Cenâb-ı Hakk vahdâniyyeti kendisine münhasır kılmış, bütün mahlûkâtı çift olarak halketmiÅŸtir. Aralarına da cezb ve incizâb kanunu koyarak maddî ve mânevî kemâli, birbirleriyle bütünleÅŸmelerine baÄŸlamıştır. Hiç ÅŸüphesizdir ki, eÅŸref-i mahlûkât olan insanda fıtrî olan muhabbet temâyülü, ilâhî aÅŸka yükselmenin ilk kademesini teÅŸkîl eder. Bu itibarla Allâh Teâlâ, vermiÅŸ olduÄŸu bu ulvî mertebenin muhâfaza edilmesi ve insan neslinin temiz ve mübârek bir ÅŸekilde devamı için âile hayatını zarûrî kılmış ve nikâhı emretmiÅŸtir.
Nikâh, kadın için, kadınlık duygu, istîdâd ve meziyetlerinin karşı cinsine tahsîs edilmesidir. Bu da hanımın, hanımlık vakar ve haysiyetinin muhafazasıdır. Erkek içinse nikâh, onu nefsin kötü âkıbetine dûçâr olmaktan kurtaran ve ÅŸerefli bir âile hayatı yaÅŸatan mecrâdır.
Nikâh, rûhun sükûn ve huzûru yanında bedenin nizâmına da vücûd veren yegâne müessirdir. Ahlâkın güzelliÄŸi onun sayesindedir. Âile seâdeti, toplumun refah ve terakkîsi, yine nikâhla gerçekleÅŸir. Kadın, kucağına aldığı yavru ile merhamet ve ÅŸefkat duygularının inkiÅŸâfına mazhar olur. Bir mürebbiyelik imtihanı yaÅŸar. Erkek ise, mes'ûliyet duygusunun geliÅŸip kuvvetlenmesi yanında âile reisi sıfatıyla olgunluk basamaklarını tırmanmaya baÅŸlar. Çünkü âile, millî bünye içinde en küçük, fakat en temel idârî bir ünitedir.
İşte bundan dolayıdır ki, insanlığa rehber olan -genç yaÅŸta semâya refedilen Hazret-i Îsâ dışında- bütün peygamberlerin başından nikâh geçmiÅŸtir. Onları takip eden büyük ve mübârek ÅŸahsiyetlerin hayatı da böyledir.
Mü'minin, takvâsından sonra en kıymetli varlığı, sâliha bir hanıma sahip olmasıdır. Sâliha kadın, seâdet bahçelerinin en kıymetli tezyînâtıdır. Milletler, âilenin saÄŸlamlığı ile terakkî eder. İnsanların bir erkek ve diÅŸiden yaratılması gerçeÄŸine mebnî olarak kurulan âile çatısındaki hikmetler, Allâh'ın pek yüce âyetlerindendir.
İdrâk sahipleri için nikâhdaki ibretler hakkında âyet-i celîlede ÅŸöyle buyurulur:
"KaynaÅŸmanız için size kendi (cinsi) nizden eÅŸler yaratıp aranızda muhabbet ve merhamet te'sîs etmesi O'nun âyetlerindendir. DoÄŸrusu bunda, iyi düÅŸünen zümre için muhakkak ki ibretler vardır.." (er-Rûm, 21)
Bu âyet-i kerîme, birtakım hikmetleriyle birlikte izdivaçtaki en büyük gâyeyi göstermektedir: Allâh yolunda muhabbet ve merhamet sâhibi olmak... Bunun içindir ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, kendisiyle evlenilecek bir hanımın vasıfları ve tercih sebebi husûsunda:
"Kadın dört ÅŸey, yâni malı, güzelliÄŸi, soy-sopu ve dîndeki kemâli için nikâhlanır. Siz dîndar olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!.." buyurmuÅŸlardır.
DiÄŸer bir hadîs-i ÅŸerîfde:
"KiÅŸinin yüceliÄŸi dîninde, mürüvvet ve ÅŸerefi aklında, soy-sop güzelliÄŸi de (nikâhla korunan) ahlâkında gizlidir." buyurulur.
Cemiyet ahlâkını muhâfazada en müessir âmil, nikâh olduÄŸu için Allâh Rasûlü -sallhallâhü aleyhi ve sellem-, onun zorlaÅŸtırılmaması husûsunda ümmetini îkâz ederek:
"Nikâhın hayırlısı, külfetsiz olandır." buyururlar.
Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- Hazretleri, nikâha teÅŸvik edip evlenenlere yardımcı olmanın fazîleti hakkında ÅŸöyle buyurur:
"En üstün sadaka-i câriye, evliliÄŸe vesîle olmaktır. Zîrâ onların neslinden gelen kimselerin yaptıkları her iyilikten vesîle olana bir ecir vardır."
DiÄŸer taraftan âile yuvasının kurulması yolunda yapılan merasimlerde gâyet mütevâzî davranmak ve israftan kaçınmak zarûrîdir. Ayrıca gayr-i ÅŸer'î birtakım yanlış hareketler ve âdetlerle bu mübârek teÅŸebbüse kötü bir baÅŸlangıç yapmak da, hüsrân kapısını aralamaktır. Ancak yüce ÅŸerîat hükümlerine baÄŸlı ve ahlâk kâidelerine uygun nikâh meclisleri, mübârektir ve duâların makbûl olduÄŸu mekânlardan biridir.
Hâsılı evlilik, İslâm'ın, üzerinde çok hassas bir ÅŸekilde durduÄŸu maddî ve mânevî iki yönlü ulvî bir müessesedir. Dolayısıyla bu ulvî müessesenin te'sîsi husûsunda son derece ciddiyet ve dikkat sahibi olmak zarûrîdir. Aksi halde izdivacı basit bir beraberlikten ibaret zannederek oluÅŸturulan âile yuvaları, arÅŸ-ı âlâyı titreten hâdiseler olarak ifâde edilen yersiz boÅŸanmalarla neticelenmektedir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Evleniniz, boÅŸanmayınız!.. Zîrâ boÅŸanma dolayısıyla arÅŸ titrer..."
Hele zevk ve eÄŸlence için kadın boÅŸamak, hesap ve azâbı büyük bir cürüm ve zulüm olup merdûddur. Bu da, Hakk'ın aslâ afvetmeyeceÄŸi kul hakkını yüklenip helâk ve hüsrâna doÄŸru gaflet dolu adımlarla yürümektir.
Karı-Koca Hakları
Âile seâdeti, iki tarafın karşılıklı haklarını iyi kullanmasına baÄŸlıdır.
Âile reisi erkekdir. Âile riyâsetini düzgün yürütmek daha ziyâde erkeÄŸe baÄŸlıdır. Âyette: "Erkekler, kadınlar üzerinde idârecidirler." (en-Nisâ, 34) buyurulmaktadır.
Âile reisliÄŸinin erkeÄŸe verilmesi, kadınların aşırı hissîliÄŸinden dolayıdır. Husûsiyle neslin korunması, ancak ÅŸefkat duyguları ile mümkündür.
Bu üstünlük zulüm ve tahakküm için deÄŸil, âile nizâmını saÄŸlamak ve izdivaç hayatını korumak içindir. Kadın da ev içine âid husûslarda âmirdir.
ErkeÄŸin; nafaka, mesken, muhârebe, namazda imamlık, hükümdarlık gibi mükellefiyetleri üzerine alması, onun, itâatın kutbu olduÄŸunu göstermektedir. Bu hâl, kadınlardan peygamber gelmemesinin en mühim delillerindendir.
Önce Âdem -aleyhisselâm-'ın yaratılması, sonra Havvâ vâlidemizin bir filiz gibi ondan neÅŸ'et etmesi, erkeÄŸin öncülüÄŸünü gösteren açık bir hakîkattir. Hazret-i Âdem'in sol kaburga kemiÄŸinden yaratılan Hazret-i Havvâ'nın, tek candan kopan ikinci bir parça olduÄŸu gerçeÄŸi, aynı zamanda kadın ile erkeÄŸin, yakınlık ve kaynaÅŸmasına en güzel bir îzâhdır. Zîrâ bütün mahlûkâtın var oluÅŸ sebeplerinin temel sâiklerinden biri de: "Ben bir gizli hazîne idim. Mârifetime muhabbet ettim de mahlûkâtı yarattım." hadîs-i kudsîsinde beyân buyurulduÄŸu üzere muhabbettir. Bu da ilâhî aÅŸka bir merhaledir. Zîrâ ilâhî aÅŸk, varlığın sebebi olduÄŸu gibi aynı zamanda gâyesidir de. Bunun için ilâhî aÅŸka bir basamak olan sevme meyli, bütün canlılara ve hassaten insana fıtrî olarak verilmiÅŸtir. Lâkin bu fıtrî temâyülün gerçekleÅŸmesi, muayyen bir mecrâda olmalıdır. İşte bu mecrâ, nikâhdır. Bunun içindir ki İslâm âile hayatının temeli, muhabbet, ahlâk, fazîlet, dînî metânet, hüsn-i muâmele, merhamet, sadakât, sabır, mukâvemet ve sulh u selâmet gibi mânevî cevherlerle tezyîn olunmuÅŸtur.
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ve Hazret-i Havvâ vâlidemizle cennette baÅŸlayan âile hayatı, Allâh'ın takdîr ettiÄŸi izdivaç kanunu ile âdemoÄŸullarına intikâl etmiÅŸ, İslâm dîni ile ebedîleÅŸmiÅŸtir. Gerçekten İslâm dîni, koyduÄŸu kâidelerle âile hayatına cennet huzûru ve dâimî bir baharın rahmet semâsı olmuÅŸtur. Bu seâdete nâil olabilmek için, nikâh ve izdivaç kanunu ile birer Âdem ve Havvâ manzarası sergilemek, onlar gibi Allâh muhabbeti ve takvâ yolunda kaynaÅŸan âdetâ tek can ve tek nabız hâline gelebilmek zarûrîdir.
Âile seâdetinin te'sîsi husûsunda âyet-i celîlelerdeki "ittekû" ifâdelerinin ihtivâ ettiÄŸi "takvâ" pınarından nasîb alabilmek çok mühimdir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, kadın hakları husûsunda vedâ hutbesinin bir bölümünde ÅŸöyle buyurmaktadır:
"Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara ÅŸefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allâh'dan korkmanızı tavsıye ederim. Siz kadınları, Allâh emâneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allâh adına söz vererek helâl edindiniz!"
Bu itibarla hanımların, ev tanzîmi ve sâlih bir nesil yetiÅŸtirmek yolunda evladlarının ahlâkî yapıları ile meÅŸgûl olmak yerine, hanımlıklarına, müstesnâ fıtratlarına zıd iÅŸlere yönlendirilmeleri, mantık, iz'ân ve îmâna sığmaz. Çünkü âiledeki huzûr ve seâdet, kadındaki ve erkekteki istîdadların yerli yerince kullanılması ve korunmasıyla elde edilebilir.
Kadınlığın kemâli, Allâh'ın verdiÄŸi güzel kâbiliyetleri muhâfaza ile tahakkuk eder. Åžâyet kadın, husûsiyetlerini ilâhî ta'yine ters bir sûrette yönlendirir ve kendi hakîkatine vedâ ederse, kıymetini mahveder; huzûrsuz ve bedbaht olur. Âile ocağını kurutur. Böylece toplum hayâtı çoraklaşır. Çağımızda kadınlarla erkekler arasında sun'î bir eÅŸitlik yarışı baÅŸlatılmıştır. Yaratılıştaki husûsiyetlere zıd olan bu yarış, hanımlık ve annelik meziyetlerini za'fa uÄŸratmakta ve âileyi yaralamaktadır. DiÄŸer taraftan zamanımızdaki çocuk aldırma hâdiseleri, câhiliyye devrindeki kız çocuklarını diri diri gömmenin modernleÅŸmiÅŸ bir ÅŸekli olup asrın cinâyetidir. Bu asrın yorgun ve bitik kadını ile câhiliyye devrinin kadını arasında sadece bir kıyafet farkı kalmıştır. Bu ise, rûhsuz materyalist eÄŸitimin meydana getirdiÄŸi bir toplum cinâyetidir.
Nitekim Allâh Teâlâ, bu cinâyetlerdeki çirkin, iÄŸrenç hâlin ve merhamet mahrûmluÄŸunun acı âkıbetini, duyan, hisseden gönüllere:
"Diri diri topraÄŸa gömülen kıza, hangi günâh sebebiyle öldürüldüÄŸü sorulduÄŸunda..." (et-Tekvîr, 8-9) âyetindeki tehdîdle ne dehÅŸetli olarak beyân eder.
Çocuk istememek; ilâhî lutfa nankörlük, nikâhın ciddî gâyesine aykırılık, rûhânî, ictimâî, ahlâkî kıymet ve lezzetlere karşı duygusuzluktur.
Gerçek ÅŸudur ki, Cenâb-ı Hakk, her varlığı ve o varlığın her cüz'ünü bir maksad için yaratmış ve o maksadla yaratılış gâyesini gerçekleÅŸtirmeye müsâit bir biyolojik ve psikolojik yapı lutfetmiÅŸtir. İşte bu realite sebebi ile İslâm, yaratılış husûsiyetindeki gerçeÄŸi esas alıp beÅŸeri ona göre istikâmetlendirmiÅŸ, kadınlık ve erkeklik istîdadlarını, gerektiÄŸi ÅŸekilde yönlendirmiÅŸtir.
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, cihan kadınlarının zirvesinde bulunan kızı Hazret-i Fâtıma'ya bütün ev iÅŸlerini düzenlemesini, Hazret-i Alî -radıyallâhü anh-'a da dış iÅŸleri tanzîm etmesini emir buyurmuÅŸ, böylece bir âilede olması gereken iÅŸ bölümünü fıtrî husûsiyetler çerçevesinde te'sîs etmiÅŸti. Ancak mübârek kızı Hazret-i Fâtıma, ev iÅŸlerinin çokluÄŸu, buna mukâbil bedeninin zayıflığı ve evladlarının küçük olması dolayısıyla birgün kendisine gelip yardımcı istedi. O rahmet ve merhamet Peygamberi -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, mübârek kızının bu isteÄŸini hoÅŸ görmeyip kabûl etmedi.
Bizzat Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından, hem de iki gözünün nûru mübârek kızı üzerinde bütün ümmete sergilediÄŸi bu misâl, çok ibretlidir. Bu hakîkat istikametinde bilmelidir ki, hanımların ev iÅŸleri ve neslin eÄŸitimi ile bizzat meÅŸgûl olmaları, onların ÅŸerefini müstesnâ bir ÅŸekilde artırır.
Âilede Babalar, Anneler ve KardeÅŸler
Baba, âile huzûr ve seâdetinin nâzım otoritesidir. Âilenin kartvizitidir. Zîrâ babayı hayat mücâdelesi ve evin geçimi ile mükellef kılan Allâh -celle celâlühû-, onu kadına göre bedenen daha kuvvetli, rûhen de daha metîn kılmıştır.
Âilede seâdetin saÄŸlanması hiç ÅŸüphe yok ki, iyi bir babanın olgun idâresine dayanır. Lâkin bir babadan, gücünün ve kazancının üstünde bir ÅŸeyler beklemek, ana ve çocuklar için hak deÄŸildir. ErkeÄŸin vazîfesi, israfa sapmamak ve luzûmundan aÅŸağı düÅŸmemek ÅŸartı ile ortalama bir gıdâ ve geçim te'mîn etmektir. Erkek zengin dahî olsa, isrâftan korunmakla mükelleftir. Zîrâ mülk, Allâh'a âid olduÄŸu için insana sadece bir emanet olarak verilmiÅŸtir. İnsan bu ÅŸuûr içinde hareket etmezse, israfın ağır mes'ûliyyetini yüklenmiÅŸ olur. Burada insan karnının, bir tehlike kazanı olduÄŸunu unutmamak gerekir. Onun infilâkı, maddî ve mânevî helâktir.
Misâfirlere hâl ve ÅŸânına uygun bir sûrette ikrâm ise, âilenin mürüvvet vazîfesidir.
Giyimde de itidâli muhâfaza zarûreti vardır. Tefâhür, yâni böbürlenmek ve çalım satmak gâyesi ile giyinme ve süslenmeler harâmdır. Allâh Teâlâ buyurur:
"Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beÄŸenmiÅŸ, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez!.." (Lokmân, 18)
Baba ve anne, âile fertlerini, hattâ hizmetkârlarını, onların dînî duygularını ve ahlâkî güzelliklerini bozacak sohbetlerden, gayr-i İslâmî gezintilerden, menfî roman ve televizyon programlarının âfetlerinden korumak mecbûriyetindedir. Nitekim Allâh Teâlâ buyurur:
"Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi yakıtı insanlar ve taÅŸlar olan ateÅŸten koruyun!" (et-Tahrîm, 6)
Âile fertlerini muhâfaza ve onların âhıret seâdetlerini hedefleyen fedâkâr baba ne mübârek bir babadır!..
Sâlih bir babanın durumu, hadîs-i ÅŸerîfde ne güzel bildirilir:
"Allâh'ın rızâsı, babanın hoÅŸnudluÄŸunda; Allâh'ın gazabı ve azâbı da, babanın öfke ve kızgınlığında gizlidir."
Âilenin içten görüntüsünde ise, evi çekip çeviren, düzenleyen, toparlayıcı olan ve nesli yetiÅŸtiren unsurun anne olduÄŸu gerçeÄŸi vardır. Bunun için anne; duygu derinliÄŸi, incelik, ÅŸefkat, merhamet, fedâkârlık, çocuk bakımı ve neslin muhâfazası gibi meziyetlerle techîz edilmiÅŸtir.
Bizleri önce bir müddet karnında, sonra kollarında, ölünceye kadar da kalblerinde taşıyan annelerimize sevgi ve saygı husûsunda denk olacak bir varlık yaratılmamıştır. Kendisini âilesine hasr ve hibe eden vefâkâr anne, engin bir sevgiye, derin bir saygıya, ömürlük bir teÅŸekküre lâyıktır. Babanın yorgunluklarını, çocukların usandırıcı hırçınlık ve taÅŸkınlıklarını eritecek fazîlet cevheri, ancak anne kalbidir. Bu ulvî kıymet dolayısıyladır ki Allâh Teâlâ buyurur:
"Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasıyet ettik!.. Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır.. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için:) Önce bana, sonra da ana-babana ÅŸükret!" diye tavsıyede bulunmuÅŸuzdur. DönüÅŸ ancak banadır.." (Lokmân, 14)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:
"Anne hakkına dikkat et!Onu başında taşı! Zîrâ anneler, doÄŸum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyâya gelmeye yol bulamazlardı."
Åžefkat ve merhamet, en güzel bir ÅŸekilde anaların gönlünde yerini bulur. İnsandaki analık hususiyyeti, hiçbir mahlukâtın analık mefhumuyla mukâyese edilemeyecek derecede üstündür. Çünkü insan yavrusunun yalnız fizikî varlığına deÄŸil, aynı zamanda ruhuna sunulacak ilk gıdâ da, anada tezâhür eder. O ana ki, kâinâtın Rabbine en yakın olmak istîdâdıyla mücehhez olan insanı doÄŸurmaktadır. Peygamberlerden en âciz ferdlere kadar beÅŸer olan her varlık, hem fizikî, hem de mânevî olarak ilk gıdâsını anadan alır. Analar, yaratıcının ilâhî merhametinden en fazla nasîb almış varlıklardır.
Ancak analık mefhumu, tek başına numarasız bir gözlük gibidir. Bir akrep bile yavrularını sırtında taşırken, doÄŸurduÄŸu çocuÄŸunu herhangi bir sâikle götürüp yol kenarına bırakan, vicdânını yitirmiÅŸ ana da anadır; buna mukâbil sakat doÄŸmuÅŸ bir evlâdını yaÅŸadığı müddetçe ÅŸefkat ve merhametiyle kuÅŸatıp üzerine titreyerek koruyan ana da anadır!
Hanımların seâdet saltanatı, fazîletli birer anne olmaları ile baÅŸlamaktadır. Bilhassa:
"Cennet annelerin ayakları altındadır!.." hadîs-i ÅŸerîfi, sâliha anneler hakkında en yüksek bir ÅŸehâdet-i Muhammediyye'dir.
Anne, ilâhî kudretle geniÅŸletilmiÅŸ bir rahmet kucağıdır.
Evlâdlar, kalbî âhenk, vicdânî incelik, ahlâkî düzeni bozulmamış olan âilelerde muhabbet baÄŸlarını takviye ederek seâdete vesîle olan müstesnâ nîmetlerdir.
Hadîs-i ÅŸerîfde buyurulduÄŸu vechile:
"Çocuklar, cennet çiçekleri, kalb meyveleri, ilâhî ihsân ve rızıklardır."
Bu itibarla anne ve baba, evlâdları hususunda ciddî bir ihtimâm üzre olmalıdırlar. Bilhassa kız çocuklarına daha ayrı bir îtinâ göstermek zarurettir. Çünkü onlar, yarınki kurulacak âile yuvalarının temel taşıdır. Allâh Rasulü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:
"Bir kimse üç kız çocuÄŸunu yetiÅŸtirip terbiye eder, onları evlendirir ve onlara ihsân ve iyilikte devam ederse, o kimseye cennet vardır."
Bu müjdelere kulak ve gönül vermeyen ana-babalar; dünyânın zevk ve safâsından vazgeçmeyen, çocuk sevgisindeki ince zevk-i selîme eremeyen, evlenmenin ulvî gâyesinden uzak olan, nefsânî lezzetlerin hududunu aÅŸamayan, tembel, kaba ve gâfil kiÅŸilerdir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in te'sîs ettiÄŸi huzurlu âile çatısı altında çocuklar başıboÅŸ bırakılmamıştır. İslâm, onları, Allâh'ın rızâsının babanın hoÅŸnudluÄŸunda olduÄŸunu ve cennetin annelerin ayakları altında bulunduÄŸunu beyân ederek istikâmetlendirmiÅŸ, âileye ulvî birer baÄŸ ile baÄŸlamıştır.
Hususiyle üzerinde durulan anne ve baba hakkı da, evlâdları yönlendiren en müessir bir sâikdir.
Cenâb-ı Hakk buyurur:
"Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin bir ÅŸekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaÅŸlanırsa, kendilerine öf bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle!.."
"Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim! KüçüklüÄŸümde onlar beni nasıl yetiÅŸtirmiÅŸlerse, ÅŸimdi sen onlara (öyle) rahmet et!..} diyerek duâ et!" (el-İsrâ, 23-24)
Ana-baba hakkına riâyetten sonra, kardeÅŸler arasında da, silsile-i meratib vardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:
"Âilede en büyük kardeÅŸ, baba mevkîindedir."
Bir âile çatısı altında bulunan aÄŸabeylik, ablalık ve kardeÅŸlikler, hep hak ve vazîfeler dengesi içinde muhabbetle yerini alır. Ancak bu muhabbetin dışına çıkılır ve rızâ-yı ilâhîye mugâyir tarzda hareket edilirse, buradaki ölçü deÄŸiÅŸir. Åžayet büyük aÄŸabey, kendisine verilen mevkîi adâletle muhâfaza etmez de küçüklerine zulmederse, kardeÅŸlerinin onu baba yerinde sayıp itâat etmeleri gerekmez. Böyle durumlarda {REF Allâh'a isyan husûsunda mahlûka itâat yoktur.} kâidesine riâyet edilir. Nitekim anne ve baba bile evlâdı yanlış yola sevkederlerse, onlara dahî aslâ itâat edilmeyeceÄŸini, sadece iyi muâmele ile iktifâ edilmesinin gerektiÄŸini Cenâb-ı Hakk ÅŸöyle beyan eder:
"EÄŸer onlar (ana ve baban), seni bana ortak koÅŸman için zorlarlarsa, bu hususda senin için bir ilim (gerekçe, delîl, zarûret vesâire) yoktur, (yâni annelik ve babalık hakkı bir mecbûriyet ifâde etmeyeceÄŸi gibi, ÅŸirk koÅŸmanı gerektirecek bir durumun mevzûbahis olması mümkün deÄŸildir); (dolayısıyla) sakın onlara itâat etme! (Yine de) onlarla dünyâda iyi geçin; (fakat) bana yönelenlerin yoluna tâbî ol!. (Çünkü) sonunda dönüÅŸünüz ancak banadır." (Lokmân, 14-15)
Ancak böyle bir durum olmadığı, yâni bütün âile fertlerinin îmân ve İslâm çizgisinde olduÄŸu âile yuvasında ise, küçükten büyüÄŸe doÄŸru bir rızâ kazanma vardır. Çocuklar, ana ve babanın rızâsını; ana, çocuklarla birlikte babanın rızâsını; baba ise, hepsi ile birlikte Allâh'ın rızâsını kazanma yolunda gayretle mükelleftir. Bu da hayatın gâyeli ve bereketli bir ÅŸekilde deÄŸerlendirilmesi demektir.
Nitekim ÅŸâir, Allâh'ın lutfettiÄŸi ömrü gâyeli kullanmayı ne güzel ifâde eder:
Seni annen doÄŸurup attığı gün dünyâya aÄŸlıyordun,
Bütün âlem gülüyordu bir yanda..
Öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin,
ÇaÄŸlasın gözyaşı hâlinde cihân ardından!..
Bütün bu söylenenler, âilenin, ferdî ve ictimâî huzûr, seâdet ve selâmetin en müessir temel taşı olduÄŸunu göstermektedir. Bundan dolayıdır ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-: "KiÅŸinin cenneti, evidir!.." buyurmaktadır.
Bu demektir ki, -Allâh muhâfaza buyursun- onda cehennem olma istîdâdı da vardır.
Ey Rabbimiz! Bizlere ve âilelerimize, sana kulluk ve tâat üzre hoÅŸnud olacağın bir takvâ hayatı nasîb eyleyip hânelerimizi lutuf ve seâdet cenneti eyle! Binbir isyan ve gaflet amellerinin tutuÅŸturduÄŸu azâb cehennemi eyleme!
Âmîn!.. |