|
Hakikat-i Muhammediyye'ye yakınlaÅŸabilmek, akıldan ziyade muhabbet ile mümkündür. O'na tabi olmanın ÅŸeref, haz ve lezzetini tatmak için, kendisine ümmet olmak isteyen peygamberler bile çıkmıştır. O'nun nur cemali, aşıklarının nazarında bütün varlığı gölge halinde bırakmış, gönüller O'nun en ufak bir arzusuna:
"Anam, babam sana feda olsun!" diye cevap vermiÅŸtir.
O'nun bu aleme ÅŸeref verdiÄŸi Rabiulevvel semaları, mü'minlere rahmet ve gufran olarak açılmıştır.
Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-, aşıklarının kıyamete kadar devam edeceÄŸini hadis-i ÅŸeriflerinde söyle beyan buyuruyorlar:
"Benden sonra, ümmetimden beni bir defa görmek için ehil-i iyelini ve malini feda etmeye hazır nice insanlar gelecektir!.."
Rabcimiz biz acizleri, bu hadis-i şerifin muhtevasına dahil eylesin! Amin!..
Aslen Hıristiyan olduÄŸu halde hakikat-i Muhammediyye'ye idrakin hazzına ulaşınca, gözü yaÅŸlı bir mü'min ve Yanık bir Peygamber aşığı haline gelerek Yaman Dede adini alan, yakın zamanların içli sairinin su mısraları ne güzeldir:
Susuz kalsam, yanan çöllerde can versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda, Ummanlarda nem duymam
Alevler yaÄŸsa göklerden ve ben messeylesem duymam
Cemalinle ferah-nâk et ki yandım ya Rasulullah
Ne devlettir yumup aÅŸkınla göz, rahında can vermek!
Nasib olmaz mi sultanim haremgâhında can vermek?.
Sonerken gözlerim asan olur âhında can vermek
Cemalinle ferah-nak et ki yandım ya Rasulullah
Boyun büktüm, periÅŸanım, bu derdin sende tedbiri
Lebim kavruldu ateÅŸden döner payinde tezkiri
Ne dem gönlün murad eylerse taltif eyle KITMİR'i
Cemalinle ferah-nak et ki yandım ya Rasulullah
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisini ashabına o kadar sevdirmiÅŸti ki, bu sevginin derinliÄŸini izah etmek mümkün deÄŸildir. Böyle bir sevgi, ancak ilahi muhabbet ve feyz ile gerçekleÅŸebilir; aksi halde muhaldir.
DinaroÄŸullarından kocasını, kardeÅŸini ve babasını Uhud Harbi'nde kaybeden uç ÅŸehid sahibi kadının, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e olan muhabbet hali, ne kadar güzeldir! Sahabi teselli için onu ziyarete gittiÄŸi zaman kadın, ilk sual olarak:
"-Rasulullah sağ mıdır?.." diye ısrarla sordu. Ardından:
"-Bana O'nu gösterin!.." dedi.
Kendisine Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem- gösterilince de:
"-Åžükürler olsun ya Rabbi!..
Åžayet ben O'nu saÄŸ olarak görmeseydim, hayatta hiçbir ÅŸey beni teselli edemezdi!.." dedi.
Bu coÅŸkun muhabbeti, hadis-i ÅŸerif rivayetinde de aÅŸikare olarak görürüz. Sahabe-i kiram, Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den bir hadis-i ÅŸerif rivayet ederken, bilmeyerek yanlış söylememek için o hadis-i ÅŸerifi O'na nispet etmek endiÅŸesiyle dizleri titrer, yüzleri sararırdı. Mesela Abdullah ibn-i Mes'ud'u; "Kaale Rasulullah!" derken, müthiÅŸ bir titreme alırdı. Ve birçok sahabi, bütün beÅŸeri nisyan zaaflarını nazar-i itibara alarak, kelamı Allah Resulü'ne izafe ederken: "Böyle, veya bunun gibi, buna yakın, ÅŸu ÅŸekilde buyurdu..." lafızlarıyla bilhassa ifade ederlerdi.
Çünkü O, öyle büyük bir peygamberdi ki, üzerinde hutbe okuduÄŸu hurma kütüÄŸü, O'nun hicranı ile yanarak aÄŸladı. Susuz kalan ümmetine parmaklarından mucizevi musluklar aktı. Abdest aldığı su kabından yudumlayan hastalar, ÅŸifa buldu. Sofrasında bulunanlar, lokmaların teÅŸbihini duydu. O'ndan hatıra kalan sac ve sakalının mübarek telleri, cami minberlerinde saklanarak "sakal-i ÅŸerif" adıyla asırlardan beri ümmete rahmet oldu.
Kıyamette mahşer imamı O;
Mücrimlerin ÅŸefaatçisi O;
Ümmeti için "Ümmeti Ümmeti" diye sızlanan
O -sallallahu aleyhi ve sellem-...
Livau'l-hamd sancağı O'nun elinde...
bütün peygamberler O'nun gölgesinde...
Cennetin kapılarını açacak ilk el, yine O'nun eli...
Åžeyh Galib bu manzarayı ne güzel seslendirir:
Hutben okunur minber-i iklim-i bekada
Hükmün tutulur mahkeme-i ruz-i cezada
Gülbang-i kudûm'un çekilir arÅŸ-i Huda'da
Esma-i şerifin anılır arz u semada
Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedi'sin Efendim
Hakk'dan bize sultan-i müeyyedsin Efendim
Ucu kıyamete kadar teselsül edecek olan aÅŸk kafileleri, O'nun sevgi ve heyecanı ile akıyor; ve akacak!.. Dünya ve ahiretin seadet ve selameti, O'na muhabbet sermayesiyle mümkündür.
Eskiden mühürlere bir vecize ve beyit hakkettirmek adetti. Bezm-i alem Valide Sultan, Cenab-i Hakk'ın, bu alemi nur-i Muhammedi muhabbeti saikasıyla halkettiÄŸini ifade etmek üzere mührüne:
Muhabbetten Muhammed oldu hasıl,
Muhammedisiz muhabbetten ne hasıl?!.
Zuhurundan Bezm-i alem oldu vasıl
mısralarını hakkettirmiştir.
Son devrin büyük meÅŸayıhından Menemen ÅŸehidi M. Es'ad Erbili Hazretleri, Rasulullah'a duyduÄŸu aÅŸkın kavurucu ateÅŸi içinde yanışını ne güzel ifade eder:
Tecella-yı cemalinden habibim nev-bahar ateş!
Gül ateÅŸ, bülbül ateÅŸ, sünbül ateÅŸ, hak ü har ateÅŸ!
(Habibim, senin güzelliÄŸinin tecelli ederek ortaya çıkmasından (dolayı, sana aşık olan) ilkbahar ateÅŸ, Gül ateÅŸ, bülbül ateÅŸ, sünbül ateÅŸ, toprak ve diken ateÅŸ!..)
Åžua'-i afitabındır yakan bil-cümle uÅŸÅŸakı;
Dil ateÅŸ, sine ateÅŸ, hem dü çeÅŸm-i eÅŸk-bar ateÅŸ!
(bütün aşıkları yakan, (o mübarek yüzünün) güneÅŸ (gibi parlak) nurudur.. (Bu sebeple) gönül ateÅŸ, kalp ateÅŸ, (aÅŸkınla) aÄŸlayan (su) iki göz ateÅŸ!..)
Ne mümkün bunca ateÅŸle ÅŸehid-i ışkı gasl etmek?
Cesed ateÅŸ, kefen ateÅŸ, hem ab-i hoÅŸ-güvar ateÅŸ
(Bu kadar ateÅŸle aÅŸk ÅŸehidini yıkamak mümkün mu? Cesed ateÅŸ, kefen ateÅŸ, ÅŸehidi yıkayacak tatlı su dahi ateÅŸ!.)
Fuzuli ise, meÅŸhur Su Kasidesi'nde bu yanışı söyle ifade eder:
Saçma ey göz eÅŸkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlû dutuÅŸan odlare kılmaz çare su
(Ey göz (Allah'ın yüce Rasulü'nün muhabbetiyle) gönlümde (tutuÅŸup alevlenmiÅŸ) ateÅŸlere gözyaşından su dökme! Çünkü bu (son) derece (aÅŸk hararetiyle) tutuÅŸmuÅŸ olan ateÅŸlere su (dökmek) çare deÄŸildir. (Bu aÅŸk ateÅŸi sönmez!)
Ab-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhit olmuÅŸ gözümden günbed-i devvare su
(Fakat yine de gözlerim O'nun aÅŸkından, o kadar aÄŸlamakta ki, su) donen gök kubbe (baÅŸtanbaÅŸa) su renginde midir; yoksa gözümden (dökülen) su (lar mı, bütün) gök kubbeyi kuÅŸatmıştır?. (Bilemiyorum; ÅŸaÅŸkın bir haldeyim)
Suya virsün baÄŸban Gül-zarı zahmet çekmesün
Bir Gül açılmaz yüzün tek virse bin Gül-zare su
(Bahçıvan Gül bahçesini sulamak için (bos yere) zahmet çekmesin! (Zira), bin tane Gül bahçesi sulasa, (Ya Rasulullah, yine de) Sen'in yüzün gibi bir Gül (hiçbir zaman) açılmaz!..)
Dest-busi arzusuyla ölürsem dustlar
Kuze eylen topraÄŸum sunun anunla yare su
(Ey dostlar! Åžayet ben Hazret-i Peygamber'in elini öpme arzusuyla ölürsem, toprağımdan bir testi yapın (ve) onunla (o yüce) sevgiliye su ikram edin!. (Belki böylece O'nun elini öpmek ve ÅŸefaatine vasıl olmak nasib olur.)
Hak-i payine yetem dir ömrlerdir muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer avare su
(O rahmet Peygamber'in) ayağının (deÄŸdiÄŸi, gezip dolaÅŸtığı, mübarek) toprağına ulaÅŸayım diye, su (lar), hiç durmadan ömürler boyu bas(lar)ini tastan tasa vurarak avare (ve meclub bir ÅŸekilde) akmaktadır..)
İslam tarihinin sahabe devrinden sonra en ihtiÅŸamlı safahatını teÅŸkil eden Osmanlı Devleti, padiÅŸahından çobanına kadar bütün halkının Peygamber muhabbetiyle temeyyüz ettiÄŸi bir devlettir. Peygamber -aleyhi's-salatü ve's-selam-'a, her adi anıldığında salat u selam getirmekten maada, ihtiram ile elini kalbine koymak, O'nun menakıbı okunurken doÄŸum anini ifade eden mısraları top yekun ayakta dinlemek gibi ÅŸayisiz ihtiram tezahürünün en mükemmel örneklerini bu yüce devletin zirvesindeki padiÅŸahlar, bir örf haline getirerek ortaya koymuÅŸtur. Medine-i Münevvere postası geldiÄŸi zaman ab destini tazelemeden, oradan gelen kağıtları öpüp gözüne sürmeden ve ayaÄŸa kalkmadan okutturan bir tek Osmanlı padiÅŸahı yoktur.
Ayrıca Mescid-i Nebevi'nin ta'mirinde her taşı, büyük ve küçük abdestli olarak ve besmele ile yerine koyan Osmanlılar'ın bu ta'mir esnasında çekiçlerine keçe baÄŸlayarak ruhaniyet-i Rasulullah'ı tedirgin kılmaktan teeddüb etmeleri, misli görülmemiÅŸ birer edeb ve ihtiram numunesidir.
Yine Osmanlılar devrinde Medine-i Münevvere'ye müteveccihen gelen sürre alayı, ÅŸehre girmeden, yakın bir yerde konaklar, kendilerini Medine'nin manevi havasına hazırlayıp istihareden sonra manevi iÅŸaretle huzur-i Rasulullah'a yaklaşırlar, ziyaretlerini ifa ederlerdi. DönüÅŸlerinde de memleketlerine ÅŸifa ve teberrük olarak Medine'nin mübarek toprağını götürürlerdi.
Yine Medine-i Munevvere'nin muhafazası ile vazifeli Osmanlı PaÅŸaları, arabalarını Mescid-i Nebevi'nin uzağında durdururlar, edeble huzur-i Rasulullah'a yürüyerek gelirlerdi.
Osmanlı padiÅŸahlarının zamanının portreleri demek olan minyatürlerde sarıkların ucundaki sorgucun bir süpürge maskotu olduÄŸunu acaba kim bilir? Bununla Harameyni'ÅŸ-Åžerifeyn'in süpürgecisi olduÄŸunu telakki ederler ve Harameyn'in süpürgecilerinin maaÅŸlarını, kendi servetleri içinden verirlerdi.
Bu edebin ÅŸayisiz misallerinden biri de sudur. Sultan I. Ahmed Han Hazretleri, Peygamber
-aleyhi's-salat u ve's-selam-'in kadem-i ÅŸeriflerini kavuÄŸunun üstüne resmettirerek, tedaisinden feyz almaya çalışmış:
N'ola tacum gibi baÅŸumda götürsem daim,
Kadem-i pak1ini ol Hazret-i Sah-i rusulün..
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidür,
Ahmeda durma yüzün sur kademine ol gülün!..
mısralarını döÅŸemiÅŸtir.
Cihan imparatoru Yavuz Sultan Selim Han ise, kendisini Rasulullah'ın hakikatine eriÅŸtirecek bir veliyi dünyadaki bütün ölçülerin üzerinde görüp:
PadiÅŸah-i alem olmak bir kuru kavga imiÅŸ;
Bir veliye bende olmak cümleden a'la imiÅŸ!..
diyerek, Allah ve Rasulullah dostuna yaklaÅŸabilmenin önem ve hasretini belirtmiÅŸtir.
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri de bu muhabbeti söyle dile getirir:
Kudum1un rahmet u zevk u safadır ya Rasulullah!
Zuhurun derd-i uşşak'a devadır ya Rasulullah!
Hüdayi'ye ÅŸefaat kıl eÄŸer zahir eÄŸer batın,
Kapına intisab etmiÅŸ gedâdır ya Rasulullah!
Hazret-i Aişe -radiyallahu anha-, Rasulullah'ın nurlu simasını şu şekilde tarif ederdi:
"Züleyha'yı kınayıp da Yusuf'u görünce ellerini kesenler, O'nun mübarek cemalini görselerdi, kalblerini keserlerdi!.."
Hadis alimi, müçtehid, İmam Nevevi Hazretleri, o kadar Rasulullah'la aynileÅŸmiÅŸti ki; Rasulullah'ın, karpuzu kırarak mi, keserek mi yediÄŸini bilemediÄŸi için hayat boyu karpuz yemekten vazgeçmiÅŸti..
Ortaasya'dan Balkanlar'a kadar İslam'ın nurunu ve feyzini gönüllerde yeÅŸerten büyük veli Seyyid Ahmed Yesevi, 63 yaşına girdiÄŸi zaman, mezar gibi bir çukur kazdırıp:
"Bana bu yastan sonra toprak üstünde yasamak gerekmez!" diyerek, ibadet ve irÅŸad hayatini, Rasulullah'la aynileÅŸme neticesi bir mezarın içinde devam ettirmiÅŸtir.
İmam Malik -radiyallahu anh-, Rasulullah'ın bastığı topraÄŸa hürmeten, Medine-i Munevvere'de hayvan üstüne binmedi. Ayakkabı giymedi. Kendisine hadis-i ÅŸerifden sual soracak bir misafir geldiÄŸi vakit, abdest alır, sarık sarar, güzel koku sürünür, yüksek bir yere oturur, ondan sonra kabul ederdi. Kendini Allah Rasulü'nün ruhaniyetlerine hazırlar, O'nun mübarek kelamını nakledeceÄŸi için edebe son derece itina gösterirdi. Ravza'da imam iken hep kısık sesle konuÅŸurdu. Devrin halifesi Ebu Cafer Mansur, yüksek sesle konusunca:
"Ya Halife! Bu mekanda sesini kıs! Allah'ın, Peygamber huzurunda yüksek sesle konuÅŸulmaması hususundaki ihtarı, senden çok faziletli olduÄŸu muhakkak olan ashab için vaki oldu!.." buyurdu.
Yine İmam Malik Hazretleri, kendisine zulmeden Medine valisine hakkini helal etmiş:
"Rasulullah'ın torunu olan bir zata mahşerde davacı olmaktan haya ederim!.." buyurmuştur.
Sair Nabi, hacc yolculuÄŸunda, kafile Medine-i Munevvere'ye yaklaşırken, bir paÅŸanın gafleten ayağını Ravza-i Mutahhara'ya doÄŸru uzatmasına çok üzülür. büyük bir teessür içinde aÅŸağıdaki mısraları yazarak Rasulullah'a olan tazimini ifadelendirir:
Sakin terk-i edebden kuy-i mahbub-i Huda'dır bu!
Nazargah-i ilahidir, makam-i Mustafa'dır bu!
(Cenab-i Hakk'ın nazargahı ve O'nun sevgili Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa'nın makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakin!.)
Muraat-i edeb şartıyla gir Nabi bu dergaha;
Metaf-i kudsiyandir, busegâh-i enbiyadir bu!..
(Ey Nabi! Bu dergaha, edeb kaidelerine uyarak gir!. Burası, meleklerin etrafında pervane kesildiÄŸi ve peygamberlerin (eÅŸiÄŸini) öptüÄŸü mübarek bir makamdır!..)
Bu, yürekten dökülen samimi iÅŸtiyak karşısında, Rasulullah'ın mucizevi tenbihatıyla Ravza müezzinleri, sabah namazı vakti, bu na'ti minarelerden okurlar.. Rasulullah'ın bu iltifatı, Nabi'yi çok duygulandırır; yaÅŸlı gözlerle Ravza'ya girer...
Cemadat (cansız diye bilinen eşya) dahi, O'na muhabbet duymuş ve aşık olmuştur. Hazret-i Ali
-radiyallahu anh- der ki:
"Ben Mekke'de Allah'ın Rasulü'yle dolaşırdım. Bir gün, beraberce Mekke dışına çıktık.. Önünden geçtiÄŸimiz her tas ve aÄŸaç, O'na:
´es-Salatu ve's-selamu aleyke ya Rasulullah!.ª (Salat ve selam olsun sana ey Allah'ın Rasulü!..) diye selam vermeÄŸe baÅŸladı."
Süleyman Celebi de:
"Bir acep nur kim güneÅŸ pervanesi!.." diyerek, güneÅŸin dahi O'nun etrafında pervane olduÄŸunu ifade eder.
Rasulullah'ın, mi'raca uruc etmesinden dolayı semavi alemdekilerin sevk ve heyecanını sair Kemal Edib KürkçüoÄŸlu mısralarında ne güzel ifade eder:
Şeb-i mi'racda simasını seyretti diye,
Kapanır yerlere gök secde-i ÅŸükran olarak..
(Mi'rac gecesinde Rasulullah'ın simasını seyretmesinden elde ettiÄŸi feyz ile, O'nun ÅŸanını yüceltmek üzere gök, Rasulullah'ın ayak bastığı yere ÅŸükran secdesine kapanır!.)
Can atar her gece Ruhu'l-Kudüs ihrama girip,
Harem-i muhterem-i kuyuna mihman olarak..
(Hazret-i Cebrail, Hazret-i Peygamber'in yüce huzuruna misafir olarak girebilmek için her gece heyecanla ihrama girer!..)
Bir gören bir daha görsem diye, Allah Allah
Şaşırır aklini ruhsarına hayran olarak...
(Hazret-i Peygamber'i bir kere gören, O'nun Gül yüzüne hayran olarak aklini kaybeder! "Allah, Allah!." nidalarıyla bir kere daha görmenin heyecanına kapılır...)
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, yaradılıştaki mecazi muhabbetleri tekamül ettirerek ulvileÅŸtiren ilahi muhabbetin tecelli merkezidir. Muhakkak ki mü'min, Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- karşısında ilahi ürperiÅŸlerini ve bedii duygularını hissettiÄŸi, ruhunu nefsaniyete aid bütün çizgi ve görüntülerden boÅŸalttığı vakit, O'nunla aynileÅŸme, O'nun muhabbetinden bir hisse alma yolundadır. Hazret-i Mevlana -kuddise sirruh-:
"İki Dünya bir gönül için yaratılmıştır! ´Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım!..ª ifadesinin manasını düÅŸün!" buyurur.
Hulasa bütün bu anlatılanlardan çıkan umumi ve nihai netice sudur ki, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e veya O'nu en cüz'i mikdarda bile hatırlatmaya vesile olan her ÅŸeye karşı ne kadar ihtiram edilse azdır! Zira o yüce Peygamber, "Müteal" olan, yani hayal ve idrakine imkan bulunmayan Allah -azimuÅŸ'ÅŸan- tarafından "Habibim" hitab-i ilahiyyesine mazhar olmuÅŸtur. O'na Kainat'ın yüce Halık'ının, ´Åžüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber'e çok salevat getirirler. Ey mü'minler! Siz de O'na salevat getirin ve tam bir teslimiyyetle selam verin!..ª (el-Ahzab, 56) buyurarak ÅŸayisiz melekleriyle birlikte "salat ve selam" ettiÄŸi Kur'ani gerçeÄŸi karşısında, bu yüce Peygamber'in fazl u kemaline yaklaÅŸmak, O'nu idrak ve ihataya sığdırmak, kelimelerin mahdud imkanlarıyla mümkün deÄŸildir. Bu bahsi, sukutun sonsuzluÄŸunda noktalamaktan baÅŸka çare yoktur!.. O'nu tasvirde lisanlar kat be kat aciz iken, bizim lisanımızdaki ifadesi de okyanustan terzi yüksüÄŸü istiabinca bir kırıntı kabilindendir
Ne mutlu ki o mü'minlere; Allah Rasulü'nün muhabbetinden baÅŸkasına gönül vermezler, yabani bahçelerin sahte çiçeklerine aldanmazlar!..
Bu mübarek gecede (12 Rabiulevvel) Rabbimize donelim..
O'nun muhabbetini hüccet alarak Rabbimize yalvaralım..
O, mazideki, haldeki ve istikbaldeki bütün varlıklara;
mübarek olsun!
Bereket olsun!
Rahmet olsun!
Ol Seyyidü'l-kevneyn Muhammed Mustafa'ya salevat!..
Ol Rasulü's-sekaleyn Muhammed Mustafa'ya salevat!..
Ol İmamü'l- Harameyn Muhammed Mustafa'ya salevat!..
Ol Ceddü'l-Haseneyn Muhammed Mustafa'ya salevat!..
Ya Rab, bizi mahÅŸerde bu ikrar ile hasret!
Bu gece;
Konsun yine pervazlara,
Güvercinler!
(Hu hu)lara karışsın
Aminler!
mübarek akÅŸamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasinler!
Rabiulevvel 1417 |