Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Fahr-i Kâinât -Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem-'in Dünyâyı Åžereflendirmesi
Fahr-i Kâinât -Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem-'in Dünyâyı Şereflendirmesi
Yıl: 1997 - Ay: Mayıs - Sayı: 135
Ol Seyyidü'l-kevneyn Muhammed Mustafa'ya salevât!..

Ol Rasûlu's-sekaleyn Muhammed Mustafa'ya salevât!..

Ol Imâmu'l- Harameyn Muhammed Mustafa'ya salevât!..

Ol ceddü'l-Haseneyn Muhammed Mustafa'ya salevât!..

Zaman, insanin en mühim sermâyesidir. Zamanlar içinde bazı husûsî fırsatlar vardır ki, ihyâ edicidir. Günler, geceler, aylar arasında Öyle kıymetli kazanç mevsimleri olur ki, onları gafletle geçirmek büyük zarardır. Acı kayıplara ve hasretlere sebep olur.

Zirâ bütün canlıları, istisnâsız fânîliÄŸe mahkûm eden cenâb-i Hakk, hayâti "zaman" denilen varlığın bir parçası içine hapsetmiÅŸtir. "Zaman" beser idrâkinin kavramaya muktedir olamadığı en dehÅŸetli muammâlardan biridir.

Ancak kolayca anlaşılır ki, "zamân"in her parçası ayni kıymet ve ehemmiyette deÄŸildir. Zamanlar içinde, yaradılışın baÅŸlangıcından âlemin yok olacağı âna kadar en mes'ûd ân, hiç ÅŸüphesiz âhırzaman Peygamberi'nin Dünyâ'yı teÅŸrif ânidir. Zirâ yaradılışta ilk olan O'nun nûrudur. Kâinât, müstesnâ bir mücevheri taşıyan mûtenâ bir mahfaza gibi, hep O'nun ÅŸerefine halkedilmiÅŸtir. Ve O'nun teÅŸrifi ile Dünya ÅŸeref bulmuÅŸtur. Bu gerçek, hadis-i kudsî olarak meÅŸhûr olan bir kelâmda:

"(Ey Habîbim!) Sen olmasaydın, Sen olmasaydın; bu kâinâtı yaratmazdım!.." seklinde beyân buyurulmuÅŸtur.

Sâir de, bu yaradılış sırrını ne güzel ifâde eder:

DoÄŸmazdı kalbe îmân
İnmezdi arza Kur'ân
Meçhûl olurdu esmâ;
Levlâke Yâ Muhammed!..

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Ashâb-i Kirâm Hazaratı Allâh Rasûlü'ne sordular:

"- Size peygamberlik ne zaman ihsân oldu?"

cevâben O (s.a.v.):

"- Âdem, su ile toprak arasında iken..." buyurdular.

Demek ki, nübüvvet-i Muhammedî, Âdem âilesi teÅŸekkül etmeden, kudsî bir tecellî ile baÅŸlamıştır. Yâni, ilk parlayan varlık cevheri, "nûr-i Muhammedî"dir.

Hazret-i Peygamber, nûru ile Hazret-i Âdem'den önce, cismâniyeti ile bütün peygamberlerden sonra zuhûr etmekle, nübüvvet takvîminin ilk ve son yaprağı olmuÅŸtur. O, zaman Îtibariyle son, gâye Îtibariyle ilk peygamberdir. Zirâ risâlet takvîmi, "nûr-i Muhammedî" ile baÅŸlamış; son yaprağı da "cismâniyet-i Muhammedî" ile nihâyet bulmuÅŸtur. Bu Îtibarla denilebilir ki;

Meleklerin secdeye mecbûr kılındığı Âdem (a.s.);
Semâvî hayranlığın esrârını taşıyan İdrîs (a.s.);
Yeryüzünü tûfânı ile küfürden temizleyen Nûh (a.s.);
İnkâr yurtlarını fırtınalar ile alt-üst eden Hûd (a.s.);
Azgınlık ve taÅŸkınlık yuvalarını zelzelelerle kökünden sarsan Sâlih (a.s.);
Nemrûd'un ateÅŸlerini, tevekkül ve teslimiyeti ile gülistâna çeviren İbrâhîm (a.s.);
İhlâs, sadâkat, tevekkül ve teslîmiyeti ile sembolleÅŸen, kıyamete kadar hac ibâdetinde bütün mü'minlere kıssaları hatırlatılan İsmail (a.s.);
Muhabbet ve hasretle kavrulan ve sabırda âbideleÅŸen Ya'kûb (a.s.);
Bir müddet kölelik, sonra zindanda yalnızlık, gariplik, çile, ızdırab, meÅŸakkat, riyâzât ve nefs mucâhedesini muteâkıb Mısır'a ve gönüllere sultân olan ve mehtapları solduran nûru ile Yûsuf (a.s.);
Derin tefekkürü ile sabrın bideyi tasi olan Eyyûb (a.s.);
Esrâr-i ilâhiyyeyi Hz. Mûsâ'ya tâlim eden Hızır (a.s.);
Tevhîd sancağını meÅŸrıkdan maÄŸribe taşıyan Zülkarneyn (a.s.);
Gönülleri saran hitâbeti ile Åžuayb (a.s.);
Fir'avn'ın saltanatını alt-üst eden, Kızıldeniz'den mûcizevî asâsı ile yollar açan Mûsâ (a.s.);
Büyük bir vecd hâlinde, istiÄŸfâr, duâ ve zikrin hakîkatinde derinleÅŸerek karanlıkları asan Yûnus (a.s.);
Zikri ile; daÄŸları, taÅŸları, vahÅŸî hayvanları, istiÄŸrâk hâline getiren Dâvûd (a.s.);
Muazzam saltanatını, kalbinin dışında taşıyabilen Süleymân (a.s.);
Yüz senelik bir ölümden sonra tekrar diriltilerek, kıyâmetteki yeniden yaradılışa misâl olan Uzeyr (a.s.);
Testere ile ikiye bölünürken dahî "aaah!" demeden, tevekkül ve teslîmiyetini muhâfaza eden mazlûm peygamber Zekeriyyâ (a.s.);
Babası gibi olumu ÅŸehîdlikle karşılayan Yahyâ (a.s.);
Ölülere hayât veren nefesleri ile Îsâ (a.s.);
Ve hulâsa, Yüz yirmi bin kusûr peygamber ve onlardaki tecellîler, âlemlerin sultâni Hz. Muhammed Mustafâ'nın zuhûra gelmesinin âdetâ birer müjdesi idi...

İbn-i Abbas'dan rivâyet edilir:

Cenâb-i Hakk, Havvâ Vâlidemizi, Hz. Âdem'in sol kaburga kemiÄŸinden yarattı. Âdem (a.s.) o esnâda uyumaktaydı. Uyanıp yanında bir filiz gibi Havvâ'yı görünce, kalbi ona aktı ve elini uzattı. Melekler haykırdı:

"-Yâ Âdem, dokunma ona!.. Henüz nikâhın kıyılmadı!.."

Bundan sonra Hz. Âdem ile Hz. Havvâ'nın nikâhları kıyıldı. Mehrin ÅŸartı da, üç kere Hz. Muhammed Mustafâ'ya salevât-i ÅŸerîfe getirmek sûretiyle tahakkuk etti. Bu, Allâh huzûrunda ve Muhammedî hakîkat önünde ilk nikâhın baÅŸlangıcı oldu. Böylece nikâh, Hz. Muhammed Mustafâ'ya salevât ile ulvî bir mânâ kazandı. Rahmet, bereket ve feyiz tecellîleri ile doldu.

Nihâyet, "cismâniyet-i Muhammediyye" Hz. Abdullâh ile Hz. Âmine'nin izdivâc kucağında göründü. Bu kudsî doÄŸum, yaradılış târihinin en Büyük hedefi idi.

Kaynaklarımızın verdiÄŸi bilgiye göre, Allâh Rasûlü'nün sut annelerinden biri de Sevbiyye Hatun'dur. Bu hatun, Rasûlullâh'ın düÅŸmanı Ebû Leheb'in câriyesi idi.

Sevbiye Hatun, Ebû Leheb'e yeÄŸeninin doÄŸum müjdesini haber verince, Ebû Leheb, sırf kavmî asabiyetten dolayı bu câriyeyi âzâd etti. Bu ırkî asabiyetten meydana gelen sevinç bile, Ebû Leheb'in Pazartesi geceleri azâbını hafifletmeye yetti.

Ebû Leheb'i ölümünden sonra bir gece rü'yâda gördüler ve sordular:

-Yâ Ebâ Leheb, hâlin nasıl?

- cehennemdeyim; azâb içindeyim!. Ancak pazartesi geceleri azâbım hafifletiliyor. O gecelerde parmaklarımın arasını emiyorum. Oralardan su çıkıyor, suyu içiyor ve serinliyorum. çünkü, Pazartesi günü Sevbiye koÅŸup bana "o sabah Allâh Resûlü'nün doÄŸduÄŸunu" müjdelemiÅŸti; ben de onu âzâd etmiÅŸtim. Bunun karşılığı olarak Allâh, Pazartesi geceleri bana, azâbımı hafifletmek gibi bir ihsanda bulunuyor.

İbn-i Cezerî:

"-Ebû Leheb gibi bir kâfir, Allâh Resûlü'nün doÄŸduÄŸu gün gösterdiÄŸi sırf kavmÎ bir sâikle cehennem içinde faydalanırken, kıyas etmeli ki, bir mü'min o gece hürmet gösterip Kâinâtın Fahr-i ebedîsi askına gönlünü ve sofrasını açacak olursa, Hakk tarafından ne turlu lütuf ve keremlere nâil olur!.. Lâyık olan, Allâh Resûlü'nün doÄŸdukları ayda toplantılar yapıp ziyâfetler vermek, fakirleri her turlu iyilik ve sadakalarla sevindirmek ve Kur'ân okutmaktır..." der.

O yetîm ve ümmî, insanlardan ders almadı; bütün beÅŸeriyyete kurtarıcı ve gayb âleminin tercümânı ve Hakk mektebinin hocası olarak geldi.

Hazret-i Mûsâ birtakım ahkâm getirmiÅŸti. Hazret-i Dâvûd, Allâh'a duâ eylemek ve munâcaatları tegannî etmekle mümtâz olmuÅŸtu. Hazret-i Îsâ, insanlara mekârim-i ahlâki ve dünyâda zühdü öÄŸretmek için gönderilmiÅŸti. İslâm Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise, bunların cümlesini getirdi: Ahkâm vaz' etti. Allâh'a duâyı öÄŸretti. En güzel ahlâki bildirdi. Dünyânın aldatıcı alâyiÅŸine aldanmamayı tavsiye buyurdu. Kısaca, bütün peygamberlerin salâhiyet ve vazîfelerinin cümlesini ÅŸahsiyyet ve eserinde cem' etti...

Åžüphesiz O'nun kırkıncı yaşı, insanlık için donum noktalarından biri oldu.

Kırk yıl câhil bir toplum içinde yaÅŸadı. Sonradan ortaya koyacağı mükemmelliklerin çoÄŸu, halkının Henüz meçhûlü idi. Bir devlet adamı bir vâiz, bir hatîb olarak bilinmiyordu. Büyük bir kumandan olduÄŸundan söz etmek söyle dursun, sıradan bir asker olarak bile mârûf deÄŸildi.

GeçmiÅŸ milletlerin ve peygamberlerin târihinden, kıyâmet gününden, cennet ve cehennemden bahsettiÄŸi duyulmamıştı. Yalnız kendi ÅŸahsına münhasır ulvî bir hayatin, yüksek bir ahlâkin içinde idi. Lâkin ilâhî bir mesaj ile Hırâ maÄŸarasından döndüÄŸünde, tamâmen deÄŸiÅŸmiÅŸti.

TebliÄŸe baÅŸlayınca, bütün Arabistan korku ve ÅŸaÅŸkınlık içinde kaldı. Hârika belâgâtı ve hitâbeti, onları teshîr etti. Åžiir, edebiyat, belâgat ve fesâhat yarışmaları âniden sıfırlandı. Bundan sonra artık hiçbir sâir, yarışma kazanan ÅŸiirini Kâbe'nin duvarına asmaz oldu. Böylece asırlardan beri gelen bir an'ane târihe karıştı. O derecede ki, meÅŸhûr İmriü'l-Kays'ın kızı, Kur'ân-i Kerîm'den kısa bir metin dinleyince, hayretle irkildi ve:

"Bu bir insan sözü olamaz! Dünyâ'da böyle bir söz varsa, babamın ÅŸiiri Kâbe'nin duvarından indirilmelidir! Gidip onu indirin; bunu oraya asin!.." demek mecbûriyetinde kaldı.

Bütün âlemi, Kur'ân sûrelerine benzer bir sûre ortaya koymaya dâvet etti. Allâh'dan gayri güvendiÄŸi kim varsa yardıma çağırmak ÅŸartıyla Kur'ân sûrelerinden birinin benzerini vücûda getirmek husûsundaki Kur'ânî iddiâ, o günden beri cevapsız kaldı.

Allâh Teâlâ buyurur:

"EÄŸer kulumuza (Peygamber - aleyhisselâm-'a) indirdiklerimizden herhangi bir ÅŸüpheye düÅŸüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin! EÄŸer iddiânızda doÄŸru iseniz, Allâh'dan gayri ÅŸâhidlerinizi (bütün yardımcılarınızı) da çağırın!.." (el-Bakara, 23)

Medeniyetten uzak câhil bir toplum içinden çıkan bu ümmî insan, ortaya koyduÄŸu ilim ve hikmet muhtevâsıyla devrin insanlarını âciz bıraktığı gibi, kıyâmete kadar ulaşılmamış ve ulaşılamayacak bir mûcize deryâsıyla ortaya çıkmıştı. Bu sununla da sâbittir ki, Kur'ân-i Kerîm, birçok fennî mes'eleye temâs ettiÄŸi halde, 1400 yıldan beri hiçbir kesif O' nu tekzîb edememiÅŸtir. Halbuki, bugün bile Dünyâ'nın en meÅŸhûr ansiklopedileri, bir ek cilt çıkararak, kendilerini tashîh ve yenilemek mecbûriyetiyle karşı karşıya kalmaktadır.

O, bütün insanlığa, kendisinin yeryüzünde Hakk'ın halîfesi olduÄŸu gerçeÄŸini tâlim etti.

En güzîde ilim adamlarının bile ancak omur boyu suren araÅŸtırmalarından insan ve eÅŸyâ üzerindeki geniÅŸ tecrübelerinden sonra gerçek hikmetini idrâk edebilecekleri sosyal, kültürel, iktisâdî teÅŸkilat, kitle idâresi ve milletlerarası iliÅŸkilerin en mükemmel kâidelerini O oluÅŸturdu. Muhakkak insanlık, teorik bilgi ve pratik tecrübe açısından geliÅŸtikçe, hakîkat-i Muhammediyye daha iyi kavranmaktadır.

Daha önce eline kılıç almamış, askerî tâlim görmemiÅŸ, ancak bir defâ seyirci olarak savaÅŸa katilmiÅŸ olan bu yüce Peygamber, bütün insanlığı ihâta eden engin merhametine raÄŸmen ictimâî sulh için bizzarûre tevhîd mücâdelesi uÄŸruna en çetin savaÅŸlardan bile geri kalmayan bir asker oldu. Dokuz yıl içinde çok zaman düÅŸmana karşı az olan askerî gücü ile bütün Arabistan'ı fethetti. Devrinin başıbozuk, disiplinsiz insanlarına aşıladığı rûhânî güç ve verdiÄŸi askerî eÄŸitim ile fütûhâtta mûcizevî bir basari elde etti. O derecede ki, ardından gelenler, zamanın en heybetli ve güçlü iki devleti olan Rûm ve Pers imparatorluklarını hezîmete uÄŸratmışlardır. Böylece, O'nun çok önceden buyurduÄŸu:

"Lâilâhe illâllâh deyin; Iran ve Bizans sizin olsun!" müjde ve va'di gerçekleÅŸmiÅŸ oldu.

Böylece insanlık târihinin -bütün menfî ÅŸartlara raÄŸmen- en Büyük inkılâbına vucûd vermiÅŸ olan Allâh Rasûlu -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, zâlimleri sindirdi, mazlûmların gözyaÅŸlarını dindirdi. Yetimlerin saçlarına O'nun mübârek elleri tarak oldu. O'nun tesellî ışıkları ile, gönüller gamdan uzak oldu.

M. Âkif, bu manzarayı ne güzel ifâdelendirir:

Derken, büyümüÅŸ, kırkına gelmiÅŸti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o Mâsûm,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki ezilmekti bütün hakki, dirildi;
Zulmun ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, ser'-i mübîni,
Åžehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi..
Dünyâ neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;
Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi..
Medyûndur o Mâsûm'a bütün bir beÅŸeriyyet...
Yâ Rab, bizi mahÅŸerde bu ikrâr ile hasret!..

Åžâyet bütün fazîletleri kendisinde cem' eden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyâyı teÅŸrif etmeseydi, insanlar, kıyâmete kadar zulmun ve vahÅŸetin içinde kalırlar, güçsüzler güçlülerin esîri olurlardı. Muvâzene ser lehine bozulurdu. Dünyâ, zâlimlere ve güçlülere âid olurdu.

Yirmiyeydi muhârebe, kırk dört veya elli kadar "seriyye" denilen, küçük mikyasta askerî faâliyetlerde bulundu. Mekke Fethi ile köklesen İslâmiyet;

"Bugün size dîninizi ikmâl ettim. Üzerinize nîmetimi tamamladım.. Ve sizin için dîn olarak İslâm'ı seçtim!." (el-Mâide, 3) âyetiyle kemâle erdi. Medîne'ye dönüÅŸlerinde on üç gün kadar suren çetin bir hastalık neticesinde 634. Miladî yılının 8 Haziran'ında kendilerine cemâl ufukları acildi. Refîk-i a'lâsına kavuÅŸtu.

12 Rabîulevvel Pazartesi günü doÄŸup Dünyâ'yı ÅŸereflendirdiler.

Ve 12 Rabîulevvel Pazartesi günü Allâh tarafından kendilerine nübüvvet vazîfesi verildi. Ebû Katâde Hazretleri ÅŸöyle rivâyet eder:

"(Hazret-i Peygamber'e) pazartesi gününün orucundan soruldu. O da cevâben:

«-Bu, benim doÄŸum günüm ve peygamber olarak gönderildiÄŸim gündür...» buyurdular." (Müslim, Kitâbu's-Siyâm, c. 2, s. 818, H. No: 198)

Yine bir 12 Rabîulevvel ayinin Pazartesi sabahı, Medîne'ye girerek yeni kurulan ve kıyâmete kadar devâm edecek olan İslâm devletinin temelini attılar.

Ve nihâyet bir 12 Rabîulevvel Pazartesi günü de, Ahiret âlemine intikâl ettiler.

O'nun doÄŸumu, peygamberliÄŸi, hicreti ve irtikalinin, ilâhî bir tecellî olarak hep 12 Rabîulevvel Pazartesi günlerine rastlaması, bu ayin kudsiyyetinin ve öneminin bir niÅŸânesidir. cemâl ve celâl tecellîsi olarak; sevincin heyecânı ve hüznün burukluÄŸu beraber yaÅŸanmaktadır. Gönül iklîminde bayram neÅŸ'esi ile irtihâl elemleri, zıd bir hassasiyet beraberliÄŸi içindedir. Yine O, ukbâda ÅŸefkatle ÅŸefâat için ümmetini beklemektedir.

Allâh Rasûlü'nün Dünyâ'dan seâdet âlemine irtihâlı ile O' ndan mahrûm kalan Dünyâ'nın vefâsızlığını, Azîz Mahmûd Hudâyî Hazretleri su mısrâları ile tasvîr eder:

Kim umar senden vefâyı

Yalan dünyâ deÄŸil misin?
Muhammedü'l-Mustafâ'yı
Alan dünya deÄŸil misin?
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim