Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow En Ulvî Kelâmı Güzel Okumak
En Ulvî Kelâmı Güzel Okumak
Yıl: 1998 - Ay: Haziran - Sayı: 148
Sesler ve nefesler, Cenâb-ı Hakk'ın ilk fermânı olan {Yaratan Rabbinin adıyla oku!} emri mûcibince Kur'ân sadâsı ile ÅŸeref ve izzet kazanmıştır. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

"Kur'ân'ı seslerinizle süsleyiniz (onu güzel seslerle doÄŸru ve güzel bir ÅŸekilde okuyunuz)!"

Çünkü kelâmların en güzeli Kur'ân-ı Kerîm olduÄŸu için beÅŸere âid sesin ihtiÅŸâm ve güzelliÄŸi de Kur'ân sadâsıyla ortaya çıkar.

Çünkü her sese doyulur, Kur'ân sadâsına aslâ!..

Cennetin râyihası, onun naÄŸmesindedir.

Tevbekârların ve çilekeÅŸlerin huzûru da, Kur'ân naÄŸmelerinin rûhları mesteden devâsındadır. Tesellîler, hep onun naÄŸmesinden gıdâlanır. Cennetin lisânı onun dilindendir.

Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in: "-Kalbler, demirin paslandığı gibi paslanır." ifâdesi üzerine: {Onun cilâsı nedir ey Allâh'ın Rasûlü?} denildi.

O da:

"-Kur'ân okumak ve ölümü hatırlamaktır!.." buyurdular.

Yine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in: "-Gözlerinize ibâdetten nasîbini veriniz!" ifâdesi üzerine ashâb: "-Gözlerin nasîbi nedir ey Allâh'ın Rasûlü?" dediler.

O da: "-Mushafa bakmak, O'ndakileri düÅŸünmek ve inceliklerinden ibret almaktır." buyurdular.

Allâh Teâlâ, ebedî kazanca nâil olanların ilki olarak Kur'ân-ı Kerîm'i okuyanları saymaktadır:

"Allâh'ın kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiÄŸimiz rızıktan (Allâh için) gizli ve âÅŸikâr sarfedenler, aslâ zarâra uÄŸramayacak bir kazanç umabilirler."

"Çünkü Allâh, onların mükâfatlarını tam öder ve lutfundan onlara fazlasını verir. Åžüphesiz O, çok bağışlayan, ÅŸükrün karşılığını bol bol verendir." (Fâtır, 29-30)

"Onlar, geceleri secdeye kapanarak Allâh'ın âyetlerini okurlar." (Âl-i İmrân, 113)

Çünkü Allâh'ın âyetlerini okumak îmânları artırır:

"(Kâmil) mü'minler ancak, Allâh anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allâh'ın âyetleri okunduÄŸunda îmânlarını artıran ve yalnız Rablerine tevekkül edenlerdir." (el-Enfâl, 2)

Allâh kelâmının, muhâtabı olan ins ü cinde husûle getirdiÄŸi te'sîrin kemâli için, kırâatinin doÄŸru (hatâsız) olması kadar ses güzelliÄŸi de rol oynar. Esâsen beÅŸerî sözler için bile kelimeler, telaffuz farkları ile ayrı ayrı mânâlara gelebildiÄŸi gibi bazı ahvâlde te'sîrleri artar; bazı ahvâlde azalır. Bir dilencinin yalvarma üslûbu, sadece seçtiÄŸi kelimelerle deÄŸil, aynı zamanda onları telaffuz ÅŸekliyle de bârizleÅŸir. AteÅŸ ve ölüm saçan bir muhârebeden önce herhangi bir kumandanın, askerlerini harbe teÅŸvîk sözlerindeki telaffuz, yâni kelimelerin mûsikîsinden kuvvet ve te'sîr aldığı inkâr olunamaz. Mehter takımı ve mûsikîsini meydana getiren âmil de bu te'sîr gücüdür.

BeÅŸerin basit sözleri için geçerli olan bu keyfiyetin, eÅŸsiz bir kelâm olan ilâhî beyân, yâni Kur'ân-ı Kerîm için daha büyük bir ehemmiyet taşıyacağı âÅŸikârdır. Kimbilir belki de, bu fârikadan dolayıdır ki, Kur'ân-ı Kerîm'i okumak sünnet, dinlemek farzdır. Yine bu nükteden dolayıdır ki, Kur'ân-ı Kerîm'in okunması, İslâmî ilimler arasında müstakil bir sûrette tekevvün etmiÅŸ ve "Kırâat İlmi" denilen bu ilmin de tıpkı mezheb imâmları gibi imâmları ortaya çıkmıştır.

Nitekim kendisine kitâb verilen peygamberlerden olan Dâvûd -aleyhisselâm-'ı, birçok vasfına raÄŸmen hatırlatan ve beÅŸer târihinde "Dâvûdî" diye bilinen güzel sesidir.

Kur'ân-ı Kerîm'in beyânıyla da sâbittir ki, O'nun en güzel kelâm olan ilâhî kelâmı okuyan sesi, kuÅŸları ve tesbîh eden daÄŸları Hazret-i Dâvûd'a boyun eÄŸdirirdi.

Yine bu sesle beraber vahÅŸî hayvanlar, mahlûkât ve cemâdât O'nun tesbîhine iÅŸtirâk ederdi.

Allâh'ın kelâmını tilâvet, hiç ÅŸüphesiz ki ibâdetlerin içerisinde en fazîletli olanlardandır. Dolayısıyla onu en güzel ÅŸekilde kırâat eylemek mükellefiyeti vardır. Allâh Teâlâ buyurur:

"Kur'ân'ı tâne tâne tilâvet et!" (el-Müzzemmil, 4)

DiÄŸer taraftan Kur'ân-ı Kerîm tilâveti yanında O'nu sükût ile dinlemek de çok mühimdir. Öyle ki, Kur'ân okumak sünnet; dinlemek ise farzdır. Âyet-i kerîmede buyurulur:

"Kur'ân okunduÄŸu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin!" (el-A'râf, 204)

Gerek namaz içinde, gerekse namaz dışında Kur'ân okunurken, onun mânâlarını iyice anlamak, öÄŸütlerinden faydalanmak ve davranışları ona göre ayarlamak için bütün dikkatleri ona vermek ve sükût etmek gerekir.

Çünkü susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret îmân ve amele, îmân ve amel de rahmet ve nîmet-i ilâhiyyeye sebeb olur.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Kur'ân-ı Kerîm'i baÅŸkasından dinlemeyi sever, hattâ bazen İbn-i Mes'ûd'a okumasını emreder ve büyük bir mânevî hazla dinlerlerdi. Bir defasında İbn-i Mes'ûd'u Kur'ân okurken dinlemiÅŸ ve mübârek gözleri nemlenmiÅŸti.

Bu hâdiseyi Abdullâh ibn-i Mes'ûd -radıyallâhü anh- ÅŸöyle nakleder:

"Bir kere Nebî -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bana:

"-Ey İbn-i Mes'ûd! Bana Kur'ân oku!" diye emretti.

Ben de:

"-Yâ Rasûlallâh! Kur'ân sana gönderildiÄŸi hâlde onu size nasıl okuyacağım?" dedim.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-Ben Kur'ân'ı baÅŸkasından dinlemesini de severim." buyurdu.

Ben de Nisâ Sûresi'ni okumaya baÅŸladım. 41. âyet-i kerîmeye gelince, Allâh Rasûlü: {Kâfî!} buyurdular.

O sırada gördüm ki, Rasûlullâh'ın iki gözü yaÅŸ döküyor, aÄŸlıyordu.." (Buhârî)

Bir baÅŸka hadîs-i ÅŸerîf ÅŸöyledir:

"Bir kere Üseyd, gece vakti Bakara Sûresi veya Sûre-i Kehf'i (tatlı bir sesle tane tane) okuyordu. Atı da yanında baÄŸlıydı. Kur'ân okurken birden at deprenmeye baÅŸladı. Üseyd sustu; at da sâkinleÅŸti. Tekrar okumaya baÅŸladı. At yine ÅŸahlandı. Üseyd sustu, at da sâkinleÅŸti. Üseyd bir daha okumaya baÅŸlayınca, at yine hırçınlaÅŸtı. Üseyd de artık (Kur'ân okumaktan) vazgeçti. OÄŸlu Yahyâ da ata yakın bir yerde yatmakta idi. Atın çocuÄŸa bir zararı dokunmaması için oÄŸlu Yahyâ'yı geriye çekti. Bu sırada başını göÄŸe kaldırıp baktığında beyaz bir bulut gölgesine benzer bir sis içinde kandîller gibi birtakım ecrâmın parlamakta olduÄŸunu gördü. Sabâh olduÄŸunda da bu keyfiyeti Rasûlullâh'a arzetti. Nebî -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ona:

"-Oku ey Hudayr oÄŸlu, oku ey Hudayr oÄŸlu!" buyurdu.

Üseyd:

"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Atın Yahyâ'yı çiÄŸnemesinden korktum. Çünkü çocuk ata yakın idi. O sırada başımı göÄŸe doÄŸru kaldırdığımda gökyüzünde bulut gölgesi gibi bir beyazlık, içinde kandîller gibi ecrâmın parlamakta olduklarını gördüm. Sonra göÄŸe doÄŸru çekilip gittiler." dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-Bilir misin onlar nedir?" buyurdu.

Üseyd:

"-Hayır!" diye cevâb verdi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:

"-Ey Üseyd! Onlar meleklerdi; senin sesine yaklaÅŸmışlardı. EÄŸer Kur'ân okumaya devam etse idin, sabâha kadar seni dinlerlerdi. İnsanlar da onları görür, halkın gözünden kaçmazlardı..." buyurdu." (Buhârî)

Hadîs-i ÅŸerîf, Kur'ân sadâsının melekleri, hattâ hayvanları bile duygulandırdığını ifâde etmektedir. Kimbilir kesâfetten kurtulmuÅŸ, nûrâniyete bürünmüÅŸ bir gönle Kur'ân, sırlarını nasıl fâÅŸ eder?

Hazret-i Ömer'in hâli ise, ne düÅŸündürücü bir misâldir. O:

"Bakara Sûresi'ni oniki senede hatmettim, bir ÅŸükür kurbânı kestim!.." buyurmaktadır.

Çünkü O'nun Kur'ân'ı okuyuÅŸu, sadece lafızlarını telaffuzdan ibâret deÄŸildi. Bu okuyuÅŸ, Kur'ân'ın hikmet ve esrârına vukûfiyyet kesbederek, oradaki ilâhî nükteleri kavrayarak ve yaÅŸayarak bir okuyuÅŸtu. Çünkü gerçek mânâda Kur'ân'dan istifâde etmek, ancak böyle mümkündür.

Bu okuyuÅŸa benzer bir misâl de ÅŸöyledir:

Ebû Bekir Verrâk isimli bir zâtın küçük bir oÄŸlu vardı. Kur'ân-ı Kerîm öÄŸrenmek için bir hocadan ders okumaktaydı. Birgün mektebden benzi sararmış bir ÅŸekilde titreyerek erkenden eve geldi. Ebû Bekir Verrâk, buna ÅŸaşırarak oÄŸluna sordu:

"-Hayırdır evlâdım, mektebden niçin erken geldin?"

OÄŸlu, o küçücük yüreÄŸine yerleÅŸmiÅŸ bulunan Allâh korkusu neticesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:

"-Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur'ân'dan bir âyet öÄŸretti. Onun mânâsını idrâk edince, korkumdan bu hâle geldim!.." dedi.

Bu sefer babası:

"Evlâdım, o hangi âyet-i kerîmedir?" dedi.

Küçük çocuk okumaya baÅŸladı:

"EÄŸer inkâr ettiÄŸiniz takdîrde, çocukları ak saçlı ihtiyarlara döndürecek günden nasıl korunabileceksiniz?" (el-Müzzemmil, 17)

Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehÅŸet ve heybetinden hasta oldu. Ölüm döÅŸeÄŸine yattı. Çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.

Babası Ebû Bekir Verrâk, bu hâdise üzerine çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oÄŸlunun kabrine gider ve aÄŸlayarak kendi kendine ÅŸöyle derdi:

"-Ey Ebû Bekir! Senin oÄŸlun Kur'ân'dan iÅŸittiÄŸi bir âyet ile Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise, bunca zamandır Kur'ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-i ilâhiyyeden bir çocuk kadar da korkmazsın!.."

İşte Kur'ân, küçücük yürekleri dahi titreten böyle bir esrâr ve hikmetler ummânıdır. Åžu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk'ın ilminin nâmütenâhîliÄŸini, Kur'ân'ın mânevî hacmının saltanat sonsuzluÄŸunu ve ilâhî azametini ne güzel aksettirir:

"(Ey Rasûlüm!) Åžâyet yeryüzündeki aÄŸaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkeb olsa), yine Allâh'ın sözleri (yazmakla) tükenmez! Åžüphe yok ki Allâh, mutlak gâlib ve hikmet sâhibidir." (Lokmân, 27)

İnsan da, bu deryâdan kalbinin rûhâniyeti kadar nasîb alır. Lâkin bu da, bir karıncanın deryâdan alacağı miktar kadardır.

BeÅŸer için acziyyet, acziyyet, acziyyet...

Tek çâre, Allâh'ın lutfuna sığınmak!..

Hadîs-i ÅŸerîfin sırrı ne müthiÅŸtir:

"Kim nefsini tanırsa, (o nisbette) Rabbini tanımış olur."

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-:

"Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirini bir miktar mürekkeb ile yazmak mümkündür. Sırlarına ise, misilsiz deryâlar, sâhilsiz denizler kifâyet etmez!.." buyurmaktadır.

Dolayısıyla gerçek Kur'ân hâfızı, onun tilâvetiyle mütelezziz olan, ahkâmıyla yaÅŸayan, ahlâkıyla ahlâklanan ve hikmetiyle kâmilleÅŸendir. TopraÄŸa, bu vasıftaki hâfızlar için "Onun cesedini yeme!" emri verilecektir.

Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmî RamazaoÄŸlu -kuddise sirruh-, Adana'da bu vasıfda vefât etmiÅŸ bir hâfızın, otuz yıl sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduÄŸunu, üstelik kefeninin bile pırıl pırıl durduÄŸunu bir ÅŸâhidi olarak rivâyet etmiÅŸlerdir.

Bütün peygamberlerde olduÄŸu gibi vazîfelerinden biri de Allâh'ın kitâbını okumak olan Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ümmeti için bir bereket olarak:

"Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öÄŸrenen ve öÄŸreteninizdir."

"Kur'ân'ı okuyup ezberleyenler, ümmetimin en hayırlılarıdır!.." buyurmuÅŸlardır.

Zîrâ Kur'ân, Allâh'ın, beÅŸeriyyete nezdinden gönderdiÄŸi en büyük hediyyesi olan ve mahlûk olmayan ulvî bir kelâmdır. Bu husûsta da Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

"Kur'ân, Allâh'dan baÅŸka her ÅŸeyden fazîletlidir. Kur'ân'ın diÄŸer kelâma olan üstünlüÄŸü, azîz ve celîl olan Allâh'ın, yarattıklarına karşı üstünlüÄŸü gibi (mikyâssız, misilsiz, hudûdsuz ve sonsuzdur)." (Tirmizî, Dârimî, Beyhakî)

Ancak ilâhî kelâmı uyanık bir gönülle okumak lâzımdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, kendisini okuyanın kalbine göre açılır. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

"Kur'ân okuyan mü'min, turunç meyvesi gibidir; onun kokusu da hoÅŸtur, tadı da. Kur'ân okumayan mü'min hurma gibidir; kokusu yok, fakat tadı hoÅŸtur. Kur'ân okuyan münâfık reyhana benzer; kokusu hoÅŸ, tadı acıdır. Kur'ân okumayan münâfık, Ebû Cehil karpuzuna benzer. Kokusu olmadığı gibi, tadı da acıdır."

Bir baÅŸka hadîs-i ÅŸerîfde gâfil bir ÅŸekilde Kur'ân okuyanlar için:

"Onlar Kur'ân okurlar, (fakat okudukları) boÄŸazlarından aÅŸağıya geçmez!" buyurulduÄŸu vechile, gaflet içinde okunan Kur'ân-ı Kerîm'den, hiçbir bereket hâsıl olmaz.

Böyle bir kırâat, sâhibini cehennem ateÅŸine sürükler. Kur'ân'ı bu ÅŸekilde tilâvette bulunan kimseler için Cenâb-ı Hakk:

"Onlar Kur'ân'ı inceden inceye düÅŸünmüyorlar mı? Yoksa kalblerinde kilitler mi var?" (Muhammed, 24) buyurmaktadır.

Bu îkâzdan derin ve ince düÅŸünüÅŸ sâhibi olan engin gönüllü kullar, büyük hisseler alırlar. DüÅŸünmek gerekir ki, Kur'ân-ı Kerîm'den:

"..Rabbimiz bunları boÅŸuna yaratmadın; münezzehsin. Bizleri cehennem ateÅŸinden koru!" (Âl-i İmrân, 191) âyet-i celîlesi nâzil olduÄŸunda, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, göklerin yıldızlarını imrendirecek inci tanesi gibi göz yaÅŸları ile sabâha kadar aÄŸlamışlardır.

Bu itibarla mü'minlerin Allâh korkusuyla döktükleri gözyaÅŸları, fânî gecelerin ziyneti, kabir karanlıklarının yıldızları, cennet bahçelerinin ÅŸebnemleridir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"Yâ Rabbî! YaÅŸarmayan gözden sana sığınırım!.." buyurmuÅŸlardır.

Bunun içindir ki, Kur'ân'ın ses ve sadâsına gönül vermeyen gâfiller, hayâtın dışını bilir, iç hakîkatlerden ve derûnî âleminden mahrûm kalırlar. Onlar, dünyâ lezzetleri ve ÅŸehvetlerinin peÅŸinde koÅŸarlar; lâkin hikmet ve neticelerinden gâfildirler.

Onlar, bu dünyâ sofrasından oburca istifâde ederler. Lâkin sofranın sâhibi olan "Razzâk"ı tanımazlar.

Mezarlara yakınlarını gömerler de, toprağın altındaki mâcerâdan habersizce yaÅŸarlar. Onlar, selvilerin lisânından anlamazlar.

Zelzeleler, fırtınalar ve türlü musîbetlerle tokat yediklerinde ise, "tabîat olayları" yaygarası ile kaçacak delik ararlar.

Ne garîbdir ki, ilâhî mülkde yaÅŸarlar, fakat mülkün sâhibine düÅŸman olurlar.

Böyle kimseler, içlerine katran yaÄŸan iki cihân bedbahtlarıdır.

Ancak kalbi, Kur'ân nûru ile dolan mü'minler ise, yüce hakîkatleri tefekkür hâlindedirler. Okudukları ilâhî kelâm, onların gönüllerine hâl lisânı ile:

"-Allâh'ın kulusun; O'nun mülkünde yaşıyorsun! O'nun verdiÄŸi rızıklarla rızıklanıyorsun; Kur'ân hikmet ve esrârına dal ve Rabbine kalb-i selîmle yolculuk et!.." telkînindedir.

Kur'ân ile dolanlar, Cenâb-ı Hakk'a kulluk ÅŸuûru içinde olurlar. Kendilerine verilen nîmetlere ÅŸükrederler ve fânî hayâtlarını ebedî hayâtın sermâyesi yaparlar.

Peygamber ve Kur'ân, Rabbin kullarına ihsân buyurduÄŸu iki nûr kaynağıdır.

Bu itibarla Kur'ân, feyz-i Muhammedî'den bir hisse alanlar için yerin göÄŸün lisânı, rûhlara bereket ve rûhâniyet hazînesidir.

Allâh'ın sıfatlarının bütünüyle tecellî ettiÄŸi üç varlık mevcûddur; kâinât, Kur'ân ve insan...

Kâinât, fiilî; Kur'ân ise kelâmî tecellî; insan da zübde (tohum) sûretinde bütün tecellîlerin mecmûasıdır. İnsansız bir dünyâ ne kadar sönük olursa, Kur'ân'sız bir insan da tıpkı öyledir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- ÅŸöyle buyurur:

"Kur'ân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve evsâfıdır. Kur'ân-ı Kerîm'i huÅŸû ile okuyup tatbîk edersen, kendini peygamberler ile, velîler ile görüÅŸmüÅŸ farzet! Peygamber kıssalarını okudukça ten kafesi, can kuÅŸuna dar gelmeye baÅŸlar!"

Yâ Rabbî! Kalblerimizi Kur'ân nûrundan ve "Habîbin"in muhabbetinden ayırma!

Âmîn!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim