Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ALTINOLUK DERGİSİ arrow Âh Vefâ!..
Âh Vefâ!..
Yıl: 2001 - Ay: Temmuz - Sayı: 185
"EÄŸer gönlün, yârine gerçekten baÄŸlı ise, gözünü aç da ÅŸükret; vefâdan bahset! Dikeni bırak da gülden nasîb almaÄŸa bak!"

Hazret-i Mevlânâ

Mehmed Âkif merhum, kızının nikâh akdine çok sevdiÄŸi ahbâbından olan Bosnalı Ali Åževki Efendi'yi de dâvet etmiÅŸti. YaÅŸlı Hocaefendi bu dâvete biraz geç geldi ve gecikme sebebi olarak da, Vefâ YokuÅŸu'ndan çıktığını söyledi. Merhûm Âkif de, bu yerinde mazereti, yerinde bir hakîkatle mezcederek mütebessim ve mânidar bir ÅŸekilde ÅŸöyle dedi:

"Hangi Vefâ YokuÅŸu'ndan bahsediyorsun Hoca Efendi? Nesl-i hâzır (ÅŸimdiki nesil) o yokuÅŸu çoktan düzledi..."

Merhûmun hüzünle dile getirdiÄŸi ve âdetâ ah vefa dercesine ifade ettiÄŸi gerçek, insanoÄŸlunun en çok muhtaç olduÄŸu vazgeçilmez bir haslettir. Bu hasleti gerçekleÅŸtirmenin güçlüÄŸünü ifade sadedinde Vefâ YokuÅŸu'nu çıkmanın güçlüÄŸüne âit sözden istifâde sûretiyle telmihte bulunan Âkif merhum, bugünkü cemiyetimizi görse kimbilir nasıl feryâd ederdi... Bugün, insanlar izleri silinmiÅŸ iyilikleri hatırına bile getirmemekte ve ekseriyetle "vefâ" kelimesi, âdetâ ve sırf İstanbul'da bir semt adı olarak kalmış bulunmaktadır.

Hâlbuki vefâ, İslâmî ÅŸiarlardan biri ve belki de en esaslısıdır. Gerçi İslâm nazarında esasların esası îmândır. Fakat, îmânın aynı zamanda bir vefâkârlık tezâhürü olduÄŸu muhakkaktır. Zîrâ vefâ, ahde riâyet, yâni verilen sözde durmadır. Îmân da rûhlar âleminde Rabbi tasdik ve ikrâra bu dünyâda sadâkat gösterilmesi, yâni netice itibarıyla bir vefâkârlıktır.

Bununla berâber vefâ, sadece ahde riâyet, yâni verilen sözde durma keyfiyeti deÄŸildir. O, Hakk'a karşı samîmiyet ve gönül hâlini deÄŸiÅŸtirmemek, hısım akraba ve din kardeÅŸlerimizden ana-babamıza, îmân nîmetinin bize kadar ulaÅŸmasında hizmeti geçmiÅŸ âlimler ve sâlihlerden peygamberlere kadar fiilî veya hissî bir sûrette güzel alâkaya mecbûr olduÄŸumuz minnettarlığı ve gönül kenetlenmesini gerçekleÅŸtirmek ve bu hâli mevsimlik deÄŸil -iyi ve kötü günde- ömür boyu devâm ettirmektir.

Vefâ kelimesi, minnettarlık, sadâkat ve istikâmet gibi vasıfların hepsinde bir kumaşın iki yüzünden biri olmak gibi berâberlik ve hattâ bazen ayniyet ifâdesi taşır. Bu temel bakış açısından, îmânın îcâb ettirdiÄŸi her tavır ve hareket, aynı zamanda bir vefâkârlık ifâdesi taşıdığı gibi, bu tavır ve hareketlerin aksi de "vefâsızlık" olarak kabûl edilir.

Vefâ, peygamberlere, velîlere ve fazîlet sahibi kimselere âid bir vasıf olarak beÅŸerî hayatı en yüce bir seviyede taçlandıran mânevî bir sıfattır. Bu itibarla bazı müfessirler İslâm'ı, dil ile ikrar ile beraber hem kalb ile tasdik, hem Allah Teâlâ'ya bütün kaza ve kaderinde teslimiyet ve hem de bir vefâ olarak tarif etmiÅŸlerdir.

Gönüllerini vefâ menbaından nasiblendirenler, ateÅŸ gibi olan nefislerini gül bahçesi hâline getirmiÅŸler demektir. Öyle bir gül bahçesi ki, içinde zikir gülleri, tesbîh bülbülleri, îmân ve irfân çimenleri, ilâhî lutuf çiçekleri ve amel-i sâlih ırmakları vardır. Böyle bir gönlün mükâfâtı da kendi hâline uygun olur ki, bu, cennet-i âlâ ve cemâlullâhtır. Böyle gönüllerin önünde ateÅŸler bile vasıf deÄŸiÅŸtirerek bir gülistâna dönerler. Nitekim İbrâhîm -aleyhisselâm- Nemrud tarafından daÄŸlar gibi alevlerin içine atıldığı an Cenâb-ı Hakk'ın:

"Ey ateÅŸ, İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!" emriyle bir gülistân hâlini almıştır. Zîrâ İbrahim -aleyhisselâm-, ateÅŸe atılmadan önce nefs alevini vefâ sularıyla söndürmüÅŸ ve Hakk'a sadâkatini her vechile tezâhür ettirmiÅŸ bir peygamberdi. Öyle ki Allâh Teâlâ, onun vefâsını:

"Çok vefâkâr olan İbrâhîm..." (en-Necm 37) ÅŸeklinde takdîr buyurmuÅŸtur.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in üsve-i hasene olan hayâtı da baÅŸtan sona âdetâ bir vefâ sergisidir. O Varlık Nûru, fetihden sonra Mekke'de onbeÅŸ gün kalmışlardı. Bunun üzerine Ensâr'dan bazıları endîÅŸelenmiÅŸler ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in bir daha Medîne'ye dönüp dönmeyeceklerini düÅŸünmeye ve aralarında bunu hüzünle konuÅŸmaya baÅŸlamışlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O'na doÄŸup büyüdüÄŸü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb buyurmuÅŸtu. Ensâr-ı Kirâm'ın bu tedirginliklerini sezen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onların yanına giderek:

"-KonuÅŸtuÄŸunuz nedir?" diye sordular.

Onların endîÅŸelerini öÄŸrendikten sonra da büyük bir vefâ örneÄŸi olarak ÅŸöyle buyurdular:

"-Ey Ensâr! Öyle bir ÅŸey yapmaktan Allâh'a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır."

Bu vefâyı, vefat hastalığında mescide son ziyaretinde minbere çıktıklarında muhâcilere:

"Ey muhâcirler! Ensâra karşı iyi davranın! Onlar bir kıymettir. Onlar bana karşı sığınak olmuÅŸlardı. İyilerine iyilikle muâmele edin, kötülük yapanları da afvedin!.." buyurmak suretiyle o son demlerinde dahî tekrarladılar.

Denilebilir ki bütün peygamberler, bir bakıma beÅŸeriyete vefâyı en yüksek seviyede talim eden rehberlerdir. Allâh Teâlâ'nın muhabbetine nâil bir kul olabilmek için, hidâyet rehberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in vefâ hususunda koyduÄŸu düsturları gönlümüzün en müstesnâ ölçüleri hâlinde yaÅŸamak zarûreti vardır. Bunları kısaca ÅŸöyle sıralayabiliriz:

1. Âlemlerin Rabbi olan Allâh'a vefâ:

İlk ünsiyet ve onun netîcesi olan vefâ, Allâh -celle celâlühû-'adır. Zîrâ Cenâb-ı Hakk, ezelde yarattığı rûhlara buyurdu ki:

"Ben sizin Rabbiniz deÄŸil miyim? (Onlar da:) Belâ, (evet)!" (el-A'râf 172) diyerek ikrarda bulundular.

Bu ikrar hususu, Cenâb-ı Hakk'ın ulûhiyyetini ve insanların kulluÄŸunu kabullenmeyi ifade eden bir ahitleÅŸmedir. Bunu kabûl eden, ikrarında sadâkat gösterip kulluÄŸunu hayâtı boyunca en güzel ÅŸekilde devâm ettirmekle vefâkârlık göstermiÅŸ olur. Çünkü bu vefâkârlık için sâdece ikrar kâfî deÄŸildir. Bu kabulleniÅŸin doÄŸurduÄŸu bir takım aklî ve vicdânî mükellefiyetler vardır. Bunlar da Allâh'ın emirlerine riâyet ve nehiylerinden kaçınmakla gerçekleÅŸir.

O hâlde Hakk'a vefâ ancak ve ancak O'nun emirlerine riâyetle gerçekleÅŸir. Bu vefâ, O'na baÄŸlı his ve fiillerin zirvesidir. Çünkü yaratan, yaÅŸatan ve kendisine her an muhtac olunan yegâne varlık odur. Hayatımız da ölümümüz de onun elindedir. Bu cihetle ona olan muhabbet ve her nefeste onunla rabıtalı olabilmek husûsiyeti, kulluÄŸun en yüce ufku ve vefâ borcudur. Firavun'un, îmân ettiler diye büyük bir zulümle kol ve bacaklarını çaprazlama keserek hurma dallarına astırdığı sihirbazların bu durum karşısında:

"Yâ Rabbî, bizi ÅŸu belâdan kurtar, rahata erdir!" ÅŸeklinde deÄŸil de:

"Allâhım! Üzerimize sabır yaÄŸdır ve bizim canımızı müslümanlar olarak al!" diye niyâz etmeleri ne muazzam bir kulluk vefâsıdır.

Böyle vefâ ve sadâkat timsâli kullar hakkında Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmede buyurur:

"Allâh sadâkat gösterenleri, sadâkatleri sebebiyle mükâfâtlandıracaktır..." (el-Ahzâb 24)

Bu hakîkat dolayısıyla Hazret-i Mevlânâ, irfân yolcularına ÅŸu fânî âlemdeki imtihân ve ibtilâlara karşı sabır ve Hakk'a vefâ sadedinde mecâz yoluyla ÅŸöyle seslenir:

"Ey bülbül! Kara kış yüzünden ne vakte kadar feryâd edeceksin? Ey bülbül! Durmadan cefâdan bahsetmek revâ mıdır? EÄŸer gönlün, yârine gerçekten baÄŸlı ise, gözünü aç da ÅŸükret; vefâdan bahset! Dikeni bırak, gülden bahset! Gülün sap ve köke âid sıfatlarından geç; onun zâtına bak! Åžu fânî âlemle niçin bu kadar meÅŸgulsün; yoksa varmak istediÄŸin yer, ötelerin ötesi deÄŸil mi?"

2. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e vefâ:

Allâh'a karşı vefâdan sonra en ulvî ve en gerekli vefâ Âlemlerin Efendisi olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e müteveccih olandır. Bu vefâ, diyerek Cenâb-ı Hakk'a tazarrû ve niyazlarında öncelikle ümmeti için talepte bulunan Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'adır.

Peygamber'e sevgi ve muhabbette derinleÅŸmekle baÅŸlayacak olan bu vefâ, onun sünnet-i seniyyesi etrafında pervâne olabilmekle mümkündür. O yüce Peygamber ki, bizi Allâh'a götüren, hayat ve ölüm karşısında irÅŸad ederek sonsuz seâdet yollarını aydınlatan yegâne kandilimiz olmuÅŸtur. Ona vefâyı ve onun bu vefâya mukâbelesini anlatan ÅŸu hâdiseler ne kadar ibretlidir:

Uhud harbinin mü'minlerin aleyhine döndüÄŸü safhada müÅŸrikler Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i öldürmek kasdıyla bütün güçleriyle saldırıyorlardı. Öyle ki o Âlemler Serveri'nin mübârek diÅŸlerini ÅŸehîd ettiler. O dehÅŸetli hengâmede Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in yanında bulunan ashâb-ı kirâmın fedâkârlık ve vefâları kâbına varılmaz birer dâsitânî tezâhürler hâlinde tahakkuk ediyordu. Kimi vücûdunu O'na siper ediyor, kimi gelen oklara ellerini kalkan yapıyor kimi düÅŸmana ok atarak onları püskürtmeye çalışıyordu. O gün Rasûllullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in yanında müÅŸriklere bin kadar ok attığı rivâyet edilen Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- de, öyle cansipârenâ gayretler içindeydi ki onun bu vefâkâr ve fedâkâr hâli karşısında Âlemlerin Efendisi memnûniyetlerinden ÅŸöyle seslendiler:


"Anam babam sana fedâ olsun, ey Sa'd!"

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:

"Ben Nebî -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ana ve babasını Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs'dan baÅŸka bir kiÅŸiye fedâ ettiÄŸini söyleyerek hitâbda bulunduÄŸunu iÅŸitmedim."

Bir baÅŸka misâl:

Hudeybiye günü Hazret-i Osmân, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- tarafından elçi olarak Mekke'ye gönderilmiÅŸti. Hazret-i Osmân, müÅŸriklere niyetlerinin umre yapıp dönmek olduÄŸunu anlattı. Fakat onlar o yıl için izin vermediler. Hazret-i Osmân'a:

"-İstiyorsan sen ÅŸimdi tavâf edebilirsin!.." dediler.

Fakat kendilerini Allâh'a ve Rasûlü'ne adayanlardan olan Hazret-i Osmân:

"-Hazret-i Peygamber Kâbe'yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh'ı, ancak O'nun arkasında ziyâret ederim. O'nun kabûl edilmediÄŸi yerde ben de yokum!.." diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e olan sadâkatini bildirdi.

O sırada Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- geliÅŸen hâdiseler üzerine ashâbının bey'atini kabûl ediyordu. Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh- orada bulunmadığı için bey'atin sonunda Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, bir eliyle diÄŸer elini tutarak:

"-Allâh'ım! Bu da Osmân'ın bey'atidir! Åžüphesiz ki o, senin ve Rasûlünün hizmetindedir..." buyurdular.

Hazret-i Osman -radıyallâhü anh-'ın mazhar olduÄŸu bu iltifât-ı Peygamberî, ondaki vefâ ve sadâkate sarılmak ÅŸartıyla bütün ümmete ÅŸâmildir. Bizler de gönüllerimizdeki vefâ ile Bey'atü'r-Rıdvân'da bulunan sahabîye kalben iÅŸtirak edebilir ve:

"(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki sana bey'at edenler ancak Allah'a bey'at etmektedirler. Allah'ın eli (kudreti) onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuÅŸ olur. Kim de Allah'a verdiÄŸi ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir..." (el-Fetih 10) âyet-i kerîmesindeki müjdelere nâil olabiliriz.

Buna nâiliyyet için onu sevmek ve ona vefâkâr olabilmek ise, Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Peygamber, müminler için canlarından evlâdır..." (el-Ahzâb, 6) ÅŸeklinde ifâde buyurulmuÅŸtur.

Bu ve benzeri nice baÄŸlılık ve vefâ ifadeleri çerçevesinde peygamber âşıkları, Fahr-i Âlem -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in mübârek saç ve sakallarından kadem-i pâkine (ayak izine) kadar onun her emanetini baÅŸlarına taç etmiÅŸlerdir. Onun hırkasından asâsına, kılıcından oklarına ve mühr-i ÅŸerîfine kadar günümüze kadar gelen bütün emanetler, iÅŸte hep bu hissiyatla devam etmiÅŸ ve ona âid olan her ÅŸey bir olarak telâkkî edilmiÅŸtir. Bu meyânda bilhassa Osmanlı'nın gösterdiÄŸi itina, hürmet ve vefâ, dillere destandır. Öyle ki, bazı mütefekkirler Osmanlı'nın altı yüz küsur senelik muhteÅŸem bir ömre mazhariyetini, Kur'ân ve sünnete ittibâya ilâveten Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'den ümmete ulvî birer hâtıra olarak kalan mukaddes emanetlere gösterdiÄŸi göz kamaÅŸtırıcı ihtirâm tezâhürlerine baÄŸlarlar.

3. Din büyüklerine vefâ:

Her mü'min dîn büyüklerine karşı da vefâ hissiyle baÄŸlı olmak mecbûriyetindedir. Allâh ve Rasûlü'nün getirdiÄŸi emir ve nehiyleri, güzel ahlâkı ve iki cihânımızı aydınlatan ulvî kandilleri bizlere taşıyan İslâm büyükleridir. Cemiyetler, onların irÅŸâd ve talimleriyle istikametlenir ve mânevî âlemlerini tezyin ederek istikbâle yürürler. Bunun içindir ki:

"Âlimlerin ölümü, âlemlerin ölümü gibidir..." buyurulmuÅŸtur.

DiÄŸer taraftan Cenâb-ı Hakk'ın:

"Ey îmân edenler, Allâh'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!" (et-Tevbe 119) beyanındaki sâdıklar kelimesine bazı müfessirler sadakat ehli, yâni vefâ sahipleri mânâsını vermiÅŸler ve âyeti:

"Îmân ve İslâm yolunda vefâ sahipleri ile birlikte bulunun ve siz de vefâ ehli olun ki, dünyâ ve âhırette kurtuluÅŸa nail olabilesiniz!" ÅŸeklinde de îzâh eylemiÅŸlerdir.

4. Ana-babaya ve hısım-akrabâya vefâ:

Ana-baba hakkı, üzerinde en çok durulan hususlardandır. Onlara hizmet, güzel söz ve ikrâm bilhassa yaÅŸlandıkları zaman evlâdların en büyük vefâ borcudur. Kur'ân-ı Kerîm'de Allâh'a ibâdetten sonra ana baba sevgisi ve hizmeti telkîn edilmektedir. Cenâb-ı Hak buyurur:

"Rabbin, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve ana babaya iyilikte bulunmayı emretmiÅŸtir. EÄŸer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlıyacak olursa, onlara karşı bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle."

"Onlara rahmet ve alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: "Rabbim! Küçükken beni (merhametle) yetiÅŸtirdikleri gibi sen de onlara merhamet et !" de!" (el-İsrâ 23-24)

Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-'ın annesi Fâtıma binti Esed -radıyallâhu anhâ-, gençlik yıllarında Hazret-i Peygamber'e gerçek annesiymiÅŸ gibi hizmet etmiÅŸti. Bu sâlihâ kadın vefat ettiÄŸi zaman Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, cenazesinin yanına girmiÅŸ, baÅŸucuna oturmuÅŸ ve onun vefâ ve hizmetine Hakk katında ÅŸâhidlik ederek ÅŸöyle buyurmuÅŸtur:

"Ey annem! Allâh sana rahmet eylesin. Sen, benim (öz) annemden sonra annemdin. Kendin aç kalır beni doyururdun, kendin giymez beni giydirirdin, kendini güzel yiyeceklerden alıkoyarak bana yedirirdin ve bunları yaparken Allâh'ın rızâsını ve âhıret yurdunu arzu ederdin."

Ana-babadan sonra, hısım ve akraba muhabbeti ve onlara vefâ gelir. Hısımlık iki kategoridedir. Biri umûmî mânâdaki îmân ve fazîlet akrabâlığıdır. DiÄŸeri olan husûsî yakınlık ise akrabalık yakınlığıdır. İslâmî ifâde ile akrabalığa "ulü'l-erhâm", akrabâ ziyâretine de "sıla-yı rahim" denir. Akrabalarla ilgiyi kesmek kötü, çirkin ve günah bir husustur. Buna binâen:

"Akraba ile ünsiyeti kesmiÅŸ bir kimsenin bulunduÄŸu meclise rahmet inmez." buyurulmuÅŸtur.

Dînimiz de hısımları hiçbir iyilik ve yakınlıktan uzak tutmamayı ve yakın akrabadan uzak akrabaya doÄŸru dereceli bir ÅŸekilde haklara riâyeti emretmiÅŸ ve bunu hayatî bir vazîfe olarak sırtımıza yüklemiÅŸtir.

Âile teÅŸkîlâtı ve akrabâlık tezâhürleri Allâh -celle celâlühû-'nun acâib ve garâib tecellîlerindendir. Yabancıları, nikâh gölgesinde birbirine can-ciÄŸer yapan, onları akrabalık ÅŸeklinde muhabbet dalları gibi zümrütleÅŸtiren rabıtalar ve hısımlık cilveleri, Allâh'ımızın lutf u ihsânı cümlesindendir. Hısımlık baÄŸlarını kesmek en çirkin bir vefâsızlıktır. Zâhirî uzaklıklar, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ'nın insanlık izdivâcında birleÅŸmektedir. Takvâ neÅŸ'eleriyle vefâ duygu ve fazîletlerinin, soy-sop telakkîlerinin üzerinde olduÄŸu muhakkaktır.

Dünya seâdeti, İslâmî bir aile ve akrabalık rabıtasıyla güçlenir. Dünyadaki samimiyet ve o alâkaların devâmı olan vefâ duygusu, âhıretin de seâdetidir.

Vefâ gösterilmesi gerekenler sadece bu saydıklarımızdan ibaret deÄŸildir. Bilhassa dostlara ve din kardeÅŸlerine vefâyı gönle yerleÅŸtirmelidir. DiÄŸer taraftan ecdâda vefâ, dirilerimize ve ölülerimize vefâ, vatana vefâ ve toplumdaki bütün emanetlere vefâ saÄŸlam karakter ve ÅŸahsiyetlerin vasıflarındandır.

Bilmelidir ki kulda ancak takva hissi ve vefa ÅŸuuru, ilahi sınırların ihlâl edilmesine ve muhabbet kalesinin yıkılmasına razı olmaz. Aksi hâlde nefis, nice nifâk ve gaflet yollarında dolaÅŸarak gönlü uçurumdan uçuruma sürükler. Nitekim ilâhî gazaba dûçâr olan nice kavimlerin helâk sebebi dâimâ Hakk'a verdikleri sözde durmamaları olmuÅŸtur. Onlar, ahde vefakârlık etmek, insanlık borcu ve gereÄŸi iken buna yanaÅŸmadılar. Böylece ilim ve idrak, marifet ve iz'andan mahrum kalarak helâk oldular. Onların hâlleri görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir öÄŸüt vesîlesi kılındı. Âyet-i kerîmede buyurulur:


"Onların çoÄŸunda sözünde durma diye bir ÅŸey, yâni ahde vefâ görmedik..." (el-A'râf 102)

Allâh'ın kendisine verdiÄŸi nîmetleri unutup basit bir nefsânî temâyülün esîri olarak vefâsızlık gösterenlerin hâlini Ferîdüddîn Attâr Hazretleri'nin ÅŸu kıssası ne güzel aksettirir:

PâdiÅŸâhın husûsî nazarlarına mazhar olmuÅŸ bir av köpeÄŸi vardı. Avcılıkta mâhir ve usta idi. PâdiÅŸâh, ona son derece deÄŸer verir ve her ava çıkışında onu mutlaka yanına alırdı. Tasmasını mücevherlerle süslemiÅŸ, ayaklarına altın ve gümüÅŸten yapılmış halkalar ve bilezikler taktırmıştı. Sırtı da sırmalı atlas bir çulla kaplıydı.

Birgün pâdiÅŸâh, yine onu yanına almış olduÄŸu hâlde saray erkânı ile birlikte ava çıktı. Tasmanın ipek ipi elinde at üzerinde vakur bir ÅŸekilde ilerleyen sultan, neÅŸ'eli idi. Fakat birden bu neÅŸ'esini kaçıran bir ÅŸey gözüne iliÅŸti. Çok sevdiÄŸi köpeÄŸi, pâdiÅŸâhını unutmuÅŸ bir vaziyette baÅŸka bir ÅŸeyle oyanlanmaktaydı. PâdiÅŸâh, önce mahzûn olarak elindeki ipek ipi çektiyse de köpek direndi; önündeki kemik parçasını kemirmeye devam etti. Bu hâl karşısında pâdiÅŸâh, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırdı:

"-Huzûrumda beni unutarak baÅŸka bir ÅŸeyle meÅŸgûl olmak! Nasıl olur bu?!." dedi.

Son derece üzüldü. KöpeÄŸinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluÄŸu ona çok dokunmuÅŸtu. Bir köpek de olsa mâzûr görüp afvetmek içinden gelmedi. O kadar izzet, ihsân ve ikrâma karşı köpeÄŸinin bir anda hem de bir kemikle kendisini unutması, gönül yaralayıcı ve vefâyı zedeleyici bir tavır olarak aslâ afvedilebilecek bir husus deÄŸildi. Gazapla:

"-Yol verin ÅŸu edebsize!" dedi.

Gâfil köpek, bu hiddetin mânâsını kavradı, ancak iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸ, yapacak bir ÅŸey kalmamıştı. Öyle ki, etrafındakiler pâdiÅŸâha:

"-Sultanım, üzerinde mücevher, altın, gümüÅŸ ne varsa alalım da öyle bırakalım!" dediklerinde pâdiÅŸâh:

"-Hayır! Bırakınız öyle gitsin!" dedi.

Ardından ilâve etti:

"-Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın ve bomboÅŸ çöllerde garip, aç ve susuz kalsın; onlara bakarak kaybettiÄŸi ikrâm ve lutufların acısını yaÅŸasın!.."

Cenâb-ı Hakk'ın sayısız nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peÅŸine takılarak helâk olup tükenen vefâsız kimselerin hâlini aksettiren bu kıssa ne kadar ibretlidir. Bu hâle düÅŸen kimse, sonunda bu fânî takıntıların bomboÅŸ olduÄŸunu görür, ama her ÅŸey bitmiÅŸ olur. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

"Vefâsızlık, köpekler için bile bir leke ve ayıp olduÄŸu hâlde, sen nasıl oluyor da insan olarak vefâsızlık gösteriyorsun?"

Bu itibarla büyükler, Hak yolcularına ÅŸöyle seslenmiÅŸlerdir:

"Gâfillerin de sâlihlerin de hâllerinden ayrı ayrı lâyıkıyla ibret al ve Allâh'a vefâkâr bir kul olmaya bak!"

Evet bütün mes'ele bu: Sâdece vefâkâr bir kul olabilmek.

Cenâb-ı Hakk'a sonsuz ÅŸükürler olsun ki bizleri böyle bir kulun çok yakınında senelerce bulunmak ÅŸeref ve bereketine nâil eyledi. Bu müstesnâ ÅŸahsiyet, muhterem pederimiz ve iki sene evvel bu ayda Hakk'ın rahmetine tevdî eylediÄŸimiz, Sahrâ-yı Cedîd mezarlığında medfun Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-'dur.

MeÅŸreb olarak Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh- Hazretleri'nin zamanımızdaki kâmil bir mümessili bulunan pederimiz ve üstâdımız, sevenleri arasında "sâhibu'l-vefâ" olarak mâruf olmuÅŸtu. Bu tâbir, o büyük zât için hiç ÅŸüphesiz, sebepsiz kullanılmış deÄŸildir. Zîrâ o Hak dostu, bütün bir ömrünü müstesnâ bir vefâ ve sadâkat âbidesi hâlinde yaÅŸayan bir gönül ufku, gündüzlerimizin güneÅŸi ve gecelerimizin hilâli idi. O bir istikâmet kutbu, ârifler sultânı idi.

O, buraya kadar anlattığımız bütün vefâ tezâhürlerini gönlünde cemetmiÅŸ ve bundan dolayı olarak yâd olunmayı hak etmiÅŸ bir vuslat goncasıydı. Vefâtının ardından geçen ÅŸu iki senelik zaman, gönlümüzdeki ayrılık yaralarını bir nebze bile olsun saramadı. Bilâkis daha ÅŸiddetlendirdi. Zîrâ onun tarifsiz bir vefâ ile mütehallî olan gönül iklîmi, bizlere daima sadâkat ve baÄŸlılığın, muhabbet ve aÅŸkın müstesnâ bir talimgâhı idi.

Allâh -celle celâlühû-, bir kuluna ÅŸerefli bir hizmet takdir buyurduÄŸu zaman, ona bu iÅŸin liyâkatini de lutfeder. İşte bu yönden bakılınca, Mûsâ Efendi'nin ÅŸahsiyetindeki zâhirî ve bâtınî kemâlât, her yönüyle müÅŸâhede edilmekteydi. O, çok zor ve güç olan vukuat ve hâdiseleri bile en ince teferruatına kadar derin bir ferâset, anlayış ve hassâsiyet ile tesbît ederdi.

Onun vefâ iklîminde sergilediÄŸi nâdide güller, karanfiller, nergisler ve sümbüller, gönül bahçelerimizi yeÅŸerten solmaz güzelliklerdir. Ondaki Hakk'a sadâkat, kitab ve sünnete sarılış, yaptığı infaklarla ecdâd emânetine tesâhüb, akraba ve dostlara, hattâ dostların dostlarına olan yakın alâka ve muâmele, vakıf hizmetlerindeki gayret vb. binbir letâfet dolu hâller, hep bizlere nde Rabbe verilen sözün nasıl yerine getirileceÄŸi hususunda en güzel numûnelerdi.

Mûsâ Efendinin sayısız vefâ duygularından birkaçını ÅŸu ÅŸekilde sergileyebiliriz.. Hastalığın en ÅŸiddetli anlarında dahi: "Ya Rabbi, bana sıhhat ve güç ihsan buyurup, köy köy dolaÅŸarak kardeÅŸlerinin hizmetinde bulunmayı nasib eyle, diye duâ halindeydi.

Bu numûnelerden diÄŸer biri olarak o, cemiyette vefâsızca yalnızlığa terkedilmiÅŸ ve ızdıraplarıyla baÅŸbaÅŸa bırakılmış garip ve yaÅŸlı kimseler karşısında fevkalâde duygulanırdı:

"Bizim, bu garipleri aslında evimizde barındırmamız îcâb eder. Lâkin buna muktedir deÄŸiliz. O hâlde bir huzur yurdu inÅŸâ etmeye mecbûruz." diyerek birkaç yakınıyla berâber bu güzel düÅŸünceyi fiiliyata geçirmiÅŸlerdi. Zaman zaman da garipleri ziyâret edip onların ihtiyaçlarıyla yakînen alâkadar olurlardı.

Onun gönlü, bahçedeki kedilerin karakterlerine kadar uzanır, onları sıfatlarıyla isimlendirerek yavrularına olan sadâkat ve merhametlerine göre her birine ayrı ayrı muâmele ederlerdi.

Åžahsen benim daha kundak yaşımdayken hizmetimi gören hemÅŸireyi, elli beÅŸ sene sonra bile aratarak buldurmuÅŸ ve ona izzet ve ikramlarda bulunmuÅŸlardır.

Hele onun, üstâdı Sâmî Efendi hazretlerine olan vefâsı, dillere destândı. Bayram günlerinde ilk ziyâret ettiÄŸi yer, Sâmî Efendi'nin eviydi. Yine ilk kurbanları onun için keserdi. Bilhassa onun muazzez ruhuna hatimler okunmasına vesile olur ve her yıl sevenleri tarafından üstadı için tilâvet edilen onbinlerce hatm-i ÅŸerif vefâkar gönlünü ziyadesiyle memnûn ederdi.

Hâsılı o, bütün bir ömrünü kaplayan davranış ve yaÅŸayışıyla bizlere, husûsunda Ebû Bekir -radıyallâhü anh- misâli bir aÅŸk ve muhabbet muallimliÄŸini yaptı. Åžimdi cümle ehl-i muhabbete düÅŸen, o aÅŸk ve muhabbet ÅŸâhının yeÅŸerttiÄŸi vefâ toprağında bir peygamber goncası hâline gelebilmek...

Cenâb-ı Hak, cümlemize ihsân buyursun! Âmîn!..

Allâh'ım! Gönüllerimize o sâhibü'l-vefânın güzel hâllerini ihsân ile bizleri sâlihler zümresine dâhil eyle! Amellerimize sadâkat ve samîmiyet lutfedip cümlemizi naîm cennetlerinin vârisleri kıl! Neslimizden ve zürriyetimizden muttakîlere sertac olacak göz nûru ve gönül sürûru evlâdlar ihsân eyle! Cümlemizi sana, rasûlüne, ana-babaya, akrabâya, bütün ehl-i îmâna, vatan ve millete ve diÄŸer emânetlere karşı vefâkâr eyle! İki cihânda da rızâ-i ÅŸerîfin iklîminde yaÅŸat!

Âmîn!..
 
< Önceki   Sonraki >
Altınoluk Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim