Her medeniyet, kendi insan tipini vücûda getirir. O insan tipi de, mensub olduÄŸu medeniyetin sıfat ve karakteriyle hem-âhenktir.
İslâm medeniyeti, insanlık tarihinde bir kere ulaşılabilmiÅŸ bir zirvedir. Bunun sebebi, selîm beÅŸerî fıtratın, ilâhî ilim, irfân ve hikmet ile techîz edilmiÅŸ olmasıdır. Milletimizin fıtrî istidadı ile mânevî füyûzâtın kucaklaşıp aynîleÅŸmesi, ortaya mükemmel bir medeniyet ÅŸâhikası çıkarmıştır. Bu ÅŸâhikanın tarihî adı, hiç münâkaÅŸasız Osmanlı'dır.
Nasıl bir mîmârî ÅŸâheserin her hattı, her çizgisi, her unsuru, onun mükemmelliÄŸinden bir nasîb ve tecellî taşırsa, bir medeniyetin her cüz'ü de aynen böyledir. Bizim medeniyetimizin merkezi "insan" olduÄŸundan ondaki mükemmelliklerin sertâcı da, ortaya koyduÄŸu insan tipidir.
Cenâb-ı Hakk'ın bu âlemi topyekun fânîliÄŸe mahkûm etmesi sebebiyledir ki, o mükemmel medeniyet de birgün gelip zevâl tecellîleri ile karşılaÅŸmaktan kurtulamamıştır. Nasıl ki, yangın çıkan bir konaktan sevk-ı kaderle birkaç parça eÅŸyâ kurtarılabilir ve yangından masûn kılınabilirse, aynen Osmanlı medeniyet sarayının yangınında da böyle olmuÅŸtur. Zâyî olan bütünden ayrı kalmış tek bir Selçuklu halısı, Kütahya çinisi, Süleymaniye mangalı, Edirne saati, müzeyyen aÅŸûrelikler gibi o medeniyet enkâzı altında da böyle terâvetini muhafaza edebilen insanlar olmuÅŸtur. Bunlardan birisi, TopbaÅŸ-zâde Hacı Ahmed Efendi idi. O Hacı Ahmed Efendi ki, Osmanlı medeniyet sarayının mârûz kaldığı bu dehÅŸetengiz yangını söndürmek için malını ve canını bezl etmiÅŸ, ancak kaderin hükmüne rızâdan baÅŸka çâre kalmayınca, yok olan o asil medeniyetin dokusundan saÄŸlam kalmış bir eÅŸyâ gibi hayatını ve o hayata hâkim olan müstesnâ üslûbunu devam ettirmiÅŸtir.
Bizler, iÅŸte bu dirayetin besleyip yoÄŸurduÄŸu asil bir rûh ile nice zamandır beraber yaşıyorduk. Bu asil rûh, muhterem pederimiz, üstâdımız, büyük Allâh dostu Mûsâ Efendi'dir. Bugün kader, ona bir ÅŸeb-i arûs bahÅŸetti. Bu bahÅŸediÅŸ, onun için büyük bir kavuÅŸma, bizler içinse hazîn bir elvedâ oldu.
Onun seksen üç yıllık nezih, zarîf ve asilâne hayatı, bizler için eskimeyecek, terâvetini kaybetmeyecek örneklerle doludur.
O, bizim için mâneviyat semâsının öyle bir yıldızı idi ki, kendisinde mezcettiÄŸi ilâhî güzellik, letâfet ve parıltıları lâyıkıyla tasvîr edebilmemiz mümkün deÄŸildir. O, asıl zenginliÄŸini gönül âleminde gerçekleÅŸtirdiÄŸi için engin tevâzuun, asâletin, tarih ÅŸuûrunun, davranış mükemmelliÄŸinin ve rûhânî hasletlerin kâ'bına varılmaz bir timsâli olmuÅŸ, dünyâ zenginliÄŸinden müstaÄŸnî kalmıştır.
Hakk nâmına yaprak kıpırdatmanın güç ve tehlikeli olduÄŸu bir devirde dahî o, gönül meltemleriyle Kur'ân yapraklarını aralamaktan geri kalmayan ve bu gayreti ÅŸümûllendirmek için ÅŸart ve imkânları zorlamak dirâyet ve cesâretini gösteren devrinin nâdir insanlarından biriydi.
Merhamet ve sehâvetin zirvesinde gezen gönlü ve idrâki, dâimâ âlem-i İslâm'ın ızdırapları ile elemli idi. Ulaşılması imkânsız mekânlarda müslümanların başına gelen her felâketin sıkıntılarını kalben ve fikren onlarla birlikte yaÅŸar, el uzatmak imkânı olduÄŸu mahalde bunu kimseye hissettirmeyecek büyük bir ihlas ile gerçekleÅŸtirir ve etrafını yalnız duâ ile iktifâ etmeyerek bir yardım seferberliÄŸine sevkederdi. Afganistan'dan, Filistin'den, Azerbaycan'dan, Bosna'dan ve en son da Kosova'dan gelen feryatlar, ilk onun yüreÄŸini kanatırdı. Târifsiz rûhâniyet meltemlerinin cevelân sahası olan engin kalbi, İslâm'ın garipliÄŸiyle maÄŸmûm, lâkin kader-i ilâhîye teslîmiyetin feyzi ile mütesellî idi.
Bu müstesnâ hâlin kendisini ulaÅŸtırdığı seviyeyle onun, âdetâ daha da ötelerindeki derece ve makamlara nâil olabilmesi sadedinde hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan:
"Belâların en ÅŸiddetlisi peygamberlerin, sonra derece derece sâlihlerin ve diÄŸer kulların üzerinedir..." ifâdesinin bir tecellîsi de, muhterem pederimizin âhir ömründe tezâhür etmiÅŸtir.
Nitekim ömrünün son üç yılında ve bilhassa vefatına yakın aylarda sıhhî iptilâ ve sıkıntılar, üstüste tecellî etti. Evvelâ böbreklerini kaybetti. Devam eden iptilâlara ilâveten vefatından birgün evvel de kangren olan ayağı dizüstünden kesilerek gâzîlik rütbesine de inÅŸâallâh nâil oldu. Izdırap halsizlik ve dermansızlık sebebiyle konuÅŸmaları dahî son bulmuÅŸtu. Bu ahvâle raÄŸmen bütün gücüyle "Allâh, Allâh, Allâh..." diye zikir hâlindeydi. Nihâyet Cuma ezanları arasında bir aÅŸk ÅŸehîdi olarak son nefesini mahbûbuna teslîm etti.
Vefatıyla yalnız ben deÄŸil, onun himmetinin ulaÅŸabildiÄŸi herkes ve her ÅŸey yetîm kaldı.
KöÅŸkünün bahçesine giriÅŸi ve çıkışında etrafını saran kediler dahî, onun merhamet ve ÅŸefkatine sığınırlardı. O da, onlara ÅŸefkatle eÄŸilir, hastalarına baytar getirir ve yaralarını sardırırdı. Bahçesinde uçuÅŸan kuÅŸların yem tahsîsi vardı. Çiçeklere ve güllere bakışı da, onlarda ayrı bir tebessüm ve baÅŸkalık meydana getirirdi. Sanki hepsi, ruhâniyet-i Rasulullâh'ın tecelliyatıyla bir neÅŸ'e cümbüÅŸüne bürünürdü.
Bütün dertli, yorgun ve bîtâb gönüller, O'nda tesellî bulurdu. Cenâzesindeki mahÅŸerî kalabalık, onun ölümüyle bile gönülleri rikkat, ruhâniyet, diÄŸergâmlık ve vahdet itibarıyla üstüste çakışmış gölgeler gibi tevhîdin müÅŸahhas bir misâli oldu. Cenâzesini teÅŸyî edenler, o anda dünyâ kîl ü kâlinden sıyrılmış, ürpertili hissiyat ve tefekkürle Allâh'a gerçek bir kul vasfında yönelebilmenin feyz ve ruhâniyet iklimine ulaÅŸmıştı. EÄŸik baÅŸlar, dökülen sıcak gözyaÅŸları, kulluktan murad olan gerçek hâlin zâhirdeki pek âÅŸikâr bir tezâhürü idi. Adım atmakta güçlük çeken o dâsitânî kalabalığın üstünde ise, gören gözler için bir rahmet bulutu hâlinde sayısız melek, kabre doÄŸru süzülerek onu teÅŸyî etmekte idi.
Demek ki bir mürÅŸid-i kâmil, ilâhî tasarrufla kendisine samîmî baÄŸlananları süflî baÄŸlantılardan her vesileyle kurtarıyor, onları ulviyyata sevkedip derinleÅŸtiriyor ve huzur kaynağı oluyor. Böylece tâliblerine ilâhî aÅŸkın yegâne lezzetini tattırıyor. Åžeyh Sâdî, Gülistan'da Allâh dostlarının bu tasarrufunu ÅŸu ÅŸekilde hikâye eder:
Birgün hamamda dostlardan biri bana güzel kokulu bir kil (temizleyici toprak) parçası verdi. Kile:
"-A mübârek, sen misk misin, anber misin? Senin gönül çekici güzel kokunla mest oldum." dedim.
Kil bana ÅŸöyle cevap verdi:
"-Ben bir gülün toprağıydım. O gülün yaprakları seher ÅŸebnemleriyle dolar, benim üzerime aÄŸlayarak damlardı. Ben bu yaÅŸlarla hamur gibi yoÄŸruldum. Ben aslında alelâde bir kilim.. Bu koku onundur_"
İşte muhterem pederimizin feyz ve rûhâniyeti de bizim toprağımız için bir gülden dökülen ÅŸebnemler gibi ilâhî râyihalar menbaı olmuÅŸtur. Dolayısıyla bizimle beraber onun mâneviyat bahçesinde yeÅŸeren gönüllerde ne kadar güzellik, fazîlet, haslet ve fârika varsa, hepsi O'nun himmetine râcîdir. Bütün güzîde çiçekler, O'nun dallarında açmış, beslenmiÅŸ ve olgunlaÅŸmıştır. Deryâ hâline gelen îmânlar, O'nun saçtığı irfân damlalarının berekâtıdır. Reyhân sıfatlı ahlâk-ı hamîdeler, O'ndan mûtenâ bir râyihadır. İnsanlığa meltem estiren sîneler, O'nun nefhasındandır.
O'nun, üzerinde en çok durduÄŸu hususlardan birisi de, bir mü'minin ferdîleÅŸme yerine ictimâîleÅŸmesinin zarûretiydi. Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ashâb-ı kirâma sık sık sorduÄŸu:
"Bugün Allâh için bir yetim başı okÅŸadınız mı? Bir hasta ziyâretine gittiniz mi? Bir cenâze teÅŸyîinde bulundunuz mu?" suâllerini, kendimizi muhâsebe edip etmediÄŸimize en güzel ölçü olarak sohbetlerinde dâimâ dile getirirlerdi.
Her sene bir örf hâline getirerek yapmış olduÄŸu toplu düÄŸünlerle nice gençleri, Kur'ân ve sünnet dünyâsında birleÅŸtirmiÅŸ, onlara huzurlu bir hayatın zeminini te'mîn etmiÅŸti. Yine Medîne-i Münevvere'de ramazan aylarında baÅŸlatmış olduÄŸu binlerce mü'min için hazırlattığı iftar sofraları, ayrı bir letâfet ve ayrı bir lezzet taşırdı. O sofralarda Rasûlullâh'dan esen bir rûhâniyet meltemi hissedilirdi.
Çocukları sevindirmek, onlarla seviyelerine göre sohbet etmek, yetim olanlarına her sene malından ayrı bir tahsîsat çıkartmak, onun çok ayrı bir inceliÄŸi idi.
Âdetâ fıtratı, mâye-i merhametle yoÄŸrulmuÅŸtu. Fakir-fukarânın hasta olanları için açılmasına vesîle olduÄŸu Hüdâyî kliniÄŸinde tâkati yerinde olup da fiilen hizmet edemediÄŸine teessüf eder, iÅŸtiyakla:
"-Gücüm yerinde olsa, gider hastalara bil-fiil hizmet ederdim." derdi.
Aynı merhamet sâikıyla:
"-Kimsesizleri barındırmamız ve onlara hizmet etmemiz îcâb eder. Aksi halde Hakk katında mes'ûlüz." diyerek yakınlarıyla beraber kurduÄŸu Hüdâyî Huzur Evi de, onun engin ÅŸefkatinin bir nümûnesidir.
O'nun gönül dünyâsından akseden böyle daha nice pırıltılar vardır.
O, âdetâ bir tevâzû âbidesiydi. Hayatı boyunca gösteriÅŸten korkmuÅŸ, ürkmüÅŸ ve çok sakınmıştır. Çünkü tasavvufun bir gâyesi de, ilâhî azamet, saltanat ve tanzim karşısında kulun kendi zayıflık ve "hîç"liÄŸini ve Rabbin yüce kudretini idrâk etmesidir. Muhterem pederimiz Mûsâ Efendi'nin de, tevâzû, hiçlik ve kendinde bir varlık hissetmeme yolunda vârislerine yapmış olduÄŸu vasiyetnâmesini açtığımızda ilk paragraflarda onun bu yüksek hâl ve fazîletini ifâde eden ÅŸu satırlarla karşılaÅŸtık:
"Her dünyâya gelen, vakti saati, sayılı nefesleri tamamlandıktan sonra ebedî âleme intikal edecektir. Ne mutlu o kimseye ki, hayatını Hakk yolunda ifnâ etmiÅŸ ve yüzünün akıyla âhırete göçmüÅŸtür!..
Fakir de, bu hususu nasîbim derecesinde bilebildiÄŸim halde lâyıkıyla kulluk edemedim. Pîr-i fânî olduÄŸum halde kendime çeki düzen veremedim. İslâm büyüklerinin ÅŸuurlu ve ÅŸerefli hayatlarını okudum, lâkin nefsimde tatbik edemedim. Hatâlarla dolu bir ömürden sonra Rabbimiz Teâlâ Hazretleri'nin huzûruna ancak maÄŸfiretini umarak gidiyorum. Çünkü O, Rahmân'dır, Gaffâr'dır."
Bütün bir ömrünü:
"Nefsini bilen Rabbini de bilir." hadîs-i ÅŸerîfinin ÅŸâheser bir nümûnesi olarak geçirmiÅŸ olan o büyük Allâh dostu, böyle derken ya bizler hâlimizi nasıl ifâde etmeliyiz? Cenâb-ı Hakk cümlemize merhametiyle muâmele buyursun!
O sehâvet güneÅŸinin ayrı ince bir nezâketi de, hâlini arzetmeyen hoca efendilere kandilde veya ramazanda zarf içinde bir miktar dünyâlık göndermesiydi. Zarfın üzerinde iltifatlı bir ifâdesi olur, hediyenin kabulünü istirham eder ve kabul ettikleri için kendilerine teÅŸekkür ederdi. Hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan:
"İnfak eden Allâh'ın eline verir, Allâh'ın elinden muhtacın eline geçer." sırrına dikkat eder ve bu hâli zarîf bir ÅŸekilde ne güzel yaÅŸayarak tatbik ederdi.
O, bir vakıf insandı. Bütün hayır hizmetlerinin temelinde vardı. Müslümanların derdi, onun da derdi; sevinci onun da sevinciydi.
Çocukluk yıllarımızda veremli hastaların tedâvîleri çok güçtü. Civârımızda ne kadar veremli, garip, kimsesiz insanlar varsa, rahmetli annemle beraber onlara yemek tevzî ederlerdi. Bazen benimle gönderirlerdi. Ramazanlarda ise, fakirler, garipler, çöpçüler ve hademe-i hayrat mensuplarına ayrı günlerde iftar dâveti yaparlar, bizzat hizmet ederler, iftardan sonra da hepsine nezâket dâhilinde diÅŸ kirası diye ifâde edilegelen bir hediye takdim ederlerdi. O, her hâliyle yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, ÅŸefkat ve sevginin en güzel bir nümûnesiydi.
O, hadîs-i ÅŸerîfte buyurulan:
"Hiçbir baba, çocuÄŸuna güzel terbiye ve edebden daha fâideli bir bağışta bulunmamıştır." ifâdesini kendisine düstur edinmiÅŸ kadr-i âlî bir babaydı.
O, çocukluk yıllarımızda Cumartesi günleri deÄŸerli amcam Âbidin Bey ile bu fakiri, Osmanlı devrinin son çınarları olan zamanın âlim ve sâlihlerini ziyâret ettirirdi. Onlarla bizim aramızda bir muhabbet bağı kurarak sohbetlerinden bizim dünyâmıza Osmanlı îmân ve ihtiÅŸam iklimine bir pancur açılmasını saÄŸlamak isterdi. Böylece rûhumuzun ilim, ahlâk ve edeb ÅŸâheseri o iklimin mânevî gıdâlarıyla beslenip geliÅŸmesini temin etmek gâyesini güderdi. Câmîleri, sebilleri ve Osmanlı külliyelerini gezdirir, onların asâlet ve fazîletinden, Allâh için infâk etmenin dünyâ ve âhırette saÄŸladığı nimetlerden bahsederdi. O, usta bir nakkaÅŸ gibi bunları ve daha nice fazîletleri çocuk gönlümüzün dokusuna nakÅŸederdi.
Bütün hâlleriyle o:
"Babanın rızâsı, Allâh'ın rızâsıdır." mertebesinde bir babaydı.
Åžerefli bir hayat yaÅŸadı. Fazîletiyle, nezâketiyle, insana, eÅŸyâya, hayvanata bakış açısıyla nümune-i imtisâl oldu.
ÇocukluÄŸumuzdaki onun merhametine âid ÅŸu hâtıra, dâimâ kalbimde merhametin bir ölçüsü olmuÅŸtur:
Pazar günleri evde o zamanın ÅŸartlarına göre güzel yemekler yapılırdı. Muhterem pederim, çoÄŸu zaman bu yemeklerin lezzetli yerlerini hizmet edenlere bırakır ve böylece göz hakkına riâyet eylerdi. Zîrâ o, âyette buyurulan "ticâreten len-tebûr" sırrına tâlibdi.
DehÅŸetengiz nefsânî sultanın hâkim olduÄŸu zamanımızda gökteki çoban yıldızı gibi ufukları aydınlatan parıltılı vasıflarıyla sayısız mânevî evlâdına ışık saçmış, istikamet göstermiÅŸti.
Tefekkür ve tehassüsünde artık geçmiÅŸin derinliklerinde kalmış olan mübârek bir ricâl silsilesinin zamanımızdaki en son örneÄŸi idi.
Lâkin her varlığın fânîlikle mahkûm olduÄŸu gibi o da, ilâhî emre ittibâ etmek mecbûriyetinde kalmış ve semâmızdan kaymıştır. O yıldız misâli mübârek insan, benim maddî ve mânevî babamdı. ÇoÄŸumuzun hâl ve rûhâniyet babası, aynı zamanda dayanak, barınak ve sığınağı idi.
Bu itibarla onun vefatı, Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in:
"Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir." hadîs-i ÅŸerîfindeki mânâ çerçevesinde tecellî etti.
Gerçekten de o zülcenâhaynin aramızdan ayrılışı, bizler için târifsiz bir kayıp oldu.
Åžimdi onun ardından bizler ve sayısız sevenleri yetim kaldığımız gibi bahçesinde etrafına toplanan kediler, kuÅŸlar ve açan çiçekler de yetim kaldı. Herkes, ÅŸefkat ve merhamet dolu bir kanat kaybetti.
Hazret-i Hüdâyî ne güzel söylemiÅŸ:
Kim umar senden vefâyı
Yalan dünyâ deÄŸil misin?
Muhammedü'l-Mustafâ'yı
Alan dünyâ deÄŸil misin?
Evet Muhammedü'l-Mustafâ'yı alan dünyâ, onu da aramızdan çekip aldı. O, 16 Temmuz 1999 Cuma günü Cuma ezânları okunurken bu fânî âlemden nâdîde bir yıldız misâli ukbâ âlemine süzülerek bizlere "elvedâ" dedi. Lâkin kalblerimizde ebediyyen yaÅŸayacak ve bize feyz ve ışık saçmaya devam edecektir. Zîrâ o, vuslatına meclûb olageldiÄŸi Rasûlullâh'ın rûhâniyetinin tecelliyat-ı uzmâsıyla kucaklaÅŸtı. Cenâb-ı Hakk'a kavuÅŸtu.
Bu büyük vuslata mazhar azîz rûhunun fânî âlemde kalan cenâzesi de, sanki eller üzerinde deÄŸil, onbinlerce ehl-i gönlün muhabbet tahtları üzerinde ve büyük bir sükûn içinde süzülerek ÅŸeb-i arûsa yolcu edildi.
Rahmetullâhi aleyh!
Cenâb-ı Hakk ÅŸefâatine mazhar eyleye!
Bütün bir ömrünü hep o büyük yâre kavuÅŸma arzusunun tarifsiz yanış ve iÅŸtiyakı içinde geçiren muhterem pederim, tefekkür-i mevti çok severdi. Bu meyanda ÅŸâir Yahyâ Kemâl'in "Sessiz Gemi" isimli ÅŸu ÅŸiirini çok tekrarlardı:
Artık demir almak günü gelmiÅŸse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan!
.....
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Yâ Rabb! Bir asra yakın ömrünü senin yolunda tüketen, Kur'ân ve sünnet istikâmetinden bir nefes ayrılmayıp dîn-i mübîne hizmeti kendisine sertâc edinen muhterem pederimizin, üstâdımızın, reh-nümâmızın gönül iklîminden bizlere de hisseler nasîb eyle! Onun, rızâna medâr kıymetli hizmetlerini devam ettirmeye bizleri muvaffak kıl! Fânî firâkımızı, Firdevs-i Âlâ'nda Habîbin Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sohbet halkasında ebedî bir visâl ile neticelendir Allâh'ım!..
Âmîn!
|