikkat çekmiÅŸtir.
Zira Cenâb-ı Hak ÅŸöyle buyurur:
“Elbette zorluÄŸun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” (el-İnÅŸirah, 5-6)
Yine Efendimiz (s.a.v.), çok sevdiÄŸi kızı Fâtıma (r.anhâ)’yı dâimâ takvâya, zühde ve istiÄŸnâya teÅŸvik etmiÅŸ, bu dünyadaki sıkıntılara katlanarak ukbâda ebedî saâdete ermeyi tavsiye buyurmuÅŸtur.
Bizler de felâket ânında da saâdet ânında da; “Yâ Rabbî, bütün bu imtihanlar Sen’dendir. Gerçek huzur ve saâdet âhirettedir.” deyip sabır ve ÅŸükürle râzı olmalıyız ki, Allah Teâlâ da bizden râzı olsun.]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“İhsanda bulun, fakat baÅŸa kakma ki, yaptığın iyilik aslında kendinedir. Hayırlı bir iÅŸ yaparsan, sonunda ondan yine sen istifade edeceksin.”
“Hayır iÅŸlemeye muvaffak olduÄŸun için Allâh’a ÅŸükret. Zira Hak Teâlâ seni lûtuf ve ihsanından boÅŸ bırakmadı… Seni hayır yolunda istihdâm ettiÄŸi için sen O’na minnettar ol.”
[Bütün nîmetler Allâh’ın lûtuflarıdır. O nîmetleri yine Allah yolunda hayra sarf edebilmek de Rabbimizin ayrı bir lûtuf tecellîsidir. Dolayısıyla Allah için hizmette bulunanlar, bu gayretlerinin, hizmet ettiklerinden çok, kendilerine fayda saÄŸlayacağını unutmamalıdırlar. Hizmeti nîmet bilmeli; kimseden bir minnet beklemeden, ÅŸükür duygularıyla gayret etmelidirler.
Ali Râmitenî Hazretleri buyurur ki:
“Minnetle (baÅŸa kakmak sûretiyle ve teÅŸekkür bekleyerek) hizmet eden çoktur. Ancak hizmeti nîmet bilenler ise pek azdır. Siz hizmette bulunma fırsatını ele geçirmiÅŸ olmayı bir nîmet bilir ve hizmet ettiklerinize minnettar kalırsanız, herkes sizden memnun olur ve ÅŸikâyetçiniz kalmaz...”
Ömrü, Allâh’a kulluk ve O’nun mahlûkâtına hizmetle geçmiÅŸ olan merhum pederimiz Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-, hizmetin kıymet ve ehemmiyetini ÅŸöyle ifâde buyururlardı:
“Hizmet etme fırsatı herkese nasîb olmaz. Çok kimseler vardır ki, her hususta hizmet kâbiliyetleri olduÄŸu hâlde, zaman ve mekân müsâit olmadığından, hizmet etmekten nasipleri yoktur. Hizmet edenler, hizmeti bir nîmet bilip tevâzûlarını artırmalı ve hattâ bu nîmete vesîle oldukları için hizmet edilenlere teÅŸekkür edâsı içinde bulunmalıdırlar.”]
Åžeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Sonbaharda gül aÄŸacını yıkma ki, ilkbaharda onun güzel manzarasından mahrum kalmayasın.”
[Gayret ve çalışmanın da, dinlenip uyumanın da bir vakti vardır. Gayret vaktinde gaflet ve tembellik edenlerin huzurlu bir istikbâli olmaz. Bunun gibi, dünya hayatı da gayret zamanıdır, zevk u safâ zamanı deÄŸil!..
Nasıl ki ekip-dikme mevsiminde rehâvete kapılarak tembellik eden bir çiftçinin ambarı boÅŸ kalırsa, dünya tarlasında hayır-hasenat ve amel-i sâlih tohumu ekmeyenler de, âhirette saâdet mahsulü biçemezler. Bu sebeple fânî hayatımızda Allah yolunda hizmet edelim ki bâkî hayatımız, Rabbimize vuslatın rahmet gölgesi altında geçsin.
Unutmamak gerekir ki, dünya telâşına dalarak Allâh’ı unutanlar, âhirette ilâhî rahmet lûtfedilirken unutulanlardan olurlar. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Kim de Ben’i anmaktan yüz çevirirse ÅŸüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu, kıyâmet günü kör olarak haÅŸredeceÄŸiz. O; «Rabbim! Beni niçin kör olarak haÅŸrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!» der. (Allah) buyurur ki: «Ä°ÅŸte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı ÅŸekilde sen unutuluyorsun!»” (Tâhâ, 124-126)]
Rabbimiz, kalp gözlerimizi böyle bir gaflet uykusuna dalmaktan muhâfaza buyursun. Fânî hayatımızı ebedî bir saâdetin sermâyesi kılacak bir îman firâsetini ve gayret-i dîniyyeyi hiçbir zaman gönüllerimizden eksik eylemesin!
Âmîn…
Dipnot: 1. Bkz. Sâd, 44.
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim