Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Fedâkârlık Tâlimi KURBAN BAYRAMI
Fedâkârlık Tâlimi KURBAN BAYRAMI
2011 - Kasım, Sayı: 309,

İnsan, hayatında en büyük bedelleri muhabbeti uÄŸrunda öder. Zira gerçek bir muhabbetin kantarı, fedâkârlıktır. Fedâkârlık imtihanından geçmemiÅŸ bir muhabbet, kuru bir iddiâdan ibâret kalır.

Îman ise, en büyük muhabbettir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» demeleriyle bırakılacaklarını (yani kurtulacaklarını) mı sandılar?” (el-Ankebût, 2) buyurmaktadır.

Hakîkaten îman, ilâhî lûtufların en bü­yüÄŸü; imtihan da, kulun bu lûtfa liyâkat de­recesini ölçen bir miyardır. Mü’minden beklenen sabır, tes­lî­miyet ve takvâ ile îmânı muhâfaza ise, ilâhî mükâfâtlara nâiliyetin bedeli me­sâ­besindedir. Yani Hak Teâlâ, lûtfettiÄŸi îman nî­me­tinin yüce­li­ÄŸini ve deÄŸerini idrâk ettirmek için, kullarından âde­ta bir bedel taleb etmektedir.

Bu itibarla kâmil mü’minler nazarında hayat; îman muhabbetinin seviyesinin ölçüldüÄŸü bir imtihanlar manzûmesidir. Mü’min, Allah yolunda ne kadar fedâkârlık ve gayret göstereceÄŸi ve gerektiÄŸinde Allah için dünyevî menfaatlerinden ne ölçüde vazgeçebileceÄŸi hususlarında, sürekli denenmektedir. Bu imtihanlardaki muvaffakıyeti nisbetinde de Rabbine yakın bir kul, hattâ en nihâyet Rabbinin dostu olmaktadır.

Halîlullah, yani Allâh’ın Dostu olan İbrahim (a.s.)’ın ibret dolu hayatı, bu ferâgat ve fedakârlığa müÅŸahhas bir misaldir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim’i kendisine “dost” seçtiÄŸinde melekler, insanın kalbini iÅŸgâl ederek Hakk’a dostluÄŸuna mânî olan üç hususu dile getirerek:

“–Yâ Rabbi! Onun canı, ı ve âdı var! O, bu dehÅŸetli mu­hab­bet engellerini na­sıl aÅŸacak da Sen’in dos­tun olacak?” dediler.

Allah Teâlâ da, insan nefsinin aÅŸ­mak­ta en çok zorlandığı bu üç husus­ta İbrahim (a.s.)’ı imtihan ederek, onun dostluÄŸunun ÅŸiârı olan sarsılmaz tes­lî­miyetini ve bütün varlığını Hakk’a fedâ ediÅŸini me­leklere sergiledi.

Onu ilk olarak Nemrud’un ateÅŸiyle imtihan etti. İbrahim (a.s.) ateÅŸe atılacağı zaman melekler yetiÅŸip yardım etmek istediler. Fakat o:

“–Size ihtiyacım yok! AteÅŸe, yanma gücünü kim vermiÅŸtir? AteÅŸi ancak yandıran söndürür.” karşılığını verdi. Ardından da; «Allah ne güzel vekildir!» diyerek Rabbine sığındı. Yani putperestliÄŸe karşı tevhîdi korumak için, yanarak canını fedâ etmeye râzı oldu. Cenâb-ı Hak da ateÅŸe:

“–Ey ateÅŸ! İbrahim’e serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69) tâlimâtını verdi. AteÅŸ, gülistâna döndü.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, İbrahim (a.s.)’ı malından imtihan etti. Ona sayılamayacak kadar sürüler ihsân etti. Sonra da Cebrâîl (a.s.) insan sûretinde gelerek Hazret-i İbrahim’e:

“–Bu sürüler kimindir? Bunları bana satar mısın?” dedi. O da:

“–Bu sürüler Rabbimin. Rabbimi zikret, bu sürüleri sana hibe edeyim.” dedi.

İbrahim (a.s.)’ın malı da, Cebrâîl (a.s.)’ın Allah Teâlâ’yı üç defa zikretmesi mukãbilinde, nazarındaki bütün ehemmiyetini yitirdi ve zikrin lezzetiyle ona:

“–Al hepsi senin olsun!” dedi.

Cenâb-ı Hak da onun hem nesline, hem de malı­na-­mül­küne büyük bir bereket ihsân eyledi. Kendisi “Ebû’l-Enbiyâ” yani Peygamberler Babası oldu. Bereketlenen her ÅŸeye, onun bir hâtırası olarak; “Halil İbrahim bereketi” denilmesi, bir darb-ı mesel hâline geldi. Mü’minler, birbirlerine bereket temennîsinde bulunmak üzere; “Allah, Halil İbrahim bereketi versin!” diye duâ eder oldular.

Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim’i, son olarak oÄŸlu İsmâil (a.s.)’ı kurban etmekle imtihan etti. Baba-oÄŸul, emr-i ilâhîye tam bir teslîmiyet gösterdiler. Biri, oÄŸlunu kurban etmeye; diÄŸeriyse babası tarafından kurban edilmeye giderken, Allâh’a itaat ve teslîmiyetlerini bozmaya çalışan ÅŸeytanı beraberce taÅŸladılar. İbrahim (a.s.), yaÅŸlılık yıllarına dek hasretle yolunu beklediÄŸi, canından bir can, öz varlığından neÅŸ’et etmiÅŸ bir kıymet filizi olan, çok sevdiÄŸi evlâdı İsmâil (a.s.)’ı Allâh’ın emri olduÄŸu için kurban etmek niyetiyle alnı üzerine yatırdı. Son anda Cenâb-ı Hak imtihanı kazandığını müjdeleyerek Cennet’ten kurbanlık bir koç gönderdi.

“…Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleÅŸtirdin. Biz ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık (ağır) bir imtihandır.” (es-Sâffât, 104-106) ÅŸeklindeki ilâhî müjdeye mazhar oldu.

Böylece İbrahim (a.s.), her imtihanda Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat hâlinde olduÄŸunu, O’na canını fedâya, yani her ÅŸeyiyle “kurban” olmaya hazır bulunduÄŸunu izhâr etti. Kalbindeki dünyaya ait fânî tahtları yıkarak, yerine ilâhî muhabbet ve dostluk tahtlarını inÅŸâ etti. Çünkü o, bütün nîmetlerin ilâhî bir emânet olduÄŸunun idrâki içindeydi. Emâneti sahibine teslim etmekte tereddüt göstermek ise, gerçek bir îman muhabbetiyle telif edilemezdi. İşte bu müstesnâ tevekkül, teslîmiyet ve muhabbeti neticesinde, Cenâb-ı Hak onu kendisine Halîl/Dost eyledi.

KURBAN TEFEKKÜRÜ

İbrahim (a.s.)’ın azîz bir hâtırası olan kurban ibadeti de, gönülleri Allah için fedâkârlık duygusunun tefekküründe derinleÅŸtirmelidir. Zira bizleri yoktan var edip sayısız nîmetleriyle perverde kılan Cenâb-ı Hakk’a muhabbet, hiçbir fedakârlıktan kaçınmamayı îcâb ettirir.

Unutmamak gerekir ki Allâh’ın mülkünde yaÅŸayan kulun, Allâh’ın emâneti olan malından, canından, velhâsıl bütün imkânlarından Allah için fedâkârlıkta bulunması, Allâh’a bir ikram deÄŸil, Allâh’ın ona bir ikrâmıdır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir ÅŸeye ihtiyacı yoktur, fakat kulların O’nun rızâ ve muhabbetine ihtiyacı sonsuzdur.

Ayrıca Allâh’a olan muhabbetimizin seviyesi, O’nun uÄŸrunda katlandığımız meÅŸakkatler ve seve seve yaptığımız fedâkârlıklar nisbetindedir. Dolayısıyla; fedâkârlık ve merhamet tâlîminin yapıldığı bir mevsim olan kurban bayramı, gönül deryamızda İbrahim (a.s.)’ın aziz hâtırasını ve Hakk’a teslîmiyet hissiyâtını dalgalandıran bir rahmet esin­­tisidir. Bu esinti, bütün mü’minleri derin bir gönül muhâsebesine götürmelidir:

DüÅŸünmek gerekir ki İbrahim (a.s.) oÄŸluna olan muhabbetini fedâya hazırlandı; diÄŸer taraftan da oÄŸlu İsmâil (a.s.) hiç tereddüt etmeden canını ortaya koydu. Åžüphesiz ki bununla bizlere verilen ilâhî tâlimat;

“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) âyet-i kerîmesinin muhtevâsı içinde bulunmaya gayret etmektir.

Zira rızâ-yı ilâhîyi kazanmak için, Hakk’ın istediÄŸi bedelleri, O’nun yo­lun­da seve seve fedâ etmek, îmânın kemâline ve Hakk’­Ä±n dostluÄŸuna ermeye ve­sî­ledir. Gerçek bir dostluk ise mâlikiyetle imtizâc etmez. Bu sebeple kul, bütün varlığının Hakk’a âit olduÄŸunu, kendisinin de o varlıklar üzerinde belli bir süre için tasarruf selâhiyeti verilmiÅŸ bir emânetçi hükmünde bulunduÄŸunu, hiçbir zaman hatırından çıkarmamalıdır.

ANCAK TAKVÂNIZ ULAÅžIR…

“Kurban”ın kelime mânâsı, “takarrub”, yani yaklaÅŸmaktır. Cenâb-ı Hak, yakınlığına erebilmemiz ve kendisiyle dostluk iklimine kabul edilmemiz için, biz kullarından dâimâ kurban istiyor. Yani malımızla, canımızla, bütün imkânlarımızla fedâkârlıkta bulunmamızı arzu ediyor.

Bunun içindir ki cismânî kurbanlardan maksat da, emr-i ilâhîye itaat etmek sûretiyle O’na yaklaÅŸma arzusunun izhârıdır. Bu niyetle kesilen kurban, Allah indinde müstesnâ bir deÄŸer kazanır. Nitekim kurbanda asıl gâyenin, mü’minin bu hâlis niyeti olduÄŸu, âyet-i kerîmede ÅŸöyle beyan edilir:

“Onların ne etleri ne de kanları Allâh’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır...” (el-Hacc, 37)

Dolayısıyla kurban ibadetinin özü, Hak Teâlâ’ya, kayıtsız-ÅŸartsız, cân u gönülden teslim olup emrine itaat etmektir. Kurbanda Hak katına yükselerek kabul görecek olan da, kulun bu gönül kıvâmıdır.

Kurban kesmek, gönüldeki Allah muhabbetinin bir ifâdesi olduÄŸundan, bu ibadetin îfâsında gösterilecek tâzim, nezâket, edep ve hassâsiyet de son derece mühimdir. Bu sebeple evvelâ kurbanları, mümkün mertebe, güzel, saÄŸlam ve cüsseli hayvanlardan seçmek gerekir. Zira Cenâb-ı Hak;

“SevdiÄŸiniz ÅŸeylerden in­fâk etmedikçe aslâ «birr»­e (yani hayrın kemâl nok­tasına) eremezsiniz. Her ne infâk ederseniz, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92) buyurmaktadır.

Yani Rabbimiz, rızâsı yolunda yapacağımız fedâkârlıkların da mümkün olduÄŸu kadar sevip beÄŸendiÄŸimiz güzel ÅŸeylerden olması gerektiÄŸini bildiriyor. Zira riyâdan uzak sadakalar, infaklar ve kurbanlar, onu vereceÄŸimiz muhtacın eline geçmeden önce, Allâh’ın kudret eline geçer. Nitekim âyet-i kerîmede; «êîÃòÎïÐï ÇäÕñîÏîâîÇÊð» “…(Allah) sadakaları alır.” (et-Tevbe, 104) buyrulmuÅŸtur. Dolayısıyla, yapılan infakları fânîlere deÄŸil, Bâkî’ye takdîm edercesine büyük bir edep ve hassâsiyetle gerçekleÅŸtirmek îcâb eder.

Bir gün Hazret-i ÂiÅŸe (r.anhâ) vâlidemiz, kokusu biraz deÄŸiÅŸmiÅŸ bir eti sadaka olarak vermek istemiÅŸti. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz ona:

“Yâ ÂiÅŸe! Kendin yemediÄŸin bir ÅŸeyi tasadduk mu edeceksin?!” buyurarak îkazda bulundu. (Heysemî, III, 113)

Åžu âyet-i kerîme de bu hususta çok açık bir îkazdır:

“Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkardığımız nîmetlerin iyilerinden infâk edin. (Size verilse) gözünüzü yummadan alamayacağınız (deÄŸersiz) ÅŸeyleri, hayır diye vermeye kalkışmayın! Allâh’ın müstaÄŸnî ve övülmeye lâyık olduÄŸunu bilin!” (el-Bakara, 267)

Hazret-i Âdem (a.s.)’ın oÄŸulları Hâbil ile Kãbil arasında vukû bulan hâdise de bu hususta çok mânidardır:

Kãbil, aynı batında doÄŸan kız kardeÅŸini almak istemiÅŸti. Hâbil ise, bunun dîne uygun olmadığını, diÄŸer batında doÄŸan kardeÅŸlerinden birini alması gerektiÄŸini ihtâr etti. Kãbil, bu îkâzı dikkate almayarak, yaptığının doÄŸru bir davranış olduÄŸu iddiâsında diretti. Bunun üzerine Hâbil, kimin haklı olduÄŸunun anlaşılması için Allâh’a kurban adamayı teklif etti.

O zamanlar kurban, herkesin mesleÄŸi îcâbı, elinde bulunan maldan verilirdi. Kurban verilen bu ÅŸeyler, bir daÄŸ başına konur, bir müddet sonra gidip bakıldığında; gökten inen ateÅŸ tarafından yakılarak ortadan kaybolan kurbanın, Cenâb-ı Hak tarafından kabûl edilmiÅŸ olduÄŸu anlaşılırdı.

Hâbil’in koyun sürüleri vardı. Kurbanlık olarak, içlerinden en semiz ve gösteriÅŸli olan bir koçu seçti. Kãbil ise, ziraatle uÄŸraşırdı. O da, cılız buÄŸdaylardan oluÅŸan bir demeti kurbanlık olarak ayırdı.

Hâbil ile Kãbil, bir müddet sonra bıraktıkları kurbanları tedkik için gittiler. Hâbil’in kurban ettiÄŸi koç kabul edilmiÅŸ; Kãbil’in cılız buÄŸday demeti ise olduÄŸu gibi duruyordu. (İbn-i Sa’d, I, 36)

Zira Hak katına ulaşıp kabul edilecek olan, kulun takvâsıdır. Takvâ üzere yaÅŸamayan, îtikad, ahlâk ve muâmelâtında ciddî problemler bulunan birinin, ibadet ve amelleri de düzgün olmaz. Çünkü eÄŸri cetvelden doÄŸru çizgi çıkmaz. Bu sebeple ilâhî tâlimatlar istikâmetinde ve takvâ üzere bir hayat yaÅŸamak ÅŸarttır. Takvânın gereÄŸi ise, ibadet ve hayırları “ihsan” kıvamında, yani dâimâ ilâhî kameralar altında olduÄŸunun ÅŸuur ve idrâkiyle en güzel bir sûrette îfâ etmeye çalışmaktır.

Kurbana niyetlenen bir mü’min; evvelâ tam bir ihlâs duygusu içinde olmalı, niyetine fânîleri ortak etmek­ten titizlikle sakınmalıdır. Konu-komÅŸunun ayıpla­masından, toplumdaki îtibârının zedelenmesinden korkmak gibi nefsânî kaygılarla kurban kesmemelidir. Yegâne gâye, Allâh’ın rızâsı olmalıdır. Kurbanı makbul kılacak olanın, bu hâlis niyet olduÄŸunu hiçbir vakit unutmamalıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ÅŸöyle buyurur:

“ÂdemoÄŸlunun, Kurban Bayramı’nın birinci günü yaptığı iÅŸlerin Allâh’a en sevimli olanı, (kurban) kanı akıtmaktır. Kıyâmet günü o kurban, boynuzları, tırnakları ve kıllarıyla gelir. Kurbanın kanı da, henüz yere düÅŸmeden Allâh’ın rızâsına nâil olur ve kabul edilir. O hâlde, kurbanlarınızı gönül hoÅŸnutluÄŸu ile kesin!” (İbn-i Mâce, Edâhî, 3; Tirmizî, Edâhî, 1/1493)

Demek ki kurbanı, gönlümüzde en ufak bir sıkıntı duymadan, bilâkis Allah muhabbeti ve îman lezzetiyle, Allah için bir fedâkârlıkta bulunmanın vicdan huzûru ile kesmek gerekir.

Öte yandan kurbanlar, dînî hayatın ÅŸiarlarındandır. Kurbana her müslümanın büyük bir ehemmiyet ve deÄŸer vermesi, îmânındandır. Zira âyet-i kerîmede; “…Her kim Allâh’ın ÅŸiarlarına saygı gösterirse, ÅŸüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.” (el-Hacc, 32) buyrulmuÅŸtur.

Bâzı gâfillerin kurban ibâdetini küçümsemesi veya benimsememeleri, -en hafif ifâdeyle- cehâlet; ona “kanlı bayram” gibi çirkin yakıştırmalarda bulunmalarıysa, ucu küfre sarkan son derece mahzurlu sözlerdir. Her varlıklı mü’min, kurban kesmek mecburiyetindedir. Zira Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in bu husustaki îkâzı çok dehÅŸetlidir:

“Bir kimse, mâlî imkânları müsait olduÄŸu hâlde kurban bayramında kurban kesmezse, namazgâhımıza yaklaÅŸmasın!” (İbn-i Mâce, Edâhî, 2)

Demek ki Allâh’ın lûtfettiÄŸi sayısız nîmetlere raÄŸmen, Allah için bir kurban kesmekten kaçacak kadar cimri birinin, İslâm topluluÄŸu içinde yeri yoktur. Kurban kesmek, ÅŸartlarını hâiz olan her zengin müslümana vâciptir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ÅŸöyle buyurmuÅŸlardır:

“Ey insanlar! Her sene her bir ev halkına kurban kesmek vâciptir.” (İbn-i Mâce, Edâhî, 2; Tirmizî, Edâhî, 18/1518)

KURBAN ÂDÂBI

Kurban’ın her ÅŸeyden önce Allah için yapılan bir ibadet olduÄŸu unutulmamalı, bu mübârek günlerde zikir, fikir ve ÅŸükürle ibadet vecdini muhâfaza etmelidir. Ayrıca dirâyetli ve ehil olanlar, hayvanlarını bizzat kendileri kesmeli, kurbanın ruh ve mânâsını yakından hissetmeye gayret etmelidirler. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Vedâ Haccı’nda 100 kurbanından 63’ünü bizzat kendileri kesmiÅŸlerdir. Kendileri kesemeyenler ise ehil birine vekâlet vermeli, fakat imkân varsa kesim esnâsında huÅŸû, tâzim ve ihtiram duyguları içinde hayvanın yanında beklemelidirler.

Nitekim Rasû­lul­lah (s.a.v.) Efendimiz ÅŸöyle buyurmuÅŸlardır:

“Ey Fâtıma! Kalk, kurbanının yanında bulun! Åžunu iyi bil ki onun kanından yere düÅŸen ilk damla ile, iÅŸlemiÅŸ olduÄŸun (küçük) günahlar affedilir.” (Hâkim, IV, 247/7524; Heysemî, IV, 17; Beyhakî, Åžuab, V, 483)

Öte yandan, kurbanlık hayvanlara da güzel davranmak, onları ürkütmemek, susuzsa su içirip rahatlatmak ve kesim yerine güzelce götürmek îcâb eder. Kurbanı, keskin bir bıçakla kesmek ve ona hiçbir ÅŸekilde eziyet etmemek gerekir. Efendimiz (s.a.v.) de hayvanların görmeyeceÄŸi bir yerde bıçakların güzelce bilenmesini emretmiÅŸ ve ÅŸu tembihlerde bulunmuÅŸtur:

“Biriniz hayvanını keseceÄŸi zaman, o iÅŸi hızlı yapsın!” (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)

“Allah her ÅŸeyi en güzel ÅŸekilde yapmayı emretmiÅŸtir… (Kurban) kestiÄŸiniz zaman kesmeyi en iyi ÅŸekilde yapı­nız! Her biriniz bıçağını bilesin ve hayvanını rahatlatsın!” (Müslim, Sayd, 57; Tirmizî, Diyât, 14/1409)

İNFAK, MERHAMET,

DİĞERGÂMLIK…

Kurban; maldan ve candan fedâkârlık mânâsı taşıdığından, mühim bir infak ve merhamet telkinidir. Kurbanda kula düÅŸen asıl kazanç da, onun ihtiyaç sahiplerine infak edilen kısmıdır. Åžu hâdise, bu gerçeÄŸi ne güzel hülâsa eder:

Peygamber Efendimiz’in âilesi bir koyun kesmiÅŸlerdi. Birçok infaktan sonra Efendimiz (s.a.v.) ondan geriye ne kaldığını sordu. ÂiÅŸe vâlidemiz:

“–Sadece bir kürek kemiÄŸi kaldı.” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.):

“–Desene (yâ ÂiÅŸe), bir kürek kemiÄŸi hâriç hepsi bizim oldu!” buyurdular. (Tirmizî, Kıyâme, 33)

Kurban etini üç kısma ayırmak müstehabdır. Üçte birini fukarâya, üçte birini âileye, üçte birini de konu-komÅŸuya, dost ve misâfirlere ikrâm etmelidir. Fakat âile efrâdı kalabalık olanlar, ÅŸâyet ihtiyaç varsa bütün kurbanı ev halkına bırakabilirler. Ancak bu durumda da birkaç fakire sadaka vermek, güzel görülmüÅŸtür.

DiÄŸer taraftan, hâli vakti müsait olan mü’minler, vâcip kurbanlarını kendi beldelerinde kesmeli; lâkin kazâ, belâ ve hastalıkların def’i, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiÄŸi nîmetlerin ÅŸükrü ve din kardeÅŸlerine yardım elini uzatabilmek için, sadaka olarak da kurbanlar kesip dünyanın dört bir yanındaki muhtaçlara tevzî etmeye imkân nisbetinde gayret göstermelidirler. Zira bugün baÅŸta Afrika olmak üzere, açlık ve sefâletin kol gezdiÄŸi pek çok beldedeki nice müslüman, İslâm kardeÅŸliÄŸinin bu müstesnâ tezâhürünü hasretle beklemekte, hattâ bu kardeÅŸlerimizin bir kısmı, kurban vesîlesiyle yılda bir kez de olsa et yiyebilmenin hayalini kurmaktadır.

Nitekim İstanbul’a ziyarete gelen bir Afrikalı dostumuz:

“–İnanın bu kurban bayramında da sizleri bekleyen çok insan var.” diyerek, bizlere o muzdarip coÄŸrafyadaki kardeÅŸlerimizin çaÄŸrısını iletmiÅŸ ve din kardeÅŸliÄŸi mes’ûliyetimizi yeniden hatırlatmıştı.

Müslüman, rûhunu inki­ÅŸâf ettirerek bütün mah­lû­kâ­ta huzur tevzî eden bir rahmet dergâhıdır. Dünyanın her yerindeki din kardeÅŸ­le­rini kendisine zimmetli bilen, diÄŸergâm insandır. Bu mü­bârek günlerde bu hâlin en güzel göstergesi, gönlümü­zün ulaÅŸabildiÄŸi her yerdeki kardeÅŸlerimize kurban ve­sî­lesiyle bir bayram sevinci ya­ÅŸa­tabilmektir.

Bu sebeple, bu mübârek günlerde rızâ-yı ilâhîyi üzerimize daha çok celbetmek için -bir parça kurban etiyle de olsa- yetim, kimsesiz, fakir ve muhtaçları, bilhassa da Afrika’da asrımız insanlığının zulüm ve vicdansızlığı sebebiyle maÄŸdur olan milyonlarca din kardeÅŸimizi, gönül dergâhımıza almaya gayret gösterelim, din kardeÅŸliÄŸi hukukunun gereÄŸini îfâ edelim.

Unutmayalım ki, bir annenin evlâdına olan ÅŸefkat ve merhametinden çok daha fazlasını ümmetine duyan Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a.v.), hem kendisi için hem de ümmetinden güç yetiremeyenler adına kurbanlar keserdi. (Ebû Dâvûd, Edâhî, 3-4/2792; İbn-i Sa’d, I, 249)

DüÅŸünmek lâzım­dır ki nebevî terbiye ile yetiÅŸen sahâbe-i ki­râm bu devirde yaÅŸa­saydı, kurban iba­detini nasıl da yük­sek bir fedâkârlık uf­kunda îfâ ederlerdi. Ümmetinden kurban kesemeyenler için Efendimiz’in gösterdiÄŸi o ÅŸefkat, merhamet ve cömertliÄŸi, bugün Ümmet-i Muhammed olarak bizler de -imkânlarımız dâhilinde- yaÅŸamaya gayret etmeliyiz. Zira bu gayret, böyle merhametli bir Peygamber’e bizi ümmet kılan Allah Teâlâ’ya en güzel ÅŸükür ifâdelerimizden biri olacaktır.

Hak Teâlâ bizi dünyada Efendimiz (s.a.v.)’in mübârek izinden, âhirette de saâdet gölgesinden ayırmasın. Çünkü en büyük bayram; Efendimiz’in Hamd Sancağı altında toplanarak ÅŸefaatine nâil olmak bahtiyarlığıdır.

Unutmayalım ki bu dünya, fedâkârlık diyarıdır. Bu fedâkârlığın mükâfâtı olarak Cenâb-ı Hak, biz kullarını Dâru’s-Selâm’a, yani saâdet ve selâmet yurdu olan Cennet’e dâvet etmektedir. Bu Cennet dâvetine liyâkat için de, fânî bayramları ebediyet bayramının sermâyesi kılabilme firâsetiyle yaÅŸamamızı istemektedir. Zira Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduÄŸu gibi:

“Kıyamet günü; alacalı öküzler, yani kötü düÅŸünceli kâfirler ve fâsıklar için korkunç bir kurban bayramıdır. O gün, öküzlere (yani Hak’tan uzak gâfillere) ölüm, mü’minlere ise bayram günüdür!”

Cenâb-ı Hak, kurbanlarımızı İbrahim (a.s.)’ın gönlündeki fedâkârlık, teslîmiyet, rızâ, takvâ ve muhabbetten hisse alarak kesebilmeyi, mazlum ve muhtaç din kardeÅŸlerimize ikramlarda bulunarak onların gönüllerine de bayram huzuru tevzî edebilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Gerçek bayramların saâdet ve neÅŸeleriyle milletimizin, vatanımızın ve bütün İslâm âleminin yüzünü güldürsün…

Âmîn!
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim