Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Gurbet
Gurbet
Yıl: 1998 - Ay: Mayıs - Sayı: 147
Tasavvuf, insan fıtratında mevcûd olan ulvîliklere âid temâyülleri, sohbet, zikir, riyâzât ve ihlâs ile geliÅŸtirerek ham insandan "insan-ı kâmil" hüviyetini ortaya çıkarmaktır. İnsanlarda istîdâd ve iktidarlar muhtelif olduÄŸundan, tasavvufun metodlarını kullanarak insanı eÅŸyâ ve hâdisâtın esrârından haberdâr etme, her fertte aynı derecede netice vermez. Ancak bazı temâyüllerde bütün insanlık, -aralarında derece farkı olsa da- müÅŸtereklik arzeder. Bunlardan biri de, her ferdin, geldiÄŸi yere, yâni vatan-ı aslîsine dönme temâyülüdür.

Bundan dolayı tasavvufun bir gâyesi de, insanı "elest bezmi"nde Rabbiyle beraber olduÄŸu vuslat iklîmine dönme husûsundaki arzu ve arayış temâyül ve istîdâdını zikirle tekâmül ettirerek ÅŸuuraltından ÅŸuûr üstüne yükseltmektir. Bu, kullukta kemâle ermektir ki, âyet-i kerîmede ÅŸu ÅŸekilde îzâh edilir:

"Bilesiniz ki kalbler, ancak Allâh'ın zikriyle mutmain olur (huzûr bulup doyum noktasına ulaşır)!" (er-Ra?d, 28)

Bu hâl, en güzel ÅŸekilde insân-ı kâmilde tezâhür eden bir keyfiyettir. Çünkü insan-ı kâmil:

"Hiç ÅŸüphe yok ki biz, Allâh içiniz ve muhakkak O'na döndürüleceÄŸiz!.." (el-Bakara, 156) sırrına ermiÅŸtir.

Aslına dönme temâyülü olan bu hâl, varlıklar içinde üstün bir idrâkle techîz edilmiÅŸ bulunan ins ü cinde en üst seviyeye ulaÅŸtığı nisbette bir hasret ve ızdırap kaynağı olur. İşte o zaman idrâk sâhibi, nefes alıp verdikçe kendisini dâimî bir gurbette hisseder.

Gerçekten gurbet, varlıkların menÅŸeinden itibaren çeÅŸitli safhalardan geçerek gerçekleÅŸtiÄŸi için bulunduÄŸu yerden bir evvelki mekâna doÄŸru muhtelif tezâhürler arzeder. Meselâ insan, önce rûhlar âleminde bulunmakta iken, bu mekândan ayrılarak ana rahminde mekân tutar. Sonra dünyâya gelir. Dünyâda da çeÅŸitli mekân deÄŸiÅŸikliklerine uÄŸrayabilir. Oradan "âlem-i berzah"a göçer. Ve nihâyet Rabbine döner.

Nitekim gurbetin bu safhalarını yüreÄŸinde hisseden ÅŸâir, onun bazı merhalelerini ne güzel dile dökmüÅŸtür:

Bir merhaleden güneÅŸle deryâ görünür,
Bir merhaleden her iki dünyâ görünür.
Son merhale bir fasl-ı hazandır ki, sürer;
GeçmiÅŸ gelecek cümlesi rü'yâ görünür!..

Evet gurbet, bütün bu söylediklerimiz dikkate alındığı takdîrde, içiçe, merhale merhale, kat-kat demektir. Onu bertaraf eden bütün ara merhaleleri aÅŸarak geldiÄŸi ilk yere, yâni Rabbine dönmektir. Bu hâle nazaran gurbetin rûhta tedirginlik meydana getiren en derin ve en köklü hasreti dindiren neticesi, Rabbe dönüÅŸtür. Bu ihtiyâcı idrâk etmeyerek, köyünün, kentinin ayrılığı ile tedirgin olan sıradan insanların bile ÅŸuûraltında gurbetin bu büyük ve derin mânâ ve hasreti, bâkî kalır. Ancak üstün idrâk sâhipleri olan evliyâullâh, bu ızdırâbı lâyıkıyla kavrar ve ara merhalelerin derdinden berî ve ilâhî vuslata müÅŸtâk bir ömür sürer. Bu sebeple Cüneyd-i BaÄŸdâdî Hazretleri tasavvufu:

"Hakk'ın, seni senliÄŸinde öldürmesi ve kendisi ile ihyâ etmesidir." diyerek târif eder.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'ne ölümü bir "ÅŸeb-i arûs", yâni düÄŸün gecesi olarak tavsîf ettiren gerçek de, dünyâ gurbetinden kurtuluÅŸ, vuslata eriÅŸtir.

Ölüm döÅŸeÄŸindeki bir Hakk âşığına sordular:

"-Ölüm ânında iken nasıl gülebiliyorsun?"

Âşık ÅŸöyle cevap verdi:

"-Åžimdi bütün vücûdum dudak olmuÅŸ gülümsüyor!.. Åžu an, dudaklarım baÅŸka bir gülüÅŸle gülüyor!.."

Pervâne ışığa hasrettir. Işığa olan hasretinden ve onun etrafındaki râbıtasından dolayı kendisine kelebek deÄŸil, pervâne denir. Işığı bulunca, cezbeye tutulur, irâdesi gider. Sonunda ışığa çarparak cesedini yakar. Işıkta fânî olur. Vuslata erer.

Hazret-i Mevlânâ da:

"Cesedi yakmadan, ilâhî aÅŸk ve muhabbet lezzetine vâsıl olmak mümkün deÄŸildir!" buyurur.

Nitekim Hallâc-ı Mansûr, geçirdiÄŸi derin rûhî ihtilaçlar neticesinde ölümü özlemiÅŸ:

"Benim diriliÅŸim, hayâtım, vuslatım, ölümümdedir!.." demiÅŸtir.

İşte bu derûnî tecellîlere göre gurbet;

Yaradandan firâktır.

Kalbde yanan bir ateÅŸtir.

Hasretle kavrulmaktır.

Yalnızlıktır.

Çünkü insan, ilâhî bir yolculuÄŸa tâbîdir. O, bu yolculuÄŸa "elest bezmi"nden baÅŸlamış, sonra bir "gurbet" diyârı olan bu dünyâya gönderilmiÅŸtir. Hür olan rûhu, cesedin esâretine, beÅŸ duyunun emri altına girmiÅŸtir. Ancak menÅŸeinden ayrı kalması sebebiyle onda, yukarıda îzâh edilmiÅŸ olan husûsiyeti dolayısıyla geldiÄŸi âleme bir hasret ve meyil zuhûr eder. KatettiÄŸi derece nisbetinde idrâki de berraklaÅŸarak bu hasretin ızdırâbı ÅŸiddetlenir ve geldiÄŸi yere dönme iÅŸtiyâkı artar. Bu demektir ki insan, dâimâ garîbtir ve gurbettedir.

Gurbetin birçok çeÅŸidi vardır.

Bu cümleden olarak, enbiyâ ve evliyâ için bu dünyâ gurbeti içinde ikinci bir gurbet daha mevcûddur ki, o da, dostlardan firâk elemleri ile kavrulmaktır. Nitekim Ya'kûb -aleyhisselâm- ile Yûsuf -aleyhisselâm- arasında ÅŸiddetli bir gam ve garîblik takdîr buyuruldu ki, Allâh'a inâbeleri çok olsun! Her zaman O'na dönsünler, O'nunla beraber olsunlar, mâsivâ ile alâkaları kesilsin ve yüksek derecelere nâil olsunlar!..

Bu hikmete binâen nebîler, kendi vatanlarının dışında bir zamana kadar garîb yaÅŸatılarak gurbet, onlara bütün keyfiyeti ile tattırılmıştır.

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e de Tâif'de gurbet en acı bir ÅŸekilde tattırıldı. TaÅŸlandı ve kanlar içinde kaldı. Lâkin O, merhameti sebebiyle en ÅŸiddetli bir sabrı yaÅŸayarak bedduâ etmedi, kendisine zulmeden Tâif halkına duâ etti. Bunun ardından mükâfât olarak mi'râc vuslatı tecellî etti.

Bunun içindir ki gurbet, elem ve ızdırap meÅŸheri demektir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri'nin bir hikmet deryâsı olan Mesnevî'sine:

Dinle neyden çün hikâyet etmede,

Ayrılıklardan ÅŸikâyet etmede!

diye baÅŸlayarak, ayrılık ve gurbetin kavurucu ateÅŸini eserine sertâc etmesi, bunun ehemmiyetine binâendir.

DiÄŸer taraftan Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- da, hayâta baÅŸladığı yer olan cennetten ve dolayısıyla Rabbinden ayrılarak dünyâ gurbetine düÅŸmesi sebebiyle uzun seneler gözyaşı dökmüÅŸ, hasret ve ızdırapla inlemiÅŸtir. Çünkü onun vatan-ı aslîsi cennet ve nezd-i ilâhîdir. Bundan onun nesline de bir hisse vardır. Dolayısıyla bülbülün altın kafeste bile "vatan, vatan" diye feryâd etmesi düÅŸünülürse, insanın ulvî bir âlemden süflî bir yere geldiÄŸinde aÄŸlayıp feryâd eylemesi daha iyi anlaşılmış olur.

Hazret-i Mevlânâ, gurbeti, ney'le insan arasında münâsebet kurarak ÅŸu ÅŸekilde îzâh eder:

"Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri feryâd ve iniltim, cihândaki herkesi aÄŸlattı."

"Ayrılık, baÄŸrımı parça parça eylesin, ki aÅŸk derdini anlatabileyim!"

"Her kim aslından uzak ve ayrı olursa o, vuslat ânını bekler durur!"

"Ben ki her meclisin aÄŸlayanı, sâlihlerin de fâsıkların da arkadaşıyım."

"Herkes kendi zannınca bana dost olur, sohbetimden bir ÅŸeyler öÄŸrenmek ister."

"Gerçi feryâdım, sırrımı ifÅŸâ ediyor, lâkin birçok gönülde bunu sezecek nûr yok!

"Cân ve ten birbirinden gizli deÄŸildir. Fakat cânı, görmeye izin yoktur."

"Ney'in sadâsı ateÅŸ oldu, onu boÅŸ bir naÄŸme sanma! Kimde bu ateÅŸ yoksa yazıklar ona!"

Hazret-i Mevlânâ bir baÅŸka rubâîsinde ÅŸöyle buyurur:

"Ney'i dinle ki, neler neler söylüyor. Allâh'ın gizli sırlarını ifÅŸâ ediyor. Yüzü sararmış, içi boÅŸalmış, başı kesilmiÅŸ, yâhud neyzenin nefesine terkedilmiÅŸ olduÄŸu hâlde dilsiz ve kelâmsız feryâd ederek "Allâh.. Allâh.." diyor."

Çünkü ney, yetiÅŸtiÄŸi kamışlıktan kesilip ayrılmış, baÄŸrı ateÅŸle daÄŸlanarak delikler açılmıştır. Başına, ayağına, hattâ boÄŸumları arasına mâdenî halkalar ve teller takılmış, yâni kelepçelere mahkûm edilmiÅŸ, bundan dolayı da kupkuru ve sapsarı kesilerek benzi solmuÅŸtur.

İnsân da aynen böyledir. O, âlem-i ilâhîdeki mevkîinden ÅŸu dünyâya getirilmiÅŸ ve beÅŸeriyyet kaydına alınarak ayrılık ateÅŸiyle yüreÄŸi daÄŸlanmış ve ÅŸerha ÅŸerha edilmiÅŸtir. Ancak her insanda vâkî olan bu gerçek, tefekkür ve tehassüs itibarıyla temâyüz ederek insan-ı kâmil hâline gelindiÄŸinde zâhire çıkar. Yâni idrâk sâhasında tezâhür eder.

Kâinâtta gördüÄŸümüz veya göremediÄŸimiz bütün mahlûklar, Allâh Teâlâ'nın esmâsının (isimlerinin) bir kısmının mazharıdır. İnsanda ise, bütün esmâ-yı ilâhiyyenin kâmil tecellîsi mevcûddur. İnsan "Rûhumdan ona üfürdüm..." âyetinin sırrına nâil olmuÅŸtur. Bu sebeble o, bir îcâd bedîası, yâni san'at hârikasıdır. Hakk'ın san'atı, kudreti, yaratma gücü, en kâmil mânâda insanda tecellî etmiÅŸtir. Bu itibarla insan, mânevî kirlerden, nefsânî arzulardan arınır ise, tam mânâsı ile kâmil olur. Bir mıknatıs etrafındaki tozlar gibi, geldiÄŸi âleme ÅŸiddetle iÅŸtiyak ve hasret duyar.

Bu, insan rûhunun Allâh'dan geldiÄŸi için vâsıl-ı ilâllâh olma istîdâdıyla mücehhez olmasındandır. Bu istîdâdın da harcı, muhabbettir. Muhabbet ise, yürekte bir ateÅŸtir ki, gönülde mâsivâ bırakmaz, yakar. İşte bu yanışla insanda geldiÄŸi yere dönme meyli tezâhür eder, Rabbine iÅŸtiyâk ve arzusu artar; hasreti ÅŸiddetlenir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, Bilâl -radıyallâhü anh-'ın bu gurbet âleminden kurtulup Rabbine kavuÅŸma arzusunu ne güzel anlatır:

"Hazret-i Bilâl, zayıflıktan hilâle dönmüÅŸtü. Yüzüne ölümün rengi ve gölgesi düÅŸmüÅŸtü."

"Hanımı onun bu hâlini görünce: «-Eyvahlar olsun, evim yıkıldı!» dedi."

"Bilâl ise ona: «-Hayır, hayır! Åžimdi neÅŸ'e ve sevinç zamanı.. Evim yapıldı!» dedi."

"Bilâl devamla: «-Ben ÅŸimdiye kadar dünyânın, yâni bu Hakk'dan uzak gurbet hayâtının kederi içindeydim!..» dedi."

"Bilâl bu sözleri naklederken de yüzünde nergisler, güller ve lâleler açıyordu. Mübârek yüzü daha da nûrlanıyordu."

"Hanımı ise, Bilâl'in nefesleri zayıflayıp tâkatsizliÄŸinin arttığını gördükçe: «-Ey güzel huylu, yüksek ahlâklı Bilâl! Demek ayrılık zamanı geldi!..» dedi."

"Bilâl ise: «-Hayır, hayır! BuluÅŸma, kavuÅŸma vakti geldi. Hasret ve bu gurbet bitecek!» dedi."

"Hanımı dedi ki: «-Sen bu gece gurbete gidiyorsun; akrabâlarından, evlâdlarından ayrılıp kayboluyorsun!..»"

"Bilâl dedi ki: «-Hayır, belki bu gece rûhum gurbetten aslî vatanına dönüyor!»"

"Hanımı Bilâl'e: «-Senin yüzünü artık göremeyecek miyiz?» diye sordu."

"Bilâl: «-Sen yücelere bakarsan, Hakk'ın has kulları arasında benim yüzümü görürsün! Sakın aÅŸağılara bakma; orada kirli âlemin çirkin yüzleri vardır!» dedi."

"Hanımı yine: «-Yazık bana evim yıkıldı!» dedi."

"Bu sefer Bilâl: «-Sen rûha bak; cesede bakma!.. Çoluk çocuÄŸum çoktu, ev de dardı. Allâh benim beden evimi daha güzel, daha ma'mûr olması için yıktı. Åžâyet bu beden evim yıkılmasaydı, gurbetim bitmeyecek, aslî vatanıma, o içinde abes bulunmayan güzellikler âlemine dönemiyecek, Hüsn-i Mutlak'a kavuÅŸamayacaktım!..» dedi."

Bu gurbet diyârına gelip de dünyânın gel-geç sevdâlarına kapılmayıp vuslat ateÅŸiyle yananlardan biri de Yûnus Emre Hazretleri'dir. O, bu âlemde mecnûn misâli mâÅŸûkundan baÅŸkasına nazar etmemiÅŸ ve fânî cihâna aldananlara teaccüb ederek gurbet diyârında çektiÄŸi garîbliÄŸi ÅŸöyle dile getirmiÅŸtir:

Ben bir aceb ile geldim,
Kimse hâlim bilmez benim!
Ben söylerem ben dinlerem;
Kimse dilim bilmez benim!

İnsanın maddî yapısı da topraktan olduÄŸundan o, toprakta yaÅŸar ve topraktan gıdâlanır. Sonunda toprakta fânî olur; toprakla bütünleÅŸerek aslına, yâni topraÄŸa döner.

Bunun içindir ki, bu âlemin kâmil ifâdesi "gurbet" olduÄŸu hâlde, onun gelip geçiciliÄŸi sebebiyle bir "misâfirhâne" telâkkî edilmesi, meÅŸhûr olmuÅŸtur. Çünkü, gurbette her zaman geri dönme ÅŸartı mevcûd deÄŸildir. Buna mukâbil, misâfirlikteki muvakkatlik ve eninde sonunda geldiÄŸi yere geri dönüÅŸ, daha onun baÅŸladığı andan itibâren mevzûbahisdir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, birgün hasırın üzerinde uyumuÅŸ ve hasır, mübârek vücûdunda izler bırakmıştı. Bunun üzerine:

"-Hasırla aranıza birÅŸeyler serseydik!" diyen sahâbîlere:

"-Benim dünyâ ile ne iÅŸim var? Ben, dünyâda yolculuÄŸu esnâsında bir aÄŸaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim." buyurmuÅŸtu. (İbn-i Mâce, Zühd, 409)

DiÄŸer taraftan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, birgün elini Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-'ın omuzuna koyarak bu âlemdeki muvakkatliÄŸi ifâde etmek üzere:

"-Dünyâda ya garîb bir insan gibi, ya da bir yolcu gibi ol!" buyurmuÅŸlardır.

Bir gurbet diyârı olan dünyâya gelen her fânînin ömür takvîmi, ölümle son bulur. Bunun için dünyâya geliÅŸ ve gidiÅŸin idrâki içinde olup da garîb bir yolcu gibi yaÅŸayanlar, ilâhî nasîblerin heyecanıyla, dünyânın çile, ızdırap, gam ve keder dolu imtihânlarında muvaffak olmaya gayret gösterirler. Onlar, gurbet hayâtının gâh sürûr, gâh elem olarak tecellî eden muhtelif tezâhürleri karşısında dâimâ tevekkül, teslîmiyyet, sabır ve rızâ hâlinde yaÅŸarlar. Böyle bahtiyar kimselerin ölümleri, sonsuz rahmet kapılarını aralatan bir vuslat, yâni Rabbe kavuÅŸma ÅŸeklinde tezâhür eder.

Bu sebepledir ki, büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de, dünyâ hayâtını bazen bir gurbet, bazen bir yolculuk âlemi olarak tasvîr eyler. Vefâsız, fânî ve aldatıcı olması dolayısıyla ona bel baÄŸlayanların hüsrâna uÄŸradığını ifâde eder. Mevlânâ Hazretleri, dünyânın muvakkatliÄŸi bakımından onu bazen de bir misâfirhâneye teÅŸbîh eder. Hattâ rûhun bile bedende muvakkatliÄŸi dolayısıyla bir misâfirlik hâli yaÅŸadığını ifâde buyurur.

Böylece misâfirliÄŸin, içiçe, birçok safha ve tezâhür ÅŸekli arzettiÄŸi görülmektedir. Ki bunu, Mevlânâ Hazretleri, bu âlemde zıdların dâimâ bir arada ve içiçe bulunduÄŸu gerçeÄŸine de temâs ederek o eÅŸsiz hikmetli üslûbuyla ÅŸöyle anlatmaktadır:

"-Ey delikanlı! Bu ten bir misâfirhânedir. Her sabâh, senin misâfirlerin olan gam ve neÅŸ'e oraya koÅŸarak gelirler."

"Âgâh ol; sakın bu misâfir benim boynumda kalır, deme! O yokluÄŸa uçar gider. Yâni sürûr ve gamın bekâsı yoktur."

"Gayb âleminden ne gelirse gelsin, o senin gönlünün bir misâfiridir. Onu dâimâ hoÅŸ tut! Yâni, gamdan ötürü üzgün; sürûrdan dolayı da çok neÅŸ'e içinde kalma!"

"Gam düÅŸüncesi, neÅŸ'e yolunu tıkar, aldırmaz! Hakîkatte ise gam, bambaÅŸka bir sürûr ve neÅŸ'enin yollarını açar."

"Fikirler ve gam, gönül evini baÅŸka efkârdan süpürür. Tâ ki, kalbe yeni hayır ve sürûrlar gelmiÅŸ olsun!"

"Gam eli, gönül dalından sarı yapraklar silkmektedir. Tâ ki, bu dallardan birbiri ardınca yeÅŸil yapraklar gelmiÅŸ olsun!"

"Gam, gönülden neyi döker ve götürürse, onun yerine daha iyisini getirir!"

Zamanımız ÅŸâirlerinden Kadir MısıroÄŸlu, vatandan cüdâ kaldığı zamanlarda yazdığı "Gurbet" isimli bir ÅŸiirinde bu gerçekleri ÅŸöyle terennüm etmektedir:

.............

Yurda deÄŸil, Rabbime
Sekînet âlemine,
Dönünce biter gurbet,
Mutlak olan âkıbet!..
Lâkin o vakte kadar,
Binbir iniÅŸ çıkış var!..

Bunca yanlış ve yalan
Arasında tek kalan,
Bir gerçek ÅŸudur ancak:
Her fânî bir oyuncak!
Ki, kırılmaya mahkûm!..
İstisnâsız bir hüküm!..
Bir kânûn-i ezeldir,
MeÅŸhûr darb-ı meseldir:
Yeter!..
Tüketme nefes,
"Allâh bes, baakî heves!.."

Rabbimiz, bizleri, bu gurbet diyârında vuslat hâlini yaÅŸamayı nasîb buyurarak cemâlini müÅŸâhede eden sâlihler zümresine dâhil eylesin!

Âmîn!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim