Her mahlûkun seâdeti, kendi yaratılışındaki gâyeye uygun olarak yaÅŸaması ile tahakkuk eder. Cihanın en üstün varlığı insan olduÄŸundan onun seâdeti, yaratılış sebebinden haberdar olması, davranışlarını bu yaratılış gâyesine göre tanzîm etmesi ve kimin mülkünde yaÅŸadığı, kimin verdiÄŸi rızık ile idâme-ihayât ettiÄŸininin idrâki içinde kulluÄŸa mütenasip, derin, ince, zarîf ve ÅŸükrânî bir hayat yaÅŸamasıdır.
İnsanın, Allâh'dan uzak, kendini bilmez ve cevherinden lâyıkıyla haberdâr olmaksızın yaÅŸaması ise, harcıâlem mânâsıyla gafletolarak ifâde edilir ki, bu, hayat adına bir sürünme ve sefâlettir.
Dolayısıyla nefsin hakîkatini, cihandaki durumunu, hayata doÄŸup bir müddet sonra ölümün girdaplarına atılmanın hikmet ve gâyesini bilmeyen gâfil bir yolcu olmak, ne hazin bir aldanıştır.
Meçhul bir âlemden birer birer gelen ve bir müddet imtihan ÅŸartları içinde yaÅŸadıktan sonra yine teker teker dünyâ sınırından çıkıp uhrevî âleme göçen insanoÄŸlunun bu geliÅŸ ve gidiÅŸindeki hikmet ve sırrı anlamak istemeyen gerçek bir mütefekkir ve münevver düÅŸünülemez.
İnsanlık hakîkatine nüfûz edebilmek, hayat ve ölümün mânâsını kavrayabilmek, ancak bu iÅŸâret ettiÄŸimiz vasıftaki gafletten kurtuluÅŸun bir neticesidir ki, bu da, ilâhî bir nûr ile parlayan selîm bir muhâkeme, geliÅŸtirilmiÅŸ bir kalb ve ifsâd edilmemiÅŸ bir vicdan iÅŸidir.
Cehâlet, ÅŸehvet, kibir, gurur, hırs, cimrilik, hased, israf ve öfke gibi fıtrî temâyüller, gafletin helâk edici tezâhürleridir. Bu girdaplarda boÄŸularak insanlık ÅŸerefine vedâ etmek, büyük bir hüsran ve aldanıştır. Bu aldanış sebebiyledir ki, içlerdeki nefs denilen âleme gâfilâne ve mecnûnâne bir sûrette temâyül neticesinde meydana gelen günâhlar, Hakk ve hakîkate perde olur. İnsanlık ÅŸeref ve haysiyetine halel gelir. Rûhlar, karanlığa bürünür. Yaratan unutulur, günâhlara gark olunur.
Bu hâle düÅŸenler için Âyet-i kerîmede ÅŸöyle buyurulur:
"Allâh'ı zikretmek husûsunda kalbleri katılaÅŸmış olanlara yazıklar olsun!" (ez-Zümer, 22)
Gerçekten de vicdanlarda ahlâkî destek azalınca, ince düÅŸünüÅŸ ve rûhî derinlik kaybolur. İstikamet sahibi olabilmek husûsunda ciddî bir zaaf ortaya çıkar. Günâhlar, tatlı bir meltem rüzgârı gibi nefislere hoÅŸ gelir. İnsan kendi ayıplarına karşı âmâ olur. Nasıl ki, parmakları cerâhatli bir kimse yemek yerken elindeki cerâhatler kendisini tiksindirmez ve karşısındakinin tiksindiÄŸinin de ekseriyâ farkına varamaz ise, nefsin sultası altında yaÅŸayan gâfillerin de hatâları kendilerini rahatsız etmez ve mârûz kaldıkları ve etrâfa verdikleri zararın da farkına varmazlar. Çünkü gaflete bir zırh gibi bürünenler, Hakk ve hakîkat karşısında sağırlaşır ve âmâlaşırlar. Cenâb-ı Hakk onlar için:
"Onlar, sağırlar, dilsizler ve körlerdir..." (el-Bakara, 18) buyurmaktadır.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, Allâh rızâsından uzak, riyâya bulanmış, gaflet içinde ve nefsî menfaatler mukâbilinde yapılan bir hasta ziyâretindeki gâfil ziyâretçi ve gâfil hastanın falsolarını mizâhî bir tarzda ÅŸöyle anlatır:
Anlayışlı, hal hatır, yol yordam bilen birisi, gaflet içinde bulunan bir sağır ahbâbına:
"-Komşun hastalanmış, haberin yok mu?" dedi.
Gâfil sağır, kendi kendine ziyâretinin muhâsebesini yapmaya baÅŸladı:
Tut ki komÅŸumu ziyârete gittim. Bu sağır kulakla, o hasta gencin ne dediÄŸini ben nasıl anlarım? dedi.
Sonra:
Hem insan hasta olunca, sesi de kısık, zayıf ve yavaÅŸ çıkar. Bu durumda onun sözlerini hiç anlayamam. diye düÅŸündüyse de:
Fakat komÅŸudur, çâresiz gitmem lâzım. Aksi halde herkes beni ayıplar, itibarımı kaybederim. diyerek gitmeye karar verdi.
Ardından da ÅŸöyle bir plan yaptı:
Ben onu ziyârete gittiÄŸimde, dudaklarının kımıldadığını görürsem, ne dediÄŸini tahmîn yolu ile, çeÅŸitli kıyaslarla anlamaya çalışırım. Hastaya duymadığımı da belli etmem. Zaten o da içinde bulunduÄŸu ızdırapdan dolayı bunun farkına varmaz. Evvelâ:
"-Nasılsın ey benim dertli komşum?" derim.
O da, karşılık olarak elbette:
"-İyiyim, hoşum!" diyecektir.
Ben de:
"-Allâh'a ÅŸükürler olsun!.." derim.
Sonra:
"-Ne yemek yedin?" diye sorarım.
O: "-Åžerbet içtim, yahut mercimek çorbası yedim." der.
Ben de: "-Sıhhatler olsun, âfiyetler olsun!" derim.
Sonra: "-Peki, hekîmlerden kim geliyor? Kim bakıyor?" diye sorarım.
O da: "-Filân geliyor.." diye cevap verir.
Ben de kuvve-i mâneviyyesini takviye için: "-O hekîmin ayağı çok uÄŸurludur. İyi ki onu çağırmışsınız; o gelince iÅŸler yoluna girdi demektir." derim.
O gâfil sağır adam, kıt aklınca bu tahmînî konuÅŸma, kıyaslama ve bu suâl ve cevapları tasarladıktan sonra kalktı, hastayı ziyârete gitti. Aynen tasarladığı gibi ilkönce: "-Nasılsın ey benim dertli komÅŸum?" dedi.
Binbir acı ve ızdırap içinde kıvranan hasta, inleyerek:
"-Çok fenâyım, sanki ölüyorum." dedi.
Ancak bunu iÅŸitmeyen sağır, derhal daha evvel içinden kurduÄŸu cevabı yapıştırdı:
"-Allâh'a ÅŸükürler olsun!.."
Hasta, bu söze son derece incindi, canı iyice sıkıldı. KomÅŸusunun tezatlı hâlinden bir ÅŸey anlayamadı:
Demek ki bu komÅŸu, benim ölmemi istiyor!.. diye düÅŸündü. Bundan habersiz olan sağır, ikinci suâlini sordu:
"-Ne yedin?"
Zaten canı sıkılmış bulunan hasta kızgınlıkla:
"-Zehir, zakkum!" dedi. Sağır:
"-Âfiyetler olsun!" deyince, hastanın öfke ve kahrı büsbütün arttı. Çünkü hasta, olgun kiÅŸilerden deÄŸildi.
Bundan sonra sağır:
"-Derdine çare bulmak için hekimlerden kim geliyor? Seni kim tedâvî ediyor?" diye sordu.
Hastanın öfkesi had safhaya geldi. Tahammül edemeyip büyük bir gazapla haykırdı:
"-Kim olacak, Azrâîl geliyor! Haydi beni daha fazla çıldırtmadan defolup git buradan!" dedi.
Fakat gâfil sağır, adamın söylediklerini duymadığı gibi onun hâlinden de ne durumda olduÄŸunu anlamıyor, habire tasarladığı cevapları sıralıyordu. Hafif hafif başını sallayarak hastaya bu defa:
"-Onun ayağı çok uÄŸurludur. O geldiÄŸi için sevin, neÅŸ'elen!" cevabını verdi ve vazîfesini yerine getirmesinin memnûniyetiyle hastanın yanından ayrıldı.
Evden çıkarken:
İyi ki, böyle bir ziyareti gerçekleÅŸtirdim de itibarımı korudum. Hem de bir zavallının gönlünü almış oldum. diyordu.
Oysa kıt akıllı ahmak ve gâfil sağır, bu ziyâretinden çok zararlı çıkmıştı. Ama o, gafletinden dolayı kendisinin kârlı çıktığını zannediyordu.
Onun ayrılmasından sonra derin bir nefes alan hasta da, komÅŸusunun sağırlığını düÅŸünmeyerek gaflet içinde kötü sözler söylüyor:
MeÄŸer çok iyi bir kimse olarak bildiÄŸimiz ÅŸu komÅŸumuz olacak adam, bizim can düÅŸmanımızmış! Ne yazık ki, onun bir cefâ mâdeni ve bir cefâ kaynağı olduÄŸunu bilememiÅŸiz!.. diyor, durmadan kahırlandıkça kahırlanıyor ve gâfil sağır komÅŸusu hakkında bedduâ ediyordu.
Kendi kendine:
Hasta ziyâretine gitmek ve hâl hatır sormak, gönül almak içindir. Bu adam ise, Allâh rızâsı deÄŸil, kul rızâsı için, hatır sormak da deÄŸil, hatır kırmak, düÅŸmanlık etmek ve kötülük yapmak, sanki bir hastadan intikâm almak için gelmiÅŸ! DüÅŸmanını hasta, zayıf ve bitkin bir halde görüp de kötü kalbini sevindirmek ve memnûn etmek istemiÅŸ! Halbuki ben onu komÅŸuluk müddetince hiçbir zaman incitmedim!.. diyordu.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
"Sağır kiÅŸi gönül yapayım derken gönül kırdı. Tahmînî ve uydurmaca sözlerle hastanın kalbine ateÅŸler düÅŸürdü. GösteriÅŸ için hasta ziyâretine gittiÄŸinden kendi kendini günâha sokup yaktı."
"O gâfilin yaptığı bomboÅŸ kıyaslar yüzünden on yıllık komÅŸuluk hakkı ve ahbablığı yok olup gitti."
"DiÄŸer taraftan hasta da, hiddetine maÄŸlûb olup sabredemedi ve ilâhî nasîblerden mahrûm oldu. Hüsn-i zanna sarılmak sûretiyle gerçeÄŸi merak edip öÄŸreneceÄŸi yerde sû-i zan çukuruna dalarak kendine yazık etti."
"Bunlar gibi niceleri vardır ki, ibâdetleri ve beÅŸerî davranışları Hakk rızâsı için deÄŸil, menfaat mukâbilidir. İçine nefs karışan ibâdetleri ile sevap kazanmaya ve dolayısıyla cenneti elde etmeÄŸe çalışırlar."
"Halbuki onların ibâdet diye yaptıkları iÅŸler, birer gizli günâh ve ÅŸirk-i hafî olmaktadır. Çünkü Hakk'dan gayrıyı hedef tutan ibâdet, suçtur. GösteriÅŸ için kılınan namaz, dıştan temiz ve saf görünürse de içi gizli ÅŸirkle bulanmaktadır. Nasıl ki, içine bir damla necaset düÅŸen bir menbâ suyu, lezzetini kaybederse, hasta ve gâfil kalble yapılan ibâdetler de böyledir."
DiÄŸer taraftan hikâyedeki sağırın kendi gâfil dünyâsına göre hastanın davranış ve sözlerini yorumlayıp hakîkat dışı neticelerle hareketlerini tanzîm etmeye çalışması, bugünkü mâneviyat sağırlarını tedâî ettirmektedir. Zîrâ günümüzün böyle birtakım mâneviyat sağırlarının, Kur'ân kursları ve İmam-Hatip mekteplerinin kapanmasına karşı duyarsız ve hissiz kalmaları baÅŸka türlü îzâh edilemez. Ayrıca bu târihî hatâ karşısında firâset sâhibi halkın feryâd ü figânına sağır kesilerek "akı kara karayı ak" olarak tefsîr eden gâfil idârecilerin anlamsız tavırları da, ne müthiÅŸ bir gatlet ve hüsrân örneÄŸidir.
Dünyâ sofrasından ÅŸuûrsuzca istifâde edenler, fânî nîmetlerle bahtiyâr olmaya çalışırlar. Dünyâda nefsânî yaÅŸamağı cennet hayâtı kabûl ederler. Lâkin bu ilâhî güzellikleri yaÄŸmalayanların acı bir muhâsebe ile karşılaÅŸacakları mutlaktır.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, gafleti, yâni dünyâya aşırı meyli ÅŸu ÅŸekilde tasvîr eder:
"EÄŸer bu âlemde muhtelif ÅŸerbetlerin en saf ve a'lâsını içip üzerine mûtenâ yemekler yesen, bil ki, rü'yâda yemiÅŸ ve içmiÅŸ olursun. Uyandığın vakit, bu âlemde yine aç ve susuzsun!.. Rü'yâda içmiÅŸ olduÄŸun o ÅŸerbetlerin ve yediÄŸin nîmetlerin sana aslâ bir faydası yoktur. Yâni dünyâ, uyuyan kimsenin rü'yâsı gibidir. Gerçekten de dünyâ ve onun nîmetleri ÅŸuna benzer ki, bir kimse, rü'yâda bir ÅŸey ister, ona verirler. Âkıbet uyanır ve rü'yâda nâil olduÄŸu ÅŸeylerden hiçbir eser kalmaz. Bu dünyâ hâli, rü'yâda istenilen ve ancak rü'yâda nâil olunan fânî oyuncaklardan ibarettir."
Allâh Teâlâ buyurur:
"Ey Rasûlüm, hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?" (el-Câsiye, 23)
Hikâyede anlatılan baÅŸtaki kulak, birtakım harf ve sözleri iÅŸitip anlayabildiÄŸini, yine o baÅŸtaki göz, bir ÅŸeyler gördüÄŸünü zannedebilir. Lâkin gizli sırları ve sesleri iÅŸitmesi gereken gönül kulağı ne hâlde? İlâhî kudret akışlarını ve esrâr-ı ilâhiyyeyi seyredecek o kalb gözü ne âlemde? EÄŸer o kalb sağırsa ve o göz körse, bu durum, gâfili iki cihan bedbahtı eylemez mi?..
Rivâyete göre Yûnus -aleyhisselâm-, bir defasında Hazret-i Cebrâîl'e:
"-Bana yeryüzünün en âbid kimsesini gösterir misin?" dedi.
O da, bir adam gösterdi ki, ellerini ve ayakları cüzzamdan dolayı çürümüÅŸ bir vaziyetteydi. Ve gözü de kaybolmuÅŸtu. Åžöyle demekteydi: "Ey Allâh'ım! Bana bu eller ve ayaklar vâsıtasıyla ne vermiÅŸ isen ancak sen verdin. Neden u-zaklaÅŸtırmış isen de, ancak sen uzaklaÅŸtırdın.
Ey Allâh'ım! Benim içimde sadece bir arzu bıraktın ki, o da yalnızca sana vâsıl olmaktır."
Görülüyor ki kalb atışları, kul rızâsında deÄŸil de Hakk rızâsında olunca, niyetler ve ameller farlılık kazanmakta ve cennet va'dedilen ameller meydana gelmektedir.
O hâlde gafletten kurtuluÅŸ için kalbi tasfiye, nefsi tezkiye edip gönlü mâsivâdan boÅŸaltmak ve kâinattaki kudret, hikmet ve zerâfet tezâhürlerini deÄŸiÅŸik manzaralar hâlinde gönlünde seyredebilmek, zarûrîdir.
Aksi halde insan, gafletten bir türlü kurtulamaz ve elindeki bir testi suyu bir ummân zannederek birçok hakîkat ve nasîblere karşı gözleri perdeli olur da gönlü, iki dünyâda da mahrûmiyyet içinde kalır.
Bize düÅŸen, beÅŸerî tâkatler muhtevâsı içinde yaratandan gâfil, yaratılış sebebinden de habersiz olmamak, kalbî bir hayatla Kur'ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyeye muhabbet ve râbıta, derin bir tefekkür ve bir vicdan muhâsebesidir.
Cihânın nîmeti olan insanın, hâlıkına yakın yaÅŸaması gerekir. Hayatî kıymetleri veren, günâhları afveden, gönülleri ve sırları bilen Rabbimize kulluk zarûrîdir. İbâdetlerin bir vakti vardır. Îmân ve kulluk ise, bütün bir ömre ÅŸâmildir.
Cenâb-ı Hakk, cümlemizi sırât-ı müstakîmde yürüyen uyanık ve diri gönül sahipleri olan dostlarının zümresine dâhil eylesin! Dahîlek yâ Rasûlallâh! sırrına mazhar kılsın! Âmîn!
GÜNÜMÜZÜN GAFLETİ Kur'an EÄŸitiminden Kopmak
Günümüzde çoÄŸu insanımıza hâkim olan gafletin en müthiÅŸ tezâhürlerinden biri de, evlâdlarımıza "istikbal" endiÅŸesiyle dünyevî tahsîlin öne alınıp Kur'ân tahsîl ve terbiyesinin geride bırakılmasıdır. Halbuki dünyâ ve âhıret seâdeti, evlâdlarımızı Kur'ân iklîminden nasîblendirmekle mümkündür.
Dolayısıyla günümüz ÅŸartları sebebiyle sekizinci sınıftan sonra da olsa çocuklarımızı Kur'ân kurslarına mutlakâ göndermeliyiz. Aksi halde son iki sene içinde üçte bire düÅŸen Kur'ân kursları, ileriki günlerde tamamen bitmiÅŸ olacaktır. Böyle bir durumda Kur'ân'dan mahrûmiyetle gerçek istikballeri kararacak olan yavrularımızın kıyâmet gününde bizden dâvâcı olacakları muhakkaktır. Bu ise bizlerin, altından aslâ kalkamayacağımız ağır vebâl ve mes'ûliyetlerle birer mahÅŸer müflisi hâline gelmemiz demektir.
O hâlde bu kanayan yarayı tedâvî çâreleri ararken diÄŸer taraftan Kur'ân kurslarımızın tedrîsatını ondört yaÅŸ grubuna göre yeniden tanzîm etmek mecbûriyetindeyiz. Bu cümleden olarak, elif-bâ'ya baÅŸlamadan evvel "elif"in hakîkatinin îzâh edilmesi zarûrîdir. Elif ki, Allâh lafzının ilk harfidir. Gönüller bununla Allâh ve Rasûlü'nün aÅŸk iklîmine girerek idrâk etmelidir ki, Kur'ân, derin bir tefekkür ufkudur. Yerin göÄŸün lisânıdır. Rûhlara bereket ve rûhâniyet hazînesidir. Sesli bir kâinâttır. İnsana ithâf edilen bir beyân mûcizesidir.
Kur'ân ve sünnetin getirdiÄŸi dîn-i mübîn, bir mânâda duyuÅŸ ve heyecandır. Bu sebepten Kur'ân öÄŸretimi ilâhî hitâba muhâtab olabilmenin heyecanı ile baÅŸlatılmalı ki, bu heyecan ömür boyu devam etsin! Yûnus Emre, bu mübârek eÄŸitim ile vazîfelilerin iç âlemindeki "elif"i idrâk sadedinde:
Sen elif dersin hoca,
Mânâsı ne demektir? buyurmaktadır.
İnÅŸâallâh yavrularımız Kur'ân'ın lafzen düzgün tâlimi yanında kalben de Kur'ân'la yoÄŸrularak ilâhî esrârın birer hazînesi olurlar! Yüreklerini Kur'ân nûruna mekân eylerler!
DiÄŸer taraftan da erkek Kur'ân kursları için bilgisayar ve meÅŸrû spor faâliyetleri; kız Kur'ân kursları için de dikiÅŸ-nakış, ev tanzîmi ve müsâmereler tertip edilerek câzib hâle getirilmelidir. Yavrularımız, bir sene o mübârek Kur'ân çatısı altında gönüllerini feyizlendirdikten sonra diÄŸer tahsîllerine devam etmelidir. Böylece ictimâî hayatta elinden, dilinden ve yüreÄŸinden ümmet-i Muhammed'in istifâde edebileceÄŸi sâlih ve sâliha nesiller yetiÅŸtirilmelidir.
Yâ Rabb! Bizleri her türlü gaflet tezâhürlerinden muhâfaza buyurup dîninde muhlis ve müstakîm eyle! Kur'ân-ı Kerîm'in nûrlu yolundan ayırma!.. Âmîn!.. |