İnsan için vaad olunan dünyâ ve âhıret seâdeti, ancak Kur'ân'a râm olabilmek mukâbilindedir. Her hakîkat Kur'ân'da gizli, her seâdet îmânda zâhirdir. Cihânın en hayırlı ve mes'ûd insanları, Kur'ân gölgesi altında toplanan, onun hayat nûru ile nûrlanan ve onda fânî olanlar, yâni canlı bir Kur'ân hâline gelebilenlerdir. Âyet-i kerîmede Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hakkında buyurulan:
"(Ey Rasûlüm!) Åžüphesiz ki sen, yüce bir ahlâk üzeresin!.." (el-Kalem, 4) beyânındaki hakîkati anlamak için Hazret-i ÂiÅŸe'ye:
"-Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ahlâkı neydi?" diye sorduklarında mü'minlerin annesi, bu yüce ahlâkı ÅŸöyle ifâde etmiÅŸtir:
"O'nun ahlâkı Hazret-i Kur'ân idi..." (Müslim, Kitâbu's-salât 746)
Bu bakımdan:
"Rahmân (çok merhametli olan Allâh), Kur'ân'ı öÄŸretti. İnsanı yarattı. Beyânı öÄŸretti." (Rahmân, 1-4) âyetlerinin îzâhında:
"Cenâb-ı Hakk, Kur'ân'ı öÄŸretmek için insanı yaratmış ve beyânı da ona Kur'ân'ı anlaması için öÄŸretmiÅŸtir." denilmiÅŸtir.
Zîrâ Allâh Teâlâ'nın, bu âyet-i kerîmelerde evvelâ Kur'ân'ı öÄŸretmesinden, sonra da insanı yaratmasından bahsediÅŸi, yaratılış hikmetinin mecâzî bir ifâdesidir. Bu ifâdede, insanın hilkat gâyesinin, sırf dîn ve ilim olduÄŸunun bilinmesi ve Kur'ân'a karşı mes'ûliyetin idrâk edilmesi vardır. Çünkü insan denilen bu varlığın haysiyet ve ÅŸerefi Kur'ân ile gerçekleÅŸir. Dolayısıyla insana verilen beyân selâhiyeti de, ilâhî tâlimâtı almak, muhabbet, hikmet ve gaybî tecellîlere mazhar olacak canlı bir Kur'ân olabilmek hikmetine binâen ihsân edilmiÅŸtir. Çünkü dünyevî ve uhrevî seâdetin esrârı, Kur'ân-ı Kerîm'de dercedilmiÅŸ ve o kitab-ı ilâhî bizlere bir hayât kitabı ve bir kurtuluÅŸ reçetesi olarak takdîm buyurulmuÅŸtur.
Rahmân olan Allâh'ın insanlığa rahmetinin en büyük tecelligâhı olan Kur'ân, beÅŸeriyyet için kıymet ve deÄŸeri târiflere sığmayacak derece ulvî ve büyük bir nîmettir. O, insan ve kâinâtın temel kanun ve kâidelerinin en mükemmel ve en doÄŸru tercümânıdır. Levh-i Mahfûz'dan indirilmiÅŸ yegâne hidâyet rehberidir.
Kur'ân, bizi tefekküre dâvet ediyor. DüÅŸünmemiz için gafletten uyandırıyor. "İnsan nedir?" Aslı nedendir? Varlığı nasıl baÅŸlamıştır? Ona Hata! Yer iÅŸareti tanımlanmamış. 'ın inceliklerini kim öÄŸretmiÅŸtir?" suâllerinin ilâhî cevaplarını veriyor.
Kur'ân'ın en mühim berekâtından biri de, insanı içinden uyandırmak, dış güzelliklerle hislendirmek, âfâk ve enfüs cilveleri içinde onu Rabbinin muhabbetine çekmektir. Rahmân, bilumum kâinât sahnesindeki nîmet, ibret ve kudret akışlarını insana sergiler. Zîrâ insan, Rabb'in bir kudret niÅŸânesi ve îcâd bedîasıdır.
Kur'ân'ın tefekkür âlemine giren fert: "Bu cihân nedir? Bu dünyâ mekânına nereden ve niçin geldim? Ömür takvîmindeki fânî günlerin hakîkati nedir? YaÅŸayanların istikbâli olan ölüm ve toprak fırtınasının hikmeti, velhâsıl kimin nesiyim, nasıl yaÅŸamalıyım ve nasıl ölmeliyim?!" suâllerinin mâhiyetini çözer ve rızâ-yı ilâhî istikâmetinde ebediyyet iklîmine hazırlanır.
Mü'mine:
"Kur'ân istikâmetinde yaÅŸa, onun ahlâkı ile ahlâklan ve müslüman olarak rûhunu teslîm et!" tâlimâtını veren Kur'ân-ı Kerîm, nûr ve zulmeti yaratan Allâh -celle celâlühû- tarafından insanları nûra çıkarmak için kalb-i Muhammediyye'ye inen bir kitâb-ı ilâhî'dir ki, insanın hayâtı, itmi'nânın rûhu, yerlerin ve göklerin lisânı, seâdet güneÅŸi ve bereket hazînesidir.
Kur'ân ile hâllenmede, itmi'nân ve vicdân huzûru; onun tecellîleri ile hem-hâl olan mü'minde de nâmütenâhîlik vardır. Ondan dolayıdır ki Kur'ânlaÅŸan mü'minlerin kalpleri; Allâh'ın saltanatının, hudûdu çizilmez semâlarıdır.
Kur'ân'ın ihtiÅŸâmına bürünen, Kur'ânî hakîkatlerin cennetinde yaÅŸayan ve Kur'ânî incelikleri, kalplerinin derinliklerinde hisseden ashâb-ı kirâmda bu husus ne güzel tebârüz etmiÅŸtir.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Nisâ Sûresi'nin:
"...Kim kötü bir iÅŸ yaparsa cezâsını çeker!.." (Âyet, 123) meâlindeki âyeti nâzil olduÄŸunda son derece büyük bir iç titreyiÅŸiyle Allâh korkusundan:
"Belim kırılır gibi oldu, kasıldım kaldım..." (S. UludaÄŸ, Kelabâzî, Taarruf, s. 113) buyurmuÅŸtur.
Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir evin önünden geçerken hâne sâhibinin dışarılara kadar taÅŸan bir sesle Tûr Sûresi'ni okuduÄŸunu duydu. Adam:
"Rabbinin azâbı hiç ÅŸüphesiz vâkîdir, onu def edecek hiçbir ÅŸey de yoktur." (et-Tûr, 7-8) âyet-i kerîmesine gelince Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, binitinden indi, bir müddet duvara yaslanarak dinledi. Sonra bu âyetin îkâzındaki ÅŸiddetin tesiriyle evinde bir müddet hasta yattı.
Hazret-i Ömer'in ÅŸu ifâdesi de, ne düÅŸündürücüdür:
"Bakara sûresini oniki senede hatmettim, bir ÅŸükür kurbânı kestim!.."
Çünkü O'nun Kur'ân'ı okuyuÅŸu, sadece lafızlarını telaffuzdan ibâret deÄŸildi. Bu okuyuÅŸ, Kur'ân'ın hikmet ve esrârına vukûfiyet kesbederek, oradaki ilâhî nükteleri kavrayarak ve yaÅŸayarak bir okuyuÅŸtu. Çünkü gerçek mânâda Kur'ân'dan istifâde etmek, ancak böyle mümkündür.
Kur'ân ahlâkı, çok derin ve yüce bir hâldir. Gönüller, Kur'ân'la yoÄŸrulabildiÄŸi ölçüde ve ihlâsları derecesinde ondan nasîb alırlar. Bu nasib, kiminde az, kiminde vasat, kiminde ziyâdeli olmak üzere pek muhteliftir. Yâni gönül farkına göredir.
Medîne-i Münevvere'de meskûn Åžamlı Abdullâh Efendi vardı. Sâmi Efendi Hazretleri'nin gönül bahçesinde yeÅŸeren müstesnâ kimselerdendi. Bu zâtın, Kur'ân'a olan muhabbet ve aÅŸkı bambaÅŸka idi ve her hâliyle Kur'ân ahlâkına bürünmüÅŸtü. Öyle ki, onun Kur'ân'a olan iÅŸtiyâk derecesi, ümmî olmasına raÄŸmen kendisine Hakk katından bir gecede hâfızlık verilmesi gibi bir nimetle lutuflandırılmıştı. Hâfızlık, Kur'ân-ı Kerîm'in mûcizelerinden olduÄŸu hasebiyle bu ÅŸekilde, yâni bir gecede hâfız olmuÅŸ kimseler, müÅŸâhede edilegelmiÅŸ lutuf tecellîleridir. İfâde ettiÄŸimiz gibi bu husus, gönül âlemiyle alâkalıdır. Nitekim Åžamlı Abdullâh Efendi'den, bir defasında hıfz geri alınmış ve o mübârek ÅŸahsiyetin bu lutfa yeniden kavuÅŸması, nice hicranlı gözyaÅŸlarının ardından tahakkuk etmiÅŸtir.
Bu hâdise, Kur'ân-ı Kerîm'in sayısız fayda ve tecellîlerinden sadece biridir. Melekleri ilâhî hazlara garkeden, hattâ diÄŸer mahlûkâtı bile tesir altına alıp duygulandıran Kur'ân, kimbilir nefsâniyetten kurtulmuÅŸ, nûrâniyete bürünmüÅŸ bir gönle sırlarını nasıl fâÅŸ eder!..
Onun için Kur'ânî lutuf ve esrâra nâil olabilmek yolunda gönüller canlı bir Kur'ân hâline gelmelidir.
Canlı bir Kur'ân olabilmekse, Kur'ân'ı en güzel ÅŸekilde öÄŸrenmek ve yaÅŸamak ile baÅŸlar. Bu da; Kur'ân'ın ilim iklîmine girmek, onun hikmet deryâsına dalmak, ibret manzaralarından ders almak, irfân sofrasından gıdâlanmak, ihsân ufkuna yönelmek, musibetler karşısında sabır silâhına sarılmak, ilâhî programa rızâ hamuruyla yoÄŸrulmak, teslîmiyet menbaıyla dolmak, hizmet pınarından içmek ve içirmek, fedâkârlık libasını kuÅŸanmak, muhabbet sarayına dâhil olmak, hakkı ve sabrı tavsıye yolunu tutmak, infâkı tabîat-i asliyye eylemek, istikâmet üzere amel-i sâlihlerde bulunmak, hâsılı gönlü dikensiz bir gül bahçesi hâline getirerek Hakk'ın muhabbet nazarına mazhar kılabilmek demektir. Buna muvaffak olanlar, yâni canlı bir Kur'ân hâline gelenler, ez-cümle onun ilmiyle âmil, hikmetiyle kâmil olurlar. Böylece ârifler, sâlihler, zâhidler, âşıklar ve sâdıklar kervânına dâhil edilirler. Dolayısıyla hayatımızın her noktasına Kur'ân'ın nûrunu aksettirmek ve gönüllerimizi onun kevseriyle nasiplendirerek ebediyyete yönelmek, sonsuz seâdetimizin yegâne vesîlesidir.
Bu istikamette dilini ve gönlünü Kur'ân-ı Kerîm'den baÅŸka bir ÅŸeyle meÅŸgûl etmeyen, her istediÄŸini Kur'ân-ı Kerîm'den âyet okuyarak isteyen, her sorulanı Kur'ân-ı Kerîm'den âyet okuyarak cevaplayan, lafza ve mânâya vâkıf nice kimseler yetiÅŸmiÅŸtir. İslâm büyüklerinden Abdullâh İbn-i Mübârek, bu vasıfları taşıyan bir kadının ibret ve hikmetlerle dolu hâlini ÅŸöyle nakleder:
" Allah'ın Beytü'l-Haram'ını hac ve Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- 'in kabrini ziyaret maksadıyla yola çıkmıştım. Yolda bir karartı gördüm. Dikkatlice bakınca ne göreyim: Sırtında yünden bir bürgü, başında da yünden bir baÅŸörtüsü bulunan bir kadın!... Kendisine:
"-Esselamü aleyküm ve arahmetullahi ve berekatüh!" diyerek selam verdim.
O'da Yasin Suresi'nden:
"( Bu da) çok esirgeyici Rab'lerinden bir selamdır!".(Yasin 58) ayetini okuyarak selamıma mukabele etti. Ona:
-Allah senin iyiliÄŸini versin! Sen burada ne yapıyorsun?" diye sordum. A'râf Sûresi'nin 186. âyetinden:
"Allâh kimi ÅŸaşırtırsa, onu yola getirecek yoktur..." bölümünü okudu.
Anladım ki, yolunu kaybedip orada kalmış. Ona:
"-Nereye gitmek istiyorsun?" diye sordum. İsrâ Sûresi'nin 1. âyetinden:
"Kulunu bir gece Mescid-i Harâm'dan alıp Mescid-i Aksâ'ya götüren..." bölümünü okudu.
Anladım ki, kendisi haccetmiÅŸ, Beytü'l-Makdis'e (Kudüs'e) gitmek istiyor. Kendisine:
"-Sen kaç gündür buradasın?" diye sordum. Meryem Sûresi'nin 10. âyetinden:
"Sen sapasaÄŸlam olduÄŸun hâlde, üç gece..." bölümünü okudu. Ben:
"-Senin yanında yiyeceÄŸin bir ÅŸey göremiyorum?" dedim. Åžuarâ Sûresi'nin:
"Beni yediren, içiren O'dur!" mealli 79. âyetini okudu. Ona:
"-Sen ne ile abdest alıyorsun?" diye sordum. Nisâ Sûresi'nin 43. âyetinden:
"...Su da bulamazsanız, o zaman temiz bir topraÄŸa teyemmüm ediniz!.." bölümünü okudu. Ona:
"-Yanımda yiyecek var. Yemek ister misin?" dedim. Bakara Sûresi'nin 187. âyetinden:
"...Sonra, akÅŸama kadar orucu tamamlayınız!.." mealli bölümünü okudu. Kendisine:
"-Bu ay Ramazan ayı deÄŸil ki?" dedim. Bakara Sûresi'nin 158. âyetinden:
"...Kim gönlünden koparak (vacip olmayan amellerden) bir hayır iÅŸlerse (mükâfâtını görür). Çünkü Allâh, tâatlerin ecrini veren, (her ÅŸeyi) hakkıyla bilendir!" mealli bölümünü okudu.
"-Seferde iftar bize mübah kılınmıştı ya?" dedim. Bakara Sûresi'nin 184. âyetinden:
"...EÄŸer bilirseniz (güçlüÄŸüne raÄŸmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." mealli bölümünü okudu. Ona:
"-Sen benimle, niçin benim seninle konuÅŸtuÄŸum gibi konuÅŸmuyorsun?" diye sordum. Kâf Sûresi'nin:
"İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın!" mealli 18. âyetini okudu. Ona:
"-Seni deveme bindirip kâfilene yetiÅŸtireyim." dedim. Bakara Sûresi'nin 197. âyetinden:
"...Siz ne hayır iÅŸlerseniz, Allâh onu bilir..." mealli bölümünü okudu.
Kendisini bindirmek üzere hemen devemi ıhtırdım. Nûr Sûresi'nin 30. âyetinden:
"Mü'minlere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar!.." mealli bölümünü okudu.
Deveye binince, Zuhruf Sûresi'nin 13 ve 14. âyetlerinden:
"...Bunları bize râm eden Allâh'ın ÅŸânı ne yücedir! Yoksa, biz bunlara güç yetiremezdik. Biz ÅŸüphesiz Rabbimize döneceÄŸiz (demelisiniz)." mealli bölümünü okudu.
Yola koyulunca da Müzzemmil Sûresi'nin 20. âyetinden:
"...Artık Kur'ân'dan, kolayınıza geleni okuyun!.." mealli bölümünü okudu. Ben de;
"...Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır verilmiÅŸ demektir..." (el-Bakara, 269) âyetinden ilhâmla:
"-Sana çok hayır verilmiÅŸtir!" dedim. O da, bu âyetin devâmındaki:
"...Sâlim akıl sahiplerinden baÅŸkası iyi düÅŸünmez!" (el-Bakara, 269) mealli bölümünü okudu.
Nihâyet kâfileye yetiÅŸtim ve:
"-İşte senin kâfilen bu! Onun içinde senin kimin var?" dedim. Kehf Sûresi'nin 46. âyetinden:
"Servet ve oÄŸullar, dünya hayatının zînetidir..." mealli bölümünü okudu. Anladım ki kâfilenin içinde oÄŸulları var.
"-Onlar hac kâfilesinde necidirler?" diye sordum. Nahl Sûresi'nin:
"Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar yıldızlarla da yollarını doÄŸrulturlar." mealli 16. âyetini okudu.
Anladım ki, oÄŸulları kâfilede kılavuzdurlar. Çadırları ve imâretleri kastederek:
"-Åžu çadırların içinde seninkiler kimlerdir?" diye sordum. Nisâ Sûresi'nin 125. âyetinden:
"...Allâh, İbrâhim'i bir dost edinmiÅŸtir." mealli son bölümü, 164. âyetinden "...Allâh, Mûsâ ile gerçekten konuÅŸtu." mealli bölümü, Meryem Sûresi'nin 12. âyetinden; "Ey Yahya! Kitâba var gücünle sarıl!.." mealli birinci bölümü okudu.
Bunun üzerine, ben de:
"-Ey İbrâhim! Ey Mûsâ! Ey Yahyâ!" diyerek seslenince, ay parçası gibi üç genç çıkageldiler.
Gelip oturdukları zaman anneleri, onlara Kehf Sûresi'nin 19. âyetinden:
"...Åžimdi siz birinizi gümüÅŸ para ile ÅŸehre gönderin de, baksın, onun hangi yiyeceÄŸi daha temizse ondan size bir erzak getirsin!.." mealli bölümünü okudu.
Gençlerden biri giderek yiyecek satın aldı, onu önüme koydular. Kadın, el-Hâkka Sûresi'nin:
"GeçmiÅŸ günlerde iÅŸlediÄŸiniz iyiliklerin karşılığı olarak âfiyetle yeyiniz, içiniz!" mealli 24. âyetini okudu.
Fakat ben kadının oğullarına:
"-Åžimdi siz onun (ananızın) hâl ve ÅŸânını bana haber vermedikçe, taâmınız bana haram olsun!" dedim.
Bunun üzerine, gençler:
"-Bu bizim anamız, Rahmân olan Allâh'a karşı bir hatâya düÅŸme korkusuyla, kırk yıldan beri Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden baÅŸkasını tekellüm etmez, konuÅŸmaz!" dediler.
Ben de Cuma Sûresi'nin:
"Bu, Allâh'ın kime dilerse ona vereceÄŸi bir fazl (u inâyettir)! Allâh büyük fazl (u kerem) sahibidir!" mealli 4. âyetini okudum.»
İşte canlı bir Kur'ân olabilmenin deÄŸiÅŸik bir tecellîsi! Merhûm Mehmed Âkif, iÅŸte Kur'ân'ın bu penceresini açarak:
"İnmemiÅŸtir hele Kur'ân ÅŸunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!.." demiÅŸtir.
Nitekim İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-, Kur'ânlaÅŸan mü'minlerin o sonsuz kitapta nice nasiplere mazhar olabileceÄŸini, bu sebeple hayât ve Kur'ân'ın ne derece içiçe olması gerektiÄŸini ifâde sadedinde ÅŸöyle demiÅŸtir:
"Devemin ipi kaybolsa, onu bile Allâh'ın kitâbında bulurdum.."
Zîrâ Kur'ân:
"Åžâyet yeryüzündeki aÄŸaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allâh'ın sözleri (yazmakla) bitmez..." (Lokmân, 27) beyânında ifâde edildiÄŸi üzere maddî ve mânevî sonsuz mâlûmat, ilim, sır, hikmet ve mârifet ile doludur.
O, bir anahtardır ki, açamayacağı kapı yoktur. O, öyle bir rahmettir ki, insan, ancak onun yüce iklîmi içerisinde kâinâtın özü olma vasfını koruyabilir, kâinâttaki sayısız manzaraların muhteÅŸem nakışlarına ve bunlarda sergilenen ilâhî kudret tezâhürlerine, kalb inceliÄŸine ve basîrete nâiliyetle vâsıl-ı ilâllâh olabilir. Çünkü Kur'ân, insana her türlü ulvî vazîfeyi ve muhabbeti öÄŸreten mukaddes bir mekteptir. O, insana yaratışılındaki hikmet ve cevheri muhâfaza ettiren, ondaki ilâhî güzelliklerin tezâhürüne vesîle olan bir Hakk nutkudur. Onun terbiyesi altına girerek onda fânîleÅŸenler, akıllarını îmân hakîkatlerine, gönüllerini kudsî manzaralara, ahlâkî neÅŸ'elere ve fazîlet duygularına, âzâlarını hayırlı davranışlara adarlar. Canlı bir Kur'ân hâline gelirler.
Böylece Kur'ânlaÅŸan insan, ÅŸu koskoca kâinâtın bir yelpâze misâli dürülüp içine sığdığı minyatür bir âlem olma vasfının inkiÅŸâfını yaÅŸar. O, tohum içinde gizli koca bir çınar, zerre içinde büyük bir kürre ve ferd içinde cemiyet kabîlinden nice muazzam oluÅŸların özü hâlinde bir varlık olur ve meleklerden üstün bir noktaya gelir. Çünkü o, Kur'ân ahlâkı ile hakîkatte Allâh'ın ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ahlâkına bürünmüÅŸtür.
Burada ifâde etmelidir ki, kitâbullâha sarılıp canlı bir Kur'ân olabilmek demek, hadîs-i ÅŸerîfleri ve sünnet-i seniyyeyi bir kenara bırakmak deÄŸildir. Bilâkis kitap ve sünneti bir bütün hâlinde yaÅŸayabilmek demektir ki, bu da:
"...Rasûl size ne verirse onu alın (emrettiklerini yerine getirin, yaptıklarını yapın); o sizi neden sakındırırsa ondan da kaçının!.." (el-HaÅŸr, 7) âyetinde görüldüÄŸü üzere Kur'ân'ın bir emridir.
Dolayısıyla sünnetleri, farzların fazîlet ve ÅŸerefiyle kıyaslayarak hafîfe almak veya terketmek, Kur'ân rûhuna muhâliftir. Zîrâ sünnete baÄŸlılık, farzların lâyıkıyla îfâsına ve ikmâline vesîledir. İbâdetin ziyneti ve süsüdür; makbûl olmasına da müessirdir. Unutmamalıdır ki İslâm'ın, insanlığa bir bütün hâlinde takdîm ettiÄŸi iki nûr kaynağı vardır:
Biri Kur'ân-ı Kerîm, diÄŸeri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sünneti...
Yâ Rabbî! Kalblerimizi Kur'ân-ı Kerîm'in ilim, hikmet, nûr ve sürûruyla süslemek suretiyle bizleri canlı bir Kur'ân hâlinde İslâm'ı yaÅŸayan peygamber âşıklarından eyleyip bütün bir ömrümüzü istikâmet üzre devam ettir!
Bu meyânda içinde bulunduÄŸumuz Ramazan-ı Åžerîf'te bize ÅŸefâatçi olabilecek oruçlar tutabilmeyi, iftar ve sahurların feyzinden nasîb alabilmeyi, bol bol infaklarda bulunabilmeyi, cümle ibadetlerimizi, namazlarımızı ve teravihlerimizi bizleri maÄŸfirete nâil kılabilecek seviyede îfâ edebilmeyi, her geceyi bir Kadir gecesi olarak yaÅŸayabilmeyi ve bayrama da ebedî bayramı kazanan sâlihler kervanına katılarak eriÅŸebilmeyi ihsân eyle!
Allâh'ım! Yine niyâz ediyoruz ki, ÅŸu mübârek günler hürmetine vatanımızı ve milletimizi ÅŸerîrlerin ÅŸerrinden muhâfaza buyur! Åžanlı bayrağımızın altında dirlik, birlik ve beraberlikten ayırma!
Âmîn!.. |