Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Bir kul, namazda ancak ÅŸu dört ÅŸeyle huÅŸû hâline erebilir:
1. Dâimâ helâl yemek, yerken kalben uyanık olmak ve huzur ile yemek.
2. Abdest sırasında gafletten uzak durmak.
3. İlk tekbiri alırken kendini huzur-i ilâhîde bilmek.
4. Namaz dışında da Hak Teâlâ’yı aslâ unutmamak.”
[Cenâb-ı Hak buyurur:
“Gerçekten mü’minler kurtuluÅŸa ermiÅŸtir; onlar ki, namazlarında huÅŸû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 1-2)
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (el-Mâûn, 4-5)
Bedenî ve kalbî âdâb ve erkânına riâyetle kılınabilen huÅŸû dolu bir namazda, kalpteki mâsivâ perdeleri ortadan kalkar; “Namaz, mü’minin mîrâcıdır.”1 hakîkatinin tecellîsiyle, huzûr-i ilâhîde târifsiz bir vuslat yaÅŸanır. Namazdaki bu ruh mîrâcını yaÅŸayabilmek ise, ona hem zâhiren hem de bâtınen hazırlanmayı gerektirir.
Helâl gıdânın müsbet enerjisini taşıyan bir beden, ancak zikir uyanıklığıyla alınan bir abdestten sonra feyizli bir namaza hazır hâle gelir. Namazı, bedenen ve rûhen hazır olmadan, baÅŸtan savar gibi ve gâfilâne kılmak ise, mânen büyük bir ziyanlıktır. Bu sebeple daha ilk tekbiri alırken Allah’tan uzaklaÅŸtıracak her türlü düÅŸünceyi zihinden ve gönülden çıkarıp atmak gerekir. Namazın edâsı esnâsında da bütün dikkati, huzûrunda durulan Allah Teâlâ’ya teksif ederek, ciddî, uyanık ve edepli olmak îcâb eder. Zira namazda bedenin kıblesi Kâbe, kalbin kıblesi ise Cenâb-ı Hak’tır.
Namaza duran kimse, Allah Teâlâ’nın azamet ve yüceliÄŸini, buna karşılık kendi kulluk, hiçlik ve acziyetini hissederek, huÅŸû ve huzur hâlinde olmalıdır. Öyle ki, bu hâlini “istiÄŸrak” seviyesine, yani kendi varlığından geçerek Hak’ta fânî olma derecesine yükseltmeye gayret etmelidir. Hiç ÅŸüphesiz ki bu hâlin zirvesi, Rasûlullah (s.a.) Efendimiz’dir.
Nitekim Hazret-i ÂiÅŸe (r.anhâ) vâlidemiz ÅŸöyle buyurur:
“Rasûlullah (s.a.) namaza durduÄŸu zaman, yüreÄŸinden kazan kaynamasına benzer bir ses duyulurdu. Ezan okunduÄŸu zaman, Allâh’ın huzûruna çıkacağı için etrafındakileri tanımaz hâle gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)
Allah Rasûlü’nün mânevî terbiyesi altında yetiÅŸen güzîde sahâbîlerden Hazret-i Ali (r.a.) da namazdaki ruh mîrâcının ve kalbî istiÄŸrâkın diÄŸer bir kâ‘bına varılmaz numûnesidir. Nitekim o mübârek sahâbînin, bir savaÅŸta baldırına ok saplanmış ve verdiÄŸi büyük ıztıraptan dolayı da çıkarılamamıştı. Bunun üzerine hemen namaza duran Hazret-i Ali (r.a.), girdiÄŸi mânevî istiÄŸrak hâlinin bereketiyle, okun çıkarıldığının farkına bile varmadan, huzur içinde namazını tamamlamıştır.
DiÄŸer taraftan; “Namaz kılanlar müstesnâ ki onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 22-23); “…Onlar namazlarını muhâfaza ederler.” (el-En’âm, 92) âyet-i kerîmeleri mûcibince, zâhirî ve bâtınî edeplerine riâyetle kılınan namazlar; kulu dâimâ Allâh’ın huzurunda olduÄŸu ÅŸuurunu kazanmaya ve gönlü her dâim Allah ile olmaya hazırlar.
Mevlânâ Hazretleri bu hâle iÅŸâretle buyurur ki:
“Öyle bir abdest al ki, hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki, hiç bitmesin.”
Yani kulluk ÅŸuurunu son nefese kadar taşımak ve Hakk’ın huzurundaki edebi ibadet dışında da muhâfaza etmek, kâmil mü’minlerin ÅŸiârıdır. Bu yönüyle Hak âşıklarının namazı dâimîdir, hiç bitmez. Onlar, hem namaz içinde hem de dışında, velhâsıl ömür boyu zikr-i dâimî ile, rûhen alnı secdede yaÅŸarlar. Zira ibadetler, belli vakitler içinde edâ edilip bitirilirse de, Hakk’a îman ve kulluk dâimîdir. Onun kesintiye uÄŸraması, son bulması veya bitmesi söz konusu deÄŸildir.]
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Bizim yolumuzun esâsı, «halvet der-encümen»dir. Yani zâhiren halk ile, bâtınen Hak ile olmaktır. Nitekim Kur’ân’daki; «Öyle (sâlih) kimseler vardır ki onları Allâh’ın zikrinden ne ticaret alıkoyar ne de alışveriÅŸ...»2 âyetinde bunlara iÅŸaret edilmektedir.”
“Sâlik, yeterince olgunlaÅŸtığında, kalbi ile dili arasında fark kalmaz. Yani dünyevî meÅŸgaleler, kalbî ve bâtınî iÅŸlerine mânî olmaz. Bâtınî iÅŸler de, dünyevî meÅŸgalelere engel teÅŸkil etmez…”
[Mânevî terbiye yolunda, belli bir müddet insanlardan uzaklaşıp dünya meÅŸgalelerinden el-etek çekmek; tefekkür ve tahassüste derinleÅŸerek kalben arınıp durulmak, mânen dirilmek, tâzelenmek, yenilenmek ve rûhî istîdatları tekâmül ettirmek için gerekli bir temrin olarak görülmüÅŸtür.
Nitekim Hazret-i Mûsâ (a.s.) kendisine Tevrat nâzil olmadan evvel Tûr-i Sînâ’da kırk gün savm-ı visâl (iftarsız oruç) tutmuÅŸ; Hazret-i Îsâ (a.s.) da İncil’den ilk ilâhî kelâmı duyuncaya kadar Sair Dağı’nda kırk gün kırk gece aç ve susuz kalmıştır. Son olarak Rasûlullah (s.a.) Efendimiz de Kur’ân’dan ilk vahye muhâtap olmadan önce, Nur Dağı’ndaki Hira MaÄŸarası’nda tam bir ay boyunca uzlet hayatı yaÅŸamıştır. Bütün bunlar, mânevî hayatta belli bir süreliÄŸine uzlet ve inzivânın mesnedini teÅŸkil etmektedir.
Fakat bu hâlin âdeta ruhbanlık gibi bir hayat tarzı olacak kadar umûmîleÅŸtirilmesi, kat’iyyen men edilmiÅŸtir. İslâm’da halk içinde bulunarak Hakk’a kulluÄŸa devam etmek esastır. Çünkü uzlette, ÅŸöhret tehlikesi de vardır. Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri de bu düstûru; “halvet der-encümen” yani “halk içinde Hak ile olmak” ÅŸeklinde hülâsa etmiÅŸtir. DiÄŸer bir ifâdeyle “kesrette vahdet”, yani kalabalıklar arasında ve hayatın binbir telâşı içindeyken bile kalbin Allah ile beraber olması, mü’minin ömrü boyunca riâyet etmesi gereken bir kulluk edebidir.
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri’nin yetiÅŸtirdiÄŸi büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken uÄŸradığı BaÄŸdad ÅŸehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müÅŸteriyle durmadan alışveriÅŸ hâlinde olup zamanını sırf dünyevî meÅŸgûliyetlerle geçirdiÄŸini düÅŸünerek üzülür.
“–Yazık! Tam da en güzel ÅŸekilde ibadet edeceÄŸi çaÄŸda kendisini dünya meÅŸgalesine kaptırmış!” diye içinden geçirir. Bir an murâkabeye vardığında ise, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allah ile beraber olduÄŸunu hayretle müÅŸâhede eder. Bu sefer:
“–MâÅŸâallâh! El kârda, gönül Yâr’da!..” diyerek genci takdir eder.
Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli aÄŸlayan aksakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüÅŸüne bakarak:
“–KeÅŸke ben de böyle aÄŸlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der. Sonra onun kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve aÄŸlamaları, fânî bir dünyalık talebi içindir. Bunun üzerine gönlü mahzun olur.
Demek ki Allah ile olan bir kalbe, dünya iÅŸlerinin ve halk içinde bulunmanın bir zararı yoktur. Fakat dünya telâşının Hak’tan gâfil bıraktığı hantal bir gönülle ibadet etmenin mahzuru pek çoktur!..
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Hadîs-i ÅŸerîflerde; «Ä°nsanlar tarafından sende görülmesini istemediÄŸin bir ÅŸeyi, yalnız kaldığında da yapma!»3 «Cenâb-ı Hakk’ın yapılmasını istemediÄŸi ÅŸeyi yalnız kaldığında da yapma!»4 buyrulmaktadır. Bu hadîs-i ÅŸerîfler, derviÅŸlere çok gereklidir. Buradaki iÅŸaret ÅŸudur ki, Hak yolcusu sâlik, bomboÅŸ zannettiÄŸi tenhâ yerleri dahî dopdolu bile! Açıkta, herkesin gözü önünde ne yapıyorsa, kimsenin olmadığını düÅŸündüÄŸü gizli yerde de onu yapa!”
[Makbul bir kulluk hayatı için îmandan ihsâna yolculuk zarûrîdir. İhsân ise Allâh’ın bizi her zaman ve mekânda görüp gözetmekte olduÄŸu ÅŸuuruna ulaÅŸmaktır. Böylece bir an bile Hakk’ın huzûrundan gâfil kalmayıp gözler önünde yapamayacağımız kusurlardan, nefsimizin günahlarla baÅŸ baÅŸa kaldığı zaman ve mekânlarla da sakınabilecek bir irâde ve dirâyeti kazanmaktır.
Åžu hâdise, mü’min gönüllerde bu hassâsiyetin zarûrî olduÄŸunu, ne kadar da kat’î bir sûrette hatırlatmaktadır:
Bir gün Rasûlullah (s.a.) Efendimiz, zekât olarak toplanan koyunların bulunduÄŸu yere gitmiÅŸti. Koyunların başında, ücret karşılığı çalışan bir çoban bulunuyordu. Efendimiz (s.a.), çobanın yarı çıplak vaziyette dolaÅŸtığını görünce hemen onu çağırdı ve:
“–Bizim için kaç gün çalıştın, bizde ne kadar alacağın var!?” diye sordu.
Efendimiz’in bu suâlinden, iÅŸine son verileceÄŸini anlayan çoban, büyük bir endiÅŸeyle:
“–Niçin yâ Rasûlâllah? Yoksa hayvanların bakımını ve gözetimini güzel yapamıyor muyum?” diye sordu.
Allah Rasûlü (s.a.) ise:
“–Hayır, ondan deÄŸil! Lâkin ben, aramızda çalışan insanların, yalnız kaldıklarında bile Allah Teâlâ’dan hayâ eden kiÅŸiler olmasını arzu ediyorum! Yalnız kaldığında Allah Teâlâ’dan hayâ etmeyen kiÅŸinin yaptığı iÅŸi istemiyorum!” buyurdu. (Bkz. Beyhakî, Åžuab, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri’s-Salâh, II, 836)
Bu nebevî hakîkatlerden hisse alarak gönlünü Allah sevgisi ve korkusuyla doldurmuÅŸ, ihsan ÅŸuuruyla yaÅŸayan diÄŸer bir çobanın ÅŸu hâli ise, ne kadar ibretlidir:
Abdullah ibn-i Ömer (r.anhümâ), arkadaÅŸlarıyla birlikte Medîne civârında bir yere çıkmıştı. Onun için bir sofra kurdular. Bu sırada yanlarına bir koyun çobanı uÄŸradı ve selâm verdi. İbn-i Ömer:
“–Gel ey çoban, sofraya buyur.” dedi. Çoban:
“–Ben oruçluyum.” cevâbını verdi. İbn-i Ömer:
“–Bu ÅŸiddetli sıcakta oruç mu tutuyorsun, bir de bu hâlde koyun güdüyorsun?” dedi. Daha sonra çobanın kalbî seviyesini anlamak için:
“–Åžu sürüden bize bir koyun satsan, parasını sana ödesek, etinden de iftar edeceÄŸin kadarını sana versek olmaz mı?” teklifinde bulundu. Çoban:
“–Sürü benim deÄŸil, bu koyunlar efendimindir.” cevâbını verdi. İbn-i Ömer (r.anhümâ) yine çobanı denemek için:
“–Kayboldu dersin, efendin nereden bilecek ki?” deyince, çoban ondan yüzünü çevirdi ve parmağını semâya kaldırarak:
“–Allah nerede?!” dedi.
İbn-i Ömer (r.anhümâ), çobanın bu ihsan ve murâkabe ÅŸuurundan çok duygulandı. Bu düÅŸünceler içinde, bir müddet kendi kendine; “Çoban dedi ki: Allah nerede? Çoban dedi ki: Allah nerede?” deyip durdu. Medîne’ye vardığında da, ilk iÅŸ olarak çobanın efendisine bir elçi gönderip sürüyü ve çobanı satın aldı. Çobanı âzâd ettikten sonra sürüyü de ona bağışladı. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 341)
DüÅŸünmek gerekir ki ihsan ve murâkabe ÅŸuurunun daha bu dünyadaki bereket ve mükâfâtı böyle olursa, âhiretteki mükâfâtı kim bilir ne kadar muhteÅŸem olur?!.
Öte yandan, bizler de nebevî ifâde ile; “sürüsünden mes’ûl birer çoban”5 durumundayız. En baÅŸta kendimizin, daha sonra ise çoluk-çocuÄŸumuzdan itibâren mes’ûliyetimiz altında olan herkesin çobanıyız. İyi bir çoban, sürüden geride kalan hasta ve zayıf koyunu îcâbında kucağına alarak sürüye yetiÅŸtirir. Onu kurda-kuÅŸa yem etmez.
Fakat maalesef bugünkü çobanlık, koyun sürüsüne deÄŸil keçi sürüsünedir. Zira kapitalizm ve materyalizmin globalleÅŸme ile birleÅŸerek dünya çapında sürekli nefsâniyeti tahrik etmesi, bencillik, egoizm ve enâniyeti palazlandırması neticesinde, nefisler çok daha azgın ve doyumsuz bir hâle gelmiÅŸtir. Bu yönüyle de nefisler, âdeta keçi tabiatını hatırlatmaktadır. Tehlikeli uçurumlarda dolaÅŸan, aÄŸaçlara tırmanan, inatçılığıyla bilinen keçiyi helâk olmaktan koruyup kollamak ise, mûnis ve uysal bir tabiatı olan koyunu korumak kadar kolay deÄŸildir. Zamanımızın menfî ÅŸartları sebebiyle bugün çok daha dikkatli ve gayretli olmak gerekmektedir.
Kendimizi ve mes’ûl olduÄŸumuz kimseleri azap çukurlarına yuvarlanmaktan korumak için nefs ve ÅŸeytanın iÄŸvâlarından, süflî câzibelerle süslenmiÅŸ imtihan tuzaklarından sakınarak sırât-ı müstakîm üzere, menzil-i maksûdumuza doÄŸru götürmekle mükellefiz. Zira âyet-i kerîmede buyrulur:
“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taÅŸlar olan ateÅŸten koruyun!..” (et-Tahrîm, 6)
Allah Rasûlü (s.a.) bu âyet-i kerîmeyi ÅŸöyle îzah buyurmuÅŸtur:
“Onları, Allâh’ın sizi nehyettiÄŸi ÅŸeylerden uzaklaÅŸtırır ve emrettiÄŸi ÅŸeylere de teÅŸvik edersiniz. İşte bu, onları cehennemden muhâfaza etmektir.” (Âlûsî, XXVIII, 156)
Hâsılı, dâimâ Rabbimizin müÅŸâhedesi altında, yani her hâl ve hareketimizi kaydeden ilâhî kameralar önünde bulunduÄŸumuzu, hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Yine unutmamalıyız ki gözlerden uzak mekânlarda dahî günahlardan sakınıp istikâmet üzere olabilmek; hâlis bir îmânın alâmeti olan “Allâh’ın bizi her an görmekte olduÄŸu ve bize bizden yakın bulunduÄŸu” gerçeÄŸini lâyıkıyla kavramaya baÄŸlıdır. Allah dostları da, mânevî terbiyeleri altındaki tâliplerine hep bu hâli kazandırmanın gayreti içinde olmuÅŸlardır.
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“Bir rivâyette; «Dîninde iki günü eÅŸit geçen ziyandadır. Yarını bugününden kötü olan kimse lânetlenmiÅŸtir. Artırmaya çalışmayıp yerinde sayan kimse ziyandadır. Ziyan eden kimsenin ise ölmesi kendisi için daha hayırlıdır.»6 buyrulmuÅŸtur. Bu sözde, hak yolda gidenlerin hâline iÅŸaret vardır. Tâlibin, yakînini artırma talebinde iki günü eÅŸit olmamalıdır. Yani yarınki talebi ve yakîni bugünkünden daha fazla olmalıdır.”
[Bu rivâyette zemmedilen “iki günün eÅŸit olması” ifâdesini yanlış anlamamak gerekir. Zira bu ifâde, her gün, bir önceki günden biraz daha fazla tâat ve amel-i sâlihlerle meÅŸgul olmak gerektiÄŸi mânâsına gelmez. Öyle olsaydı, gün gelir, daha fazlasını yapacak vakit kalmazdı.
Bu ifâdeden maksat, kulluk vazifelerini düzenli ve istikrarlı bir sûrette îfâ eden bir mü’minin amel defterine yazılan sevaplarının daha evvelkilerin üzerine ilâve edilerek yekûn itibârıyla her gün, bir önceki güne göre daha da artmış olacağıdır.
Bu artışın durması ise, ancak mü’minin ömür sermayesini tüketip amel defterinin kapanmasıyla olur. Bunun içindir ki firâset sahibi mü’minler, geride bıraktıkları sadaka-i câriyelerle, vefatlarından sonra bile amel defterlerinin açık kalmasına gayret ederler.
Öte yandan, mü’minin her gün biraz daha ilerleyebilme vazife ve mes’ûliyeti, yalnızca ibadet ve tâatlara münhasır deÄŸildir. Dînî hayatın özünü teÅŸkil eden îmânın seviye kazanması, mü’minin kalbinde yeni yeni pencereler açılıp daha geniÅŸ ufuklara vâkıf olması ve böylece Hakk’a olan yakîninin (ÅŸüpheden uzak, kat’î îmanının) her yeni günde daha da köklenip kuvvetlenmesi gereklidir.
Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz, Hakk’a olan yakîni her gün daha da arttığından, bir önceki hâlinin noksanlığı sebebiyle istiÄŸfâr ederdi. İsmet (günahsızlık) sıfatını hâiz olan O mâsum Nebî’nin:
“Ben günde yüz defa istiÄŸfâr ederim.” (Müslim, Zikir, 42) buyurmasının hikmeti de Rabbine lâyıkıyla ÅŸükredememe endiÅŸesiyle beraber, bir de yakîni arttıkça daha önceki hâlinden duyduÄŸu nedâmettir. Mü’minler olarak bizler de her gün Rabbimize biraz daha yaklaÅŸmanın gayreti içinde bulunup zâhirî ve bâtınî noksanlıklarımız için çokça istiÄŸfâr etmek mecburiyetindeyiz. Aksi hâlde ziyân edenlerden oluruz.]
Åžâh-ı NakÅŸibend Hazretleri buyurur:
“DerviÅŸ fakirler, ehl-i nakittirler, peÅŸin çalışırlar; iÅŸlerini yarına bırakmazlar. Bunun içindir ki; «es-sûfî, ibnü’l-vakt: Sûfî, günün adamıdır.» demiÅŸlerdir.”
[Ömür, bir defaya mahsus olarak lûtfedilmiÅŸ, ne zaman biteceÄŸi meçhul, fakat sınırlı bir sermâyedir. Onun bir ânı bile sonsuz bir saâdet veya felâketin tohumu olabilecek kadar mühimdir. Mü’min, hayatının her ânını bu ÅŸuur ve dikkat ile deÄŸerlendirmelidir. Geçen günlerin bir daha geri gelmeyeceÄŸinin idrâkiyle, yaÅŸamakta olduÄŸu her ânı ebedî hayatı için en verimli ÅŸekilde deÄŸerlendirmenin gayreti içinde olmalıdır. Kendisine âhiret azığı hazırlama hususunda bugününü ganimet bilmeli, yapacağı hiçbir hayrı sonraya ve varlığı meçhul yarınlara bırakmamalıdır. Zira hayırlı amellerini erteleyip de ihmalkârlık gösterenler hakkında; “Yarın yaparım diyenler helâk oldu.” buyrulmuÅŸtur.
Cenâb-ı Hak, bu hususta biz kullarını ÅŸöyle îkaz buyurmaktadır:
“Ey îmân edenler, sizi ne mallarınız ne de evlâtlarınız Allâh’ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa iÅŸte onlar hüsrâna uÄŸrayanların ta kendileridir. Herhangi birinize ölüm gelip de: «Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam!» demesinden evvel size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. Zira Allah Teâlâ, hiç kimseyi eceli gelince asla geri bırakmaz. Allah ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır.” (el-Münâfikûn, 9-11)
Rivâyete göre İlyas (a.s.), Ölüm MeleÄŸi’ni görünce dehÅŸete kapılarak ürperir. Azrâil (a.s.), bunun sebebini merak ederek:
“−Ey Allâh’ın Peygamberi! Ölümden mi korktun?” diye sorar.
İlyas (a.s.) cevâben:
“−Hayır! Ölümden korktuÄŸum için deÄŸil, dünya hayatına vedâ edeceÄŸim için bu hâldeyim…” der. Sonra da sözlerine ÅŸöyle devam eder:
“−Dünya hayatında Rabbime kulluk yapmaya, iyilikleri emredip kötülüklerden men etmeye gayret ediyor, vaktimi ibadet ve amel-i sâlihlerle geçiriyor, güzel ahlâk ile yaÅŸamaya çalışıyordum. Bu hâl benim huzur kaynağım oluyor, gönlüm sürur ve mânevî neÅŸ’elerle doluyordu. Ölünce bu zevk ve lezzetlerden mahrum olacağım ve kıyâmete kadar mezarda rehin kalacağım için mahzun olmaktayım!”
Bu sebeple ölüm gelmeden evvel, fırsat eldeyken, bütün gayretimizle bol bol amel-i sâlih iÅŸlemeye çalışmalıyız. Zira amel sandığını doldurmak için gün bugündür. Ecel gelip çattıktan sonra ne kabirde ne de mahÅŸerde sâlih amel iÅŸleme imkânımız olmayacak. Bu gerçeÄŸe binâen Rasûlullah (s.a.) Efendimiz de, biz ümmetini îkaz sadedinde:
“–Ölüp de piÅŸmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” buyurmuÅŸtu.
“–O piÅŸmanlık nedir yâ Rasûlâllah?” diye soruldu. Efendimiz (s.a.):
“–(Ölen), muhsin (ihsan sahibi, hayır ehli, sâlih) bir kiÅŸi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduÄŸuna; ÅŸayet kötü bir kiÅŸi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediÄŸine piÅŸman olacaktır.” cevabını verdiler. (Tirmizî, Zühd, 59/2403)
Bunun içindir ki Allah Rasûlü (s.a.) Efendimiz, eldeki zamanın kıymetini bilip hayırda yarışmayı teÅŸvik eder ve ashâbına sık sık;
“Bugün Allah için bir yetim başı okÅŸadınız mı? Bir hasta ziyaretine gittiniz mi? Bir cenâze teÅŸyîinde bulundunuz mu?” diye sorardı. (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)
Velhâsıl ibadet ve hayırlı iÅŸlerin birini bitirip hemen diÄŸerine koÅŸmak; herhangi bir zamanın ibadetsiz ve hayırdan uzak geçmesine fırsat vermemek ve Rabbimizin ÅŸu tâlimâtına ciddiyetle itaat etmek îcâb eder:
“Bir (hayırlı) iÅŸi bitirince, hemen baÅŸka bir (hayırlı) iÅŸe giriÅŸ! Hep Rabbine yönel!” (el-İnÅŸirâh, 7-8)
Cenâb-ı Hak, dünya misâfirhânesinde yerli edâsıyla oyalanma gafletinden biz kullarını muhâfaza buyursun. Birer âhiret yolcusu olduÄŸumuzun idrâki içinde, ibadetlerimizi son ibadetimizmiÅŸ gibi îfâ edebilmeyi; günlerimizi son günümüzmüÅŸ gibi amel-i sâlihlerle ihyâ edebilmeyi; bizden uzaklaÅŸan dünyaya göre deÄŸil, bize yaklaÅŸmakta olan âhirete göre kendimizi hazırlayabilme basîretini cümlemize ihsân eylesin…
Âmîn!
Dipnotlar: 1. Süyûtî, Åžerhu İbn-i Mâce, I, 313. 2. en-Nûr, 37. 3. Mâmer bin RâÅŸid, Câmi, XI, 144/20151; İbn-i Hacer, el-Metâlib, XI, 440/2575; Kenzü’l-Ummâl, III, 5270; Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 592, 626. 4. İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 130/403. 5. Bkz. Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20. 6. Aclûnî, KeÅŸfü’l-Hafâ, no: 2406. |