Allah için Dünyaya Geldik, Dosta Dost Olmak İçin Dünyaya Geldik

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

ÂHİRET İÇİN DÜNYA’YA GELDİK, DOST’A DOST OLMAK İÇİN DÜNYAʼYA GELDİK.

Muhterem kardeşlerimiz!

Cenâb-ı Hak kulunu seviyor. Kulunun Cennetʼe girmesini arzu ediyor. Bu Dünyaʼda bu kulluk imtihanını verenler için, Cenâb-ı Hak Cennetʼi hazırladı. Kulun da Cennetʼine girmesini istiyor. Tabi kendisiyle dostluk istiyor. Dostluğa, son nefeste ikram edecek Cenâb-ı Hak, kıyâmet günü o büyük infilâkta kulunu muhâfaza edecek ve Cennetʼte ikram edecek.

“Biz, Benî Âdemʼi mükerrem kıldık…” (el-İsrâ, 70) buyuruyor.

Kendisinden vasıflar veriyor:

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي

(“…Rûhumdan üfürdüğüm zaman…” [el-Hicr, 29; Sâd, 72]) buyuruyor. İstîdatlar veriyor. Kul bu istîdatları inkişâf ettirecek, cemâlî sıfatların mazharı olacak, Cenâb-ı Hakʼla dost olacak. Tabi dostluk da müştereklikten kaynaklanır. Cenâb-ı Hakkʼın bu cemâlî sıfatlarından hisse alacak.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, fiilî kıstas, üsve-i hasene, örnek şahsiyet. O rûhânî dokudan hisseler alacak. O şekilde Cenâb-ı Hakʼla dost olacak.

“اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ”, buyruluyor, “en güzel bir yaratılış”. (Bkz. et-Tîn, 4) Bu yaratılışın kıvamına erebilmesi, kulun, nefsânî arzuları bertaraf edecek, rûhânî istîdatları inkişâf ettirecek. Bunun mukâbili esfel-i sâfilînʼden, en altlara düşmekten kendini kurtaracak. Bir sürü nefsânî engelleri aşacak.

Cenâb-ı Hak… Kıyâmet için, öbür âlem için geldik dünyaya. Cenâb-ı Hak bu dünyayı insan için tanzim etti. Mahlûkat yaratıldı. Sonra insan bu dünyaya geldi. Hazır olarak geldi, imtihan sınıfına. Ve bir imtihan talebeleriyiz. Son nefese kadar bu imtihan devam edecek.

Cenâb-ı Hak ikramlarını bildiriyor. “Verdiğim nîmetleri sayamazsınız” buyuruyor. (Bkz. İbrahim, 34)

“O, göklerde ve yerde ne varsa âmâde kıldı, düşünen bir toplum için.” buyruluyor. (Bkz. el-Câsiye, 13)

Cenâb-ı Hak, akıl, izʼan, idrak, bunun yanında peygamberler, insan terbiyecileri, suhuflar, kitaplar gönderiyor. Bizi de Cenâb-ı Hak lûtfuyla, ikramıyla en büyük Peygamberʼe, en büyük Kitâbʼa mazhar olduk. Bir bedelsiz olduk ama, bir bedelle olmadık. Ne Peygamberimizʼi kendimiz seçtik, ne Kitâbʼımızı kendimiz seçtik. Bu, Cenâb-ı Hakkʼın büyük bir lûtfu.

Cenâb-ı Hak da üsve-i hasene, fiilî bir kıstas olarak bildiriyor. Cenâb-ı Hakkʼın insanda tecellî eden bir sanat hârikası -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. Oʼnun rûhânî dokusundan hisse alabilmek…

O, Cenâb-ı Hakkʼın en yakın dostu, Habîbullah. Bizim de -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe hayatımızın her safhasında, unutmadan hiçbir anda, Oʼna benzememizi arzu ediyor. İki itaat birleşiyor, Rasûlʼe itaatin Allâhʼa itaat olduğunu, Allâhʼa itaatin Rasûlʼe itaat olduğunu bildiriyor. (Bkz. en-Nisâ, 80) Velhâsıl Kurʼânʼın, Efendimiz, fiilî bir tefsiri.

Cenâb-ı Hak yine îkaz mâhiyetinde, Kıyâmet Sûresiʼnde:

“İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (el-Kıyâme, 36) buyuruyor. Bu kadar nîmet, bu kadar ikram, bu kadar izzet… “Başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (el-Kıyâme, 36) buyuruyor.

Yine Müʼminûn Sûresiʼnde:

“Biz insanı, boş yere yaratmadık. (Abesen buyuruyor, yani abes olarak yaratmadık.) İnsan huzurumuza gelip hesap vermeyeceğini mi zannediyor?” (el-Müʼminûn, 115) buyuruyor.

Bu Dünyaʼyı bildiriyor:

“Biz gökleri ve yeri (semâvâtı ve yeri, hepsi infilâk edecek kıyâmette) biz oyun eğlence olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38) buyruluyor.

Ankebût Sûresiʼnin başında:

“İnsanlar, îmân ettik demekle kurtulacaklarını mı zannediyor?” (el-Ankebût, 2) buyuruyor. Îmânla amel takviyesi istiyor. Îman, ameli seviyelendirmek için Cenâb-ı Hak ihlâs istiyor.

Okunan âyet-i kerîmeler, Gâşiye Sûresiʼnde Cenâb-ı Hak bize bir kıyâmet infilâkı ve bu kıyâmet infilâkında insanların iki bölümünü bildiriyor. Bir; -Allah korusun- yanlış, hayatı bir gafletle geçirenlerin durumu; bir de bu dünyayı îman, amel-i sâlih ve ihlâsla geçirenlerin durumunu Cenâb-ı Hak bildiriyor. Sonradan da Cenâb-ı Hak, kudret nişânelerini bildiriyor bize kâinattan.

Âyet-i kerîme:

هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ

 “(Ey Rasûlüm! Buyuruyor Cenâb-ı Hak) Dehşeti her tarafı kaplayan kıyâmetin haberi geldi mi?” (el-Ğâşiye, 1)

Yani Efendimizʼin şahsında bütün insanlığa bir mesaj:

Yaratılmaktan gâye, Allâhʼa kulluk. لِيَعْرِفُونِ : Cenâb-ı Hakkʼı kalpte tanıyabilmek.

Geriye dönüş de yok, imtihan bir sefere mahsus. Kabirde bunu telâfi etmek mümkün değil, kıyâmette telâfî etmek mümkün değil. Kıyâmetin, “Dehşeti her şeyi sarıp kaplayacak olan kıyâmetin haberi Sana geldi mi?” (el-Ğâşiye, 1)

Demek burada bir muhâsebe; kendimizde ne kadar kıyâmetin haberi var? Bir fiilimizde, sözümüzde, ne kadar kıyâmeti biz hatırlıyoruz?

Zira;

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

(“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” [ez-Zilzâl, 7-8])

Yani zerreler, zerreler tartılacak. Yani tâbir câizse, kuyumcu terazisinden çok hassas terazilerde tartılacak. Duygular tartılacak. Duygulara göre mükâfat azalacak, artacak.

Cenâb-ı Hak kıyâmetin şiddetini bildiriyor muhtelif âyetlerde. Semâvâtı bildiriyor. Ne kadar semâvat/gökyüzü? Sonu, eni, boyu, hacmi belli değil. Hattâ Cenâb-ı Hak Vâkıa Sûresiʼnde:

“Yıldızlardaki (mesafeye) yerine yemine olsun.” (el-Vâkıa, 75) buyuruyor. Bilinmeyen bir şeydi o 1400 sene evvel. Bugün bir ışık hızı deniyor. Binlerce ışık hızı. Yani zihnin, muhayyilenin idrâk etmesi mümkün değil.

Cenâb-ı Hak Enbiyâ Sûresiʼnde:

“…Semâvâtı/gökyüzünü bir yazılı tomar kağıt gibi bükeceğiz, eski hâline getirip yok edeceğiz (buyuruyor). Bu bir vaattir…” (el-Enbiyâ, 104) buyuruyor.

Ufak bir atom infilâk ediyor, ne kadar bir endişeler başlıyor, radyasyonlar vs… Yani bir, iki kilo bir madenin bir infilâkı. Bu, bütün semâvâtın Cenâb-ı Hak infilâkını bildiriyor.

Yine Müzzemmil Sûresiʼnde:

“Eğer inkâr ettiğiniz takdirde çocukları ak saçlı ihtiyarlar hâline döndürecek o günden nasıl korunabileceksiniz?” (el-Müzzemmil, 17)

Hep kıyâmetin bir idrâki içinde bulunabilmek.

Yine Hac Sûresiʼnde:

“Onu gördüğünüz gün…” (el-Hac, 2) Kıyâmeti gördüğünüz gün… Tabi hepimiz göreceğiz onu, mezarlardan kalkılacak, canlılar ayrı görecek, mezardakiler ayrı görecek, yani görmeyen kimse kalmayacak.

“Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın çocuğunu unutur, her gebe kadın çocuğunu ıtrah eder. İnsanları sekir hâlinde (sarhoş hâlde) görürsün, onlar sarhoş değillerdir, fakat Allâhʼın azâbı çok şiddetlidir.” (el-Hac, 2)

Hep Cenâb-ı Hak, çok âyet var bu kıyâmete âit.

Yine Cenâb-ı Hak, Kıyâme Sûresiʼnde:

لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ

“Kıyâmete andolsun/yemin olsun.” (el-Kıyâme, 1) diyor, bir şiddet bildiriyor Cenâb-ı Hak.

وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

(“Nefs-i levvâmeye de andolsun.” [el-Kıyâme, 2])

Tutarsız nefs, yani bir dengeli değil. Kurʼân, Sünnet, hayatın her safhasında değil. Bir geliyor, bir geçiyor. Bir denge yok. Cenâb-ı Hak ona bir kıyamet şiddetini bildiriyor:

لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ . وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

“Kıyâmet gününe yemin ederim. (Cenâb-ı Hak buyuruyor.) Kendisini kınayan/pişmanlık duyan nefse yemin ederim. (Diriltilip hesaba çekileceksiniz.)(el-Kıyâme, 1-2) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Gâfil insan, fânî günlerin endişesindedir. Fânî vakaların endişesi içindedir. Asıl endişe duyulması gereken husûsun, Cenâb-ı Hak kıyâmet olduğunu bildiriyor.

Her şey gelip geçecek. Hattâ Mevlânâʼnın güzel bir ifadesi var.

“Gönül (diyor bir şeydir, yani) bir konaklama yeridir. Oraya (diyor) elemler de gelir, sürurlar da gelir. Elemlere de kanma, sürurlara da kanma. Elemler de geçicidir, sürurlar da geçicidir.” buyuruyor.

İşte burada “Kıyâmet” olarak Cenâb-ı Hak buyurmuyor, “Ğâşiye” yani her şeyi, her tarafı sarıp bürüyen, salgın ve kaplayıcı bir şey demek. Demek ki bu kıyâmetten hiçbir nokta eksik kalmayacak. Her yer kıyâmetten bir nasibini alacak.

Yine bir kıyamet sahnesi, Meâric Sûresiʼnde:

“O gökyüzü, erimiş mâden gibi olur. Dağlar da atılmış yüne döner. Dost, dostu sormaz.” (el-Meâric, 8-10)

Burada en çok dost dosta sığınır. Orada dost dostu sormaz.

“Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir. Zaten peygamberler dahil buna.) Günahkâr kimse ister ki, (burası çok mühim) o günün (bir günün) azâbından (kurtulmak için) oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm âilesini, yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek o kendini kurtarsın (o gün).” (el-Meâric, 11-14)

Bu bir teşbih var burada. Bu teşbih, bir şiddet ifadesi.

“Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (Cehennem) alevlenen bir ateştir. Derileri kavurup soyar, yüz çevirip geri dönen, servet toplayıp yığan kimseyi kendine çağırır (Cehennem).” (el-Meâric, 15-18)

Tekvir Sûresiʼnde, yine ayrı, yani çok âyet var da, hepsi birbirinden daha şey, fakat hepsi bize ayrı bir intibah vermesi bakımından:

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde, gebe develer salıverildiğinde.” (et-Tekvîr, 1-4) Yani o zaman gebe develer çok şeydi, meşhur ve çok kıymetliydi. İşte al bir faydası varsa o gebe develeri!..

Yine Cenâb-ı Hak:

اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا . وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا

(“Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman.” [ez-Zilzâl, 1-2])

“Yeryüzü içindekini fırlattığı zaman…” (Bkz. ez-Zilzâl, 2)

Bunların biri de, bir rivâyette, biri emvât, diğer şey de, mâdenler, altın, gümüş vs… Al bir faydası varsa! Hayatını ziyan ettiğin o madenler, al bugün bir faydası varsa onun!..

“Vahşî hayvanlar toplanıp bir araya geldiğinde.” (et-Tekvîr, 5) İnsandan kaçan hayvanlar toplanıp bir araya geldiğinde.

“Denizler kaynatıldığında. Ruhlar bedenlerle birleştirildiğinde.” (et-Tekvîr, 6-7) Yeni baştan bir, bu beden, bize bir elbise. Dünyada bir elbise, ölümle bu elbiseden çıkartılıyoruz. Kıyamette tekrar bir elbiseye gireceğiz, âyette, aşağıda geliyor.

Şurası da çok mühim, bugün de bu fâcia devam ediyor:

“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda.” (et-Tekvîr, 8-9)

O zaman, câhiliye devrinde kız çocukları, diri diri gömülüyordu. Bugün de aynı. Kürtaj kasaplarında aynı şey devam ediyor. Cenâb-ı Hak da tâ kıyâmete kadar bu olacak ki, demek ki:

“Diri diri toprağa gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda.” (et-Tekvîr, 8-9)

Yani ne yaptı ki o doğan çocuğu, Allah sana verdi, sen gidip o kürtaj kasaplarına teslim ediyorsun!?.

(Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında. Gökyüzü sıyrılıp alındığında. Cehennem tutuşturulduğunda, Cennet yaklaştırıldığında, kişi (kıyâmet terazisine konulmak üzere) neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.” (et-Tekvîr, 10-14)

Ne sermaye ile geldi; orada kendi sermayesini görecek, artılarını eksilerini.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bu fânî hayatımızda amellerimizle doldurduğumuz kasetimizi ilâhî ekranda bize gösterecek Cenâb-ı Hak.

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا buyuruyor.

“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak nefsin yeter.” (el-İsrâ, 14)